Şubat 2009 için Arşiv

Antik Tarih

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Antik Tarih

ankara, 3000 yıl kadar önce kurulmuştu. Galatlar bu kente, “durduran, yol kesen” anlamına gelen Ankyra adını verdiler. Bu deyim daha sonra gemicilikte kullanılarak gemi çapası (Anchor) anlamını aldı. Deyimin, bugün Kale’nin bulunduğu kayalık alanın konumu yüzünden düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Bir de Engürü vardır Ankara’nın isimleri arasında.

Söylenceye göre bu adın aslı Farsça “üzüm” sözcüğünün karşılığı olan “Engür”dür. Engürü adı da, bir zamanların bağlık bah çelik Ankara’sını çok güzel anlatan adlardandır. Sırası gelmişken belirtelim ki, ankara ve çevresi üzümün anavatanıdır. En iyi ş Arapların da Çankaya’nın Kavaklıdere’sinde yapıldığı bilinir. Kim bilir, belki de Anadolulu Baküs Çankaya’da doğmuştur.

Ankara’nın kurucularına ilişkin iddialar bir değil, ikidir. Uzmanlar Ankara’yı ünlü bir baba oğul arasında kime mal edeceklerini şaşırırlar. Bir rivayete göre, Ankara’nın kurucu su Frig Kralı Gordios’tur. Bir rivayete göre de onun oğlu Midas’tır.

hititler döneminde Ankara bir askeri garnizon olarak kullanıldı. Daha sonra bu alanda Frigyalılar egemen oldular ve kenti kuran da onlar oldu.

M.O. 700′den sonra kentin yeni hakimleri olarak Lidyalılar’ı görüyoruz. M.O. 547 tarihinden itibaren de iki yüzyıl kadar kent ve bölge Pers egemenliği altında kaldı.

M.O. 333 yılında büyük iskender kenti Makedon-Helen egemenliğine soktu. Gordion’un ünlü ve efsanevi kördüğümünü çözemeyince kılıcıyla kesen iskender’in, yörede bir süre kaldığı biliniyor. ankara kalesi de bu dönemde Anadolu’ya gelen Galatlar tarafından yapıldı.

M.O. 189 yılında Romalı Komutan Vulso, Galatlar’ı yenerek Ankara’yı Roma egemenliğine aldı. Ankara’yı uzun yıllar egemenlikleri altında tutan Romalılar zamanında kente ö nemli yatırımlar yapıldı. Bugün Ankara’da, Roma döneminden kalma hamam, tapınak, sur, agora, hipodrom, sütun, tiyatro gibi çok sayıda eser görülür. Örneğin, Ulus’ta, Hükümet Meydanı’ndaki Julianus sütunu bunlardan biridir. Roma imparatoru Julianus’un M.O. 362′de Ankara’dan geçişi anısına dikilen bu sütun, yivli taşlardan oluşmuş ve yaprak biçiminde bir taçla süslenmiştir. Yeri, bu yüz yılın başında, iki Yüz metre kadar kuzeye taşınarak değiştirildi. Halen kalıntıları bulunan Roma Hamamı, döneminin dünyadaki üç büyük hamamından biri olarak

nitelendirilir. 1939′da başlanan bir kazı sonunda ort Aya çıkan, 12 külhanlı, dev boyutlardaki bu hamamın M.S. 2. yüzyıl sonu ile 3. yüzyıl başında yapıldığı bilinmektedir. Hamamda, yılan tutan ko cama n bir elin varlığı, yapının, sağlık Tanrısı Asklepius adına inşa edildiğini düşündürmektedir. Hamamın ort aya çıkarılması amacıyla yapılan kazılarda Roma imparatoru Caracalla ve annesi Julia Domna adına çıkarılmış çok miktarda sikkeye rastlanmıştır. Taş temeller üzerine oturan hamamın dış duvarları, dört sıra tuğlanın üs tüste konmasından oluşmaktadır. iç duvarlar ise mermerle kaplıdır. Kente 60 km. uzaktaki Elmadağ’dan taş borularla getirilen su, bu hamamla birlikte bütün mahallelere dağıtılıyordu.

Hacı Bayram Camii’nin yanında yer alan Augustus Tapınağı konusunda Prof. Dr.Akurgal şunları yazıyor

“Roma imparatoru Augustus (M.Ö. 27-M.S. 14), ölümünden on altı Ay önce Vesta Rahibelerine dört belge teslim eder. Bunlardan biri vasiyetnamesidir; ikincisi cenaze töreni hakkındaki buyruklarını, üçüncüsü imparatorluğun parasal ve askeri durumu ile ilgili kayıtlarını kapsamakta, dördüncüsü ise yaşadığı sürece yaptığı işleri (icraatı) anlatmakta idi.

“Bunlardan ancak sonuncusu, ‘index rerum gestarum’, Ankara Augustus Tapınağı’nın duvarlarında iki dilde, Latince ve Helence yazılmış olarak günümüze değin gelmiştir. Buna karşılık madenden iki levha üzerine yazılı olup Roma’da imparatorun mezarının önünde yer alan orijinal metin ise tamamen yok olmuştur.

“Güzel bir rastlantı sonucu ‘Res Gestae Divi Augusti’ (yani tanrılaşmış Augustus’un yaptığı işler) adını taşıyan bu kitabenin günümüze değin bilinen diğer iki kopyasına ait parçalar yine Anadolu’da ele geçirilmiştir. Şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde saklanmakta olan bu parçalar Ankara Tapınağı’nın bazı eksik bölümlerinin tamamlanmasında yardımcı olmuşlardır…

“Augustus’un uğraşılarını anlatan Latince metin, tapınağın Pronaos (ön oda) adı verilen iki yan duvarının iç yüzeylerinde yer almaktadır. Yazıt hacı bayram Camii’ne yakın olan duvarın üstünde halen okunaklı iri Harfler halinde ‘Re-rum gestarum divi Augusti’ (yani tanrılaşmış Augustus’un icraatı) sözcükleri ile başlar ve duvarın büyük bir bölümünü kaplar. Latince yazıtın arkası, onun karşısında kalan duvarın iç yüzünde devam eder. Latince metnin Helence çevirisi ise bu duvarın, yani batı-doğu doğrultusundaki tapınak duvarının dış yüzündedir. 0 tarihlerde Ankara’da konuşulan dil Helence olduğu için yazıtın Helenceye çevrilmesi gerekiyordu…

“Eski tarih boyunca Ankara’nın akropolisi ( tepe kenti) Hacıbayram Camii’nin bulunduğu yerde idi. Roma döneminde Ankara kenti, Roma ve Augustus Tapınağı’nın bulunduğu bu kutsal tepenin etrafını çeviriyordu. Çankırı Caddesi üzerindeki Roma Hamamı, Kale dibindeki Roma Tiyatrosu ve Hisar’daki Kale’nin kendisi Roma kenti sınırlan içindeydi. Kentin kuzey ucu Radyoevi’ne Doğru uzanıyordu. Roma dönemi sikkelerindeki tasvirlerden ve yazıtlardan anlaşıldığına göre Ankara’da Romalılardan önce Tanrı kadın Kybele’ye (bereket tanrıçasına) ve Ay Tanrısı Men’e tapılıyordu. Kybele, Çatalhöyük’te gördüğümüz üzere, daha neolitik çağda, yani M.Ö. 7. ve 6. binlerde Anadolu halklarının başlıca Tanrısı olduğu gibi, Frigler’in de en önemli Tanrısı idi. Men de bir Anadolulu Tanrı olup büyük olasılıkla Luvi kökenlidir. Ona özellikle Frigya ile Lydia bölgelerindeki yerli halklar tapınıyordu. Helenler’in Ay Tanrısı dişi olup adı Selene idi. Bununla beraber aynı bölgelerde yaşayan Helenler de Men’e tapıyorlardı.
“Augustus Tapınağı’nda cephenin ve giriş yerinin Helen kutsal yapılarındaki gibi doğuya değil de, batıya dönük oluşu da burasının eski Anadolu geleneğine, yani Helenler’den önceki
dönemlere ait bir tapınma yeri olduğuna işaret etmektedir…

Bizans çağında Augustus ve Roma Tapınağı’nı kiliseye dönüştüren Hıristiyanlar, cella’nın (ortadaki büyük odanın) güney duvarında üç pencere açmışlar ve cella ile opisthodomos’un (arka odanın) arasındaki duyan yıkarak or ayı bir Krypta haline sokmuşlardır.” (Ankara Dergisi, s. 1. 1990)
Türkler, Augustus ve Roma Tapınağına hiç dokunmadılar; ona saygı ve hoşgörü göstererek Hacıbayram Camii’ni kilisenin hemen yanı başında inşa ettiler.
Kentin onarılıp güzelleştirildiği dö Nem olmuştur Roma dönemi. Hatta çılgın imparator Neron, Ankara’yı Metropol yani Başkent ilan etmişti. Bu döneme ait yazıt ve sikkelerde Ankara’nın başkent olduğu açıkça yazılıdır. Bir başka Roma imparatoru Caracalla da, kenti çevreleyen surları onarmıştı.

Ankara Kalesi’nin eteklerinde bir bedesten ve iki hanın onarılıp müzeye dönüştürülmesiyle kazanılan çok değerli bir yapıda, taş devrine ait bulgulardan, anılan Roma dönemi kalıntılarına kadar pek çok eser sergilenmektedir. Müze şimdilerde Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak adlandırılıyor.

Gravür

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Gravür

Tahta maden ya da taş üstüne şekiller veya harfler çizerek, bu motifi kâğıt üzerine basma tekniği ve sanatıdır. Tahta, gravürcünün ilk malzemesidir. Ağacın lifleri yönünde kesilerek hazırlanmış olan gravür tahtası’na ancak ana çizgileriyle çizilmiş, basit bir desen yapılabilir. Bu az-çok pürtüklü yüzeyde, kâğıt üzerine çıkması istenen hatlar siyahla belirlenir ve çevreleri çakıyla kazınarak şeklin yüzeyden daha kabarık olması sağlanır; sonra beyaz kalan kısımlar oluklu oyma kalemi’yle kazınarak gravüre bir kabartma görünüşü verilir.

ahta üzerine yapılan bu çeşit yontma gravür Dürer’in eserleriyle doruğuna erişmiştir.

Sırsız boyalı gravür ya da uç tahta gravür’de, baskı altında birleştirilmiş veya birbirine yapıştırılmış kare veya dikdörtgen biçiminde küçük tahta parçaları kullanılır. Bu pürüzsüz, her yönde kazınması kolay yüzey, yassı oyma kalemiyle (yassı çapla) veya içi dolu oyma kalemiyle (yuvarlak çapla) işlenir.

Uç tahta, gravürcüye, desenin en ufak inceliklerini ve her renk boyayı (açık kurşunîden koyu siyaha kadar) kullanma olanağını verir. Bugün fotomekanik teknikleriyle tahtından indirilmiş olan gravür, XIX. yy .da, çok büyük ustalık isteyen kopya gravürcülerinin uzmanlık konusu olmuştu. Günümüzde, kalın linoleum da (mantarlı muşamba) aynı teknikle, çakı veya oluklu oyma kalemiyle işlenir.

Maden Üzerine Gravür
Tahtanın tersine, maden üzerine gravür, kalemle oyularak yapılır. Maden olarak asıl gereç bakırdır, ama çelik, çinko ve pirinç de kullanılır.

Maden üzerine gravür yapan gravürcüleri birbirinden ayıran nitelik her şeyden önce kullandıkları kalemdir. Dürer ile italyan gravürcüsü Mantegna kazı kalemi ustasıydılar, Rembrandt hakkak kalemi’yle ünlüdür, buna karşılık beşik kalem (ucu çok dişli geniş kalem) XVIII. yy. ingiliz gravür sanatının belirgin özelliğidir.

Kezzapla gravür yapma yöntemi XVI. yy.da ortaya çıktı. Verniğe bandırılmış bakır levhalar çelik kalemle oyuluyor, sonra asit banyosuna daldırılıyordu; kalemle verniği kazınan yerler asitten etkilenerek eriyip oyuluyordu.

Kazı kaleminden daha kolay, hattâ daha aslına sadık iş gören kezzap pek çok ressamın ilgisini çekti, Jacques Callot, Claude Lorrain, italyan mimarı Piranesi gibi bir kısım sanatçılar ikinci bir ifade aracı olarak ondan yararlandılar.

Estamp
Estamp, sanat eserlerinin birçok kopyasını çıkarmak ihtiyacından doğdu: Hıristiyan keşişler kiliselerin duvarlarını süsleyen dinsel resimleri yanlarında taşımak istiyorlardı. Gezici vaizlerin, her biri için bir hikâye anlatmak üzere albüm şeklinde biraraya getirdikleri bu gravürler, Gütenberg’in bastığı ilk kitapların (1475) öncüsü oldu.

XIV. yy.ın sonunda, kâğıt parşömenden daha ucuz olduğundan estamp yapımı yaygınlaştı ve resim çoğaltmada en geçerli usul oldu. Eserlerinden birçok kopya yapmak isteyen sanatçılarca çok kullanılan estamp sanatı, büyük sanatçılar tarafından da uygulandı, hattâ eskiden yapılmış eserleri çoğaltmak isteyen basit kopyacılar ve kitap resimleme ustaları da ondan yararlandılar.

Bugün bu çeşit gravürcülüğün yerini fotoğrafçılık almıştır. Buna karşılık modern ressamların gözde anlatım araçlarından biri olan asıl gravür, etkisini daha da artırdı. Şimdi gravür yapma usulleri, özellikle fotogravür gibi başka tekniklerin işe karışması nedeniyle karmaşıklaşmış, plastik maddeler gibi yeni malzemenin kullanılması nedeniyle de kabartma estamp sayısı zenginleşerek çeşitlenmiştir.

Litografi
Alman Senefelder (1771-1834) tarafından bulunan litografi yöntemi, resmin kabartısız ve oyuksuz bir yüzey aracılığıyla basılmasını sağlar. Bunun için çok ince dokulu bir kalker kullanılır; sanatçı koyu ve yumuşak bir kursun kalemle ya da fırçayla mürekkep kullanarak resmi bu taşın üstüne çizer. Renkli olarak da yapılabilen litografi gravürcülük gibi özel bir öğrenim de gerektirmez.

«Kadın» Japon estamp ustası Utamaro’nun (1753-1806) bir eseri. Guimet Müzesi, Paris.

italyan gravürcüsü Piranesi’nin (1720-1778), 14 parçadan oluşan «Hapishaneler» adlı ünlü gravür dizisinden bir örnek. Tiyatro dekorlarından esinlenen bu gravürlerde gem tanımaz bir hayal gücünün izleri görünür.

«At» (1911), Raoul Dufy’nin tahta üstüne gravürü. Bu Fransız sanatçı, özellikle lüks baskılı kitapları resimlemek üzere yaptığı çalışmalarla, XX.yy. baslarında gravürcülüğün ilgi görmesini sağladı.

Çağdaş Türk gravürünün ustalarından olan Aliye Berger’in bir eseri: «Leylekler». Berger, kısa ama çok canlı ve verimli sanat hayatına çeşitli güzellikleri sığdırmış bir sanatçıdır.

Eski istanbul hayatından bir sahneyi canlandıran bu gravür, batılı bir gezginin eseridir. Sedirleri, sehpaları, nargileleri, duvara gömülü selsebili, sütunlu parmaklığı ile Osmanlı imparatorluğu devrinde tam bir söyleşi atmosferi.

Kast Sisteminin Molekülleri

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Kast Sisteminin Molekülleri

Son on yılda Hindistan’daki kast sistemi, genetik ve kimlik arasındaki ilişki ile ilgili çok ilginç bir tartışmanın merkezinde yer aldı. Hindistan toplumu yüzyıllardır dört hiyerarşik kasta Brahminlere, Ksatriyalara, Vaisyalara ve Sudralara bölünmüş durumdadır. Geleneksel olarak bu kastlar arasındaki sosyal ilişkiler kısıtlanmış ve evlilikle gerçekleşen dikey geçişler son derece az olagelmiştir.

Bu kastların dışında ve aşağısında oldukları kabul edilen dokunulmazlar murdar (kirli, pis) olarak doğuştan damga yemekte ve hayatlarını kast sisteminin en dibinde geçirmektedirler

2001 yılında ırkçılık konusunda yapılan dünya konferansı, Hindistan hükümetinin temsilcileri ile dokunulmazların sözcüleri arasında geçen son derece ateşli bir tartışmaya sahne olmuştu. Dokunulmazlar, kast sisteminin temelde ırkçı olduğunu ve dolayısı ile bu konferansta tartışılması gerektiğini savunuyorlardı. Hindistan hükümeti ise bu iddiayı reddediyor ve kast sisteminin kültürel bir yapı olduğunu öne sürüyordu. Bu tartışmanın sonucunda, Hindistan hükümetinin istediği olmuş ve kast sistemi konferansta tartışılmamıştı.

Konferansın yapıldığı yılda, Bamshad ve arkadaşları makalelerinde kastlar arasında gözlemlenebilir genetik farklılıklar olduğunu gösterdi. Üst kastlarda Avrupa ve Ortadoğu’ya belirgin bir genetik yakınlık bulunurken, alt kastların Doğu Asyalılarla daha kuvvetli genetik bağları olduğu açığa çıktı. Bu bilgi bazıları tarafından Hindistan’daki kast sisteminin ırkçı olduğuna kanıt olarak gösterildi. Ancak, dokunulmazlar veya diğer kastlar kendilerini geleneksel açıdan ırk olarak tanımlamamışlardır. Dahası, çalışmanın temelini oluşturan Batı Avrasya ve Doğu Avrasya haplogrupları sadece coğrafi köken ve filogenetik özelliklere bakılarak birbirinden ayrılmışlardır. Bu ayrımlamada ırklar, kastlar veya diğer sosyal ayrımlar gözönüne alınmamıştır. Bu durumda kastların veya dokunulmazların ayrı ırksal gruplar olarak düşünülüp düşünülmemesi hâlâ cevabı verilmemiş bir sorudur.

Dokunulmazlar örneği ırk kavramının sosyal ve biyolojik anlamları ile ilgili çok önemli sorunları deşmektedir. Bir grup kendi isteği ile ırksal bir kategoride düşünülmek istediği zaman, ırk kavramı genetik olarak kabul edilmediği halde, kendilerine bu hak verilmeli mi? Genetikbilimcilerin, gruplar arasında ortaya çıkardığı genetik farklılıklar ne anlama gelir ve nasıl kullanılmalıdır? Genetik antropologlar bu konularda söz hakkına sahip olmalı mı? Bu sorular önümüzdeki on yıl içerisinde gündemimizi oldukça meşgul edecekmiş gibi görünüyor.

Fosiller ve Etik

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Fosiller ve Etik

Paleontoloji dünyasındaki keşifler zaman zaman insanın beşeri zaaflarına hâkim olamadığı duygularına yenildiğinde bazı hoş olmayan olayları da ortaya çıkartmaktadır. Hırs, şöhret ve meşhur olma arzusu, çoğu kez insanın insan olmasının önüne geçmekte, insani değerleri ortadan kaldırmakta, bilimde sahtekârlıkları da ön sıralara taşımaktadır.

Bu bilim dalında fosillerle oynanan oyunlar o kadar çoktur ki saymakla, yazmakla bitmez. Ancak işin en kötü yanı bunların yapılan ciddi araştırmalara gölge düşürmesidir.

Son teknolojiler, gerçeği ile sahtesini ayırt edemeyecek kadar başarılı fosil yapımına olanak sağlamaktadır. Hatta yepyeni bir canlının fosilini dahi yapmanız ve belli bir süre sonra bunu ender bulunan bir fosil olarak bilim dünyasına sunmanız günümüz teknolojisiyle mümkün olabilmektedir. Örneğin, reçinenin içine sinekleri koyup kehribarların içinde bunlar 50 milyon yıldan beri değişmeyen fosiller diyebilirsiniz. Ya da insan kafatasına maymun çenesi koyup (Piltdawn Adamı) yeni bir kafatası yapabilir ve bunu bilimsel buluş olarak açıklayabilirsiniz. Çok daha güncel bir örnek tüylü dinozorlarla ilgili olanıdır. Başka başka fosil parçalarını bir araya getirerek yeni bir fosil (Archaeraptor) oluşturabilirsiniz. Bu etik dışı davranış ne yazık ki insana aittir. O na rağmen ünlü Nature dergisine konu olabilecek kadar da ciddiye alınabilmiştir.

Biraz daha eskilere gidelim
1870 lerin sonunda Amerikalı iki paleontolog Edward Drinker Cope ve Othniel Charles Marsh Amerika’nın batısında derinlemesine bir dinozor araştırmasına başlar. Bu araştırma daha sonraları aralarında tarihte “War of Bones” adıyla bilinen kemiklerin savaşına dönüşecek ve mücadele 500 ye yakın yeni dinozor türünün keşfini de beraberinde getirecektir.

Yale Üniversitesi Profesörü O.C.Marsh’ın Wyoming’de çalışan ekibi bir dinozor bulur. Bu şimdiye kadar bulunanların en büyüğüdür. Neredeyse iskeletindeki tüm kemikler tamdır. Boyutun büyük olması ve kemiklerindeki bazı farklıklara göre Marsh bunu yeni bir cins olarak düşünür ve Yunanca’da gök gürültüsü (Brontos=Gök gürültüsü) anlamına gelen Brontosaurs olarak tanımlar. Daha sonra yeni cins dinozoru Yale üniversitesi Müzesine vermeye karar verir. Ancak küçük bir sorun kafasını kurcalamaktadır. iskeletin kafatası yoktur ve de bazı kemikler de eksiktir. Fosili müzeye vermezden önce bu eksiklikleri gidermelidir. Dinozorun boyutuna bakarak uygun bir kafatası ve kuyruk kemiklerini başka bir dinozora (Camarasaurs) ait olanlardan tamamlar. Yeni oluşturduğu dinozor iskeletini müzeye hediye eder. Ancak bir hata yapar. Düşüncesine göre dinozor iriyse kafatası da iri olmalıdır. Ancak yanılmaktadır. Otçul dinozorların çoğu iri boyutlu olmalarına rağmen çok küçük kafalara sahiptir. Daha sonra evrimci ve dinozor uzmanı olan Robert Baker bu olayı gündeme taşıyacak ve kısa bir süre sonra da bu konuda yoğun tartışmalar başlayacaktır.
Ancak, Marsh’ın Brontosaurs’u kendi kafası bulununcaya kadar başka bir dinozorun kafasıyla uzun yıllar sergilenecektir. Tarihte bir Beringer örneği vardır ki deyim yerindeyse “dudak uçuklatır”. Dr. Johann Bartholomew Adam Beringer (1667–1740) Würzburg deki Tıp fakültesi dekanı iken doğaya karşı çok özel ilgisi nedeniyle birçok doğa objesinin koleksiyonunu yapmaktadır. 1725 de başına, kimsenin gelmesini istemediği bir olay gelir. Öğrencileri son derece kibirli, mağrur ve hırslı bir doğacı olan Beringer’i zor duruma düşürmek için bir oyun oynamak isterler. Taşlardan oyarak hazırladığı bitki, hayvan ve astronomik objeleri Beringer’e verirler. Beringer’e göre bunlar doğanın oluşturduğu nesnelerdir. Bir süre sonra hazırladığı kitaba bunları anlatan bir bölüm ekler ve yayınlar. Ancak kısa bir süre sonra bunun öğrenciler tarafından yapılan bir şaka olduğu anlaşılacak, zor durumda kalan Beringer hayatının son dönemlerini yazdığı bu makaleleri toplamakla geçirecektir.

Günümüz teknolojisi fosiller üzerinden oynanan oyunlara etik dışı davetiye çıkardığı gibi bu konuda yararlı da olabilmektedir. Aslından ayırt edemeyeceğimiz kadar başarılı kopyalar eğitim için kullanılmakta ya da birçok müzenin koridorlarını süslemektedir. Özellikle tam iskeletlerini bulmak son derece zor ve pahalı olan dinozorların aslından ayırt edilemeyecek kadar gerçeğine yakın kopyaları yapılır ve müzelere ya da eğitim kurumlarına satılır. Örneğin MTA Tabiata Tarihi Müzesi’nde (Uzun zamandır Halka kapalı) bulunan Allosaurus böyle bir kopya fosildir. Birçok müzede bu tip örnekler sıkça görülür. Gerçek bir iskelet 8 milyon dolar gibi yüksek paralara satılıyorsa, gerçeğinden ayırt edemeyeceğiniz kadar mükemmel bir kopyayı daha ucuza almanız tabi ki daha mantıklı olacaktır.
Ancak, yukarıda örneklerini verdiğimiz tarihe geçmiş etik dışı davranışlara günümüzde de rastlamak her an için olasıdır.

Fosilleri her türlü çıkar için kullanabilirsiniz. Bu bilimsel de olabilir, ticari de olabilir. Örneğin Türkiye de dinozor bulacağım diye bilimi tahrif ederek çıkar sağlayabilirsiniz. Son yıllarda bu konudaki aldatmacalar artmıştır. Böyle kişiler bulundukları mevkileri hiçe sayarak yalan söylememekten çekinmemektedirler. Bu etik dışı davranışlarla beşeri zaaflarına yenik düşenlerin kurbanları da ne yazık ki bu konu hakkında bilgileri olmayanlar olacaktır.

Yine o meşhur deyişi hatırlayalım.
insanlık beşeri zaaflarıyla mualleldir” (sakatlanmıştır).

Türkiye’de fosil
Doğa, ülkemize ne yazık ki bu konuda pek o kadar da bonkör davranmamıştır. Omurgalı hayvan, omurgasız hayvan ve bitki fosillerini Anadolu ve Trakya da çeşitli jeolojik dönemlere ait kayaların içinde bulabiliriz.

Omurgalı hayvan fosillerinin en önemli bölümü Genelde 23 milyon yıldan günümüze kadarki zaman aralığında bu topraklarda yaşamış çeşitli memeli hayvan gruplarına ait fosillerdir. Örneğin istanbul Küçük Çekmece memeli hayvan fosiller topluluğu 10 milyon yıl öncesinin yaşamını anlatmaktadır. Fosil kayıtları bölgede aslan, zürafa, gergedan gibi günümüz Afrikasının hayvan topluluklarının varlığını açıklamaktadır. Ayrıca, Paşalar (Bursa), Muğla ve Ankara civarı gibi çoğu yerde yapılan çalışmalarla birçok fosil bilime kazandırılmaktadır. 2. zaman omurgalı fosilleri neredeyse yok denecek kadar azdır. Bu zamanda Anadolu enlemlerinde okyanuslar egemendir. Örneğin, C. Tunoğlu tarafından bulunan geç Mesozoyik su sürüngeni Mesozor bunu doğrulamaktadır. Kara yaşamına ait canlı kalıntısı ise yok gibidir. Omurgasız hayvanlara ait makro fosiller çoğu jeolojik formasyonların içinde bulunabilir. Ancak şu fosili alayım da odamın bir köşesine koyayım diyecek kadar albenisi olan fosiller enderdir. 1. zamana ait en iyi fosil toplulukları bitkilere aittir. Zonguldak ve civarındaki taşkömürü ocaklarında Karbonifer dönemi bataklık bitkilerinin (eğrelti otları, atkuyrukları, kibrit otları gibi) fosilleri çok iyi korunmuş örneklerdir. Ayrıca Neojen dönemi linyit ocaklarında iyi korunmuş bitki toplulukları dikkati çeker. Örneğin Kızılcahamam bu döneme ait bitki ve balık topluluğu gerçekten iyi korunmuş ve koleksiyonu yapılabilecek fosil örneklerini içermesi bakımından önemli lokalitedir.
Ülkemizde doğa kültürü oluşmadığı için bunun tarihini de önemseyecek bir ortam yoktur. Çoğu zaman kömür ocakları, yol çalışmaları gibi büyük hafriyat gerektiren çalışmalarda büyük boyutlu fosiller bulunabilir. Ancak bunlar da bir iş makinasının kepçesinde parçalanmaktan kurtulamaz.

Sonuç
Ülkemizdeki doğa kültürünün ne boyutta olduğuna çocukların sevgilisi dinozorların penceresinden bakalım. Bu konu çoğu kez istismar edilir. Ne zaman iri bir memeli hayvana ait bir çene ya da bir kemik bulunsa Türkiye’de dinozor var mı yok mu tartışmaları da başlar.

Hani çoğu zaman TV spikerleri sokaktaki halkın bazı konular (çoğu kez de medyatik kişilerle ilgili) hakkındaki görüşlerini öğrenmek için mikrofonu halktan birine uzatıp konu hakkında bilgi alamaya çalışır ya, bu sefer bir de dinozorlar hakkında ne biliyorsunuz diye sorsalar acaba nasıl bir yanıt alırlar? Olasılıkla sinemalarda ve resimlerde gördükleri kadarıyla “vahşi, korkutucu ve çok büyük hayvanlardır” denilecektir. Ancak, bunlar Türkiye’de yaşadılar mı diye bir soru sorduğunuzda karşınızdakinin çoğu kez sessiz kaldığını göreceksiniz, ya da anlamsız bir cevapla karşılaşacaksınızdır.

Peki, bu bilgisizlik nereden kaynaklanmaktadır?
Bu sefer olaya çocukların penceresinden bakalım. Ülkemizin geleceği çocuklarımızın, başarıları hayallerinde gizlidir. Onların hayal dünyalarını alabildiğince genişletmek ise eğitimcilerin işidir. Ülkemizde ise eğitim ne yazık ki hurafeler düzeyine kadar inmiştir. Böyle akıldan uzak bir eğitimde, çocuklarımızın hayal dünyalarını ipotek altına alan müfredat uygulandığı sürece çağdaş ve akılcı bir geleceğe ne yazık ki ulaşmamız hemen hemen imkânsız olacaktır.

Bilginin çocuklara, gençlere, topluma süratle ulaşması gerekmektedir. Toplum bilgisiz kaldığı sürece yaşamı, sağlığı ve geleceği ilgili konulara karşı duyarsızlaşır. Güncel örnek doğal afetlerdir; Depremdir, heyelandır, seldir. Bunlar hakkında bilgisi olmayan ve bilgilendirilmeyen halk çareyi kadercilik de arar.. Bunların önüne geçmenin tek yolu her konuda bilgilendirmedir. Bilim merkezleri, bilim müzeleri çağdaş ülkelerde bilginin topluma aktarılmasında öncü kuruluşlardır. Ülkemizde de bunların bir an önce kurularak toplum eğitiminin bir parçası olarak kullanılmaları gerekir. Görev ve sorumluluk konuyla ilgili her türlü kuruluşa aittir. Ortaçağın karanlıklarına gömülmüş bir ülke ve toplum olmak istemiyorsak bir an önce bilgiyle toplumu buluşturmalıyız.

Uranüs ve Neptün Keşfi

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Uranüs ve Neptün Keşfi

iki yüz yıl kadar önce gök bilimciler tarafından tasarılması bile güç olan büyük uzaklıklardaki dev gezegenlerin varlıklarının bilinmemesi hiç de şaşırtıcı değildir. Bu gezegenler, eski gök bilimcilerin saptayabildikleri en uzak “gezgin yıldız” Satürn’ün ötesinde kaldıklarından uzun yıllar bilinmezliklerini korudular.

Eğer gözlemci tam olarak ne zaman, nereye bakacağını biliyorsa, Uranüs gökyüzünde çıplak gözle, iğne ucu kadar ufak bir ışık noktası gibi görülebilir. Ama bu ufacık görüntü sayısız yıldızın içinde kolayca gözden kaçabilir ve uzun yörüngesinde çok yavaş hareket ettiği için, ancak güçlü teleskoplar yardımıyla seçilebilir. Daha uzaktaki Neptün ise çıplak gözle görülemez. O halde bu çok uzak gezegenler nasıl keşfedilmiştir?

Gariptir ki, Uranüs bir rastlantı sonucu keşfedilmiştir. ingiltere’de, 1781 yılının ilkbaharında o zamanlar tanınmış bir gök bilimci olan William Herschel, ev yapısı teleskopuyla Gemini (ikizler) takım yıldızını inceliyordu. Bu arada, yakın yıldızlara hiç de benzemeyen değişik bir görüntü ile karşılaştı. Yıldızlar uzaklıkları ne olursa olsun, teleskopla bakıldığı zaman, hep iğne ucu kadar ufak bir ışık görüntüsü verirler. Oysa bu yeni görüntü, gezegene benzeyen belirgin bir disk biçimindeydi.

Gökyüzünün bu kesiminde bir gezegenin varlığı hiç umulmadığı için, Herschel yeni bir kuyruklu yıldıza rastladığını sanıyordu. Uzun çalışma yıllarından sonra, bu “kuyruklu yıldız”m, Satürn yörüngesinin arkasında, dairesel bir yörünge olduğunu meydana çıkardı. Ancak bu bulgular, birleştirildiği zaman Herschel, güneş sisteminin çok uzak ve hiç bilinmeyen bir gezegenini bulduğunu anladı. Başka gök bilimciler de bu sonucu kabul ettiler. Yeni gezegene mitolojide gökyüzü tanrısının adı olan Uranüs adı verildi.

Çok geçmeden Herschel ve öteki gözlemciler, bu yeni gezegenin yörüngesi üzerindeki hareketinde bir tuhaflık olduğunu fark ettiler. Yörüngesinde yavaş ve doğal bir biçimde hareket etmek yerine Uranüs, zaman zaman beklenenden çok daha yavaş hareket ediyor, bazen de belirli bir çekime yakalanmışçasına hızlanıyordu. Bilim adamları, bu durumda Uranüs’ten daha uzakta, henüz keşfedilmemiş bir başka gezegenin varlığını düşündüler.

ingiliz J.C. Adams ve Fransız Urbain J.J. Le Verrier adında iki gök bilimci, matematiksel olarak, Uranüs’ün hareketini etkileyecek bir yerçekimi gücünde ve henüz bilinmeyen bir gezegenin konumunu saptamak için araştırmaya koyuldular. Çalışmalarının sonucu gerçek anlamda bir başarı oldu. Güçlü teleskoplarla, bir gezegenin bulunması gereken yer incelendiğinde, Uranüs’den ötede, denizler tanrısı Neptün’ün adı verilen gezegen böylece keşfedildi.

Yontma Taş Devri

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Yontma Taş Devri

İlk Alet Yapıldı
Peygamber İsa’nın doğumuna 2.198.427 yıl kala, su günlerde Asya Kıtası’nda sonradan Çin adini alacak olan bölgede ilk alet yapımının gerçekleştiği haber alınmıştır. Homo Fiber ( alet yapan insan ) adini alan ilk alet yapımını gerçekleştiren kişi muhabirimize su açıklamada bulunmuştur: Geçen gün çakmak tasından yapılmış el baltam ile toprağı kazıyordum.

Amacım toprak altından bazı bitki köklerini çıkarıp yemekti. El baltamın kenarındaki bir çıkıntı avucumun içini acıtıyordu. İste o parçayı bir başka tasın yardımıyla kırarak ilk kez tasa bir sekil verdim. Yaptığım isin bu denli önemli olduğunu bilmiyordum. Bu olaydan sonra klandaki akrabalarım bana Homo Fiber demeye başladılar. Homo Fiber, bu açıklamasından sonra çevresinde toplanan kalabalığa ilk aleti nasıl yaptığını bıkmadan defa arca anlattı ve gururla yaptığı ilk aleti gösterdi.

Homo Fiber için küçük ama insanlık için büyük bir adim olduğuna inandığımızdan olayı antropologlara sorduk: İlk aletin yapılması konusunda görüşlerini aldığımız antropologlar, bu olayla “ insanin hayvanlar dünyasından ayrıldığını ve insan olma yolunda çok önemli bir adim atıldığını “ ifade ettiler. Aşağıda alet yapılması ile ilgili pratik bilgiler yer alıyor.

İnsanlar irileşiyor
Yapılan araştırmalarda, son iki yüzyılda insanların boylarının 1.40 cm. 1.41 cm. ağırlıklarının 30 kg. 32 kg. ve yasam sürelerinin de 25 yıldan 27 yıla çıktığı saptanmıştır. İnsanlarla ilgili ortalama standartların yükselmesinin daha iyi ve daha sağlıklı beslenme ile ilgili olduğu sanılmaktadır. İnsanların doğa karsısındaki deneyimlerinin ve bilgilerinin artması, insanların doğadan daha çok yararlanmasını sağlamıştır.

Özellikle ateşin denetim altına alınması ve yiyeceklerin pişirilmesinin bu gelişmede önemli rol oynadığı iddia edilmektedir. Uzmanlar etin pişirilerek yenilmesi sonucunda, ette bulunan protein adi verilen çok yararlı olan bir maddenin daha çok sindirildiğini söylemektedirler. Bilim insanları bir – iki milyon yıla kalmadan insanların boylarının 1.70 cm. ağırlıklarının 60 – 70 kg. ve yasam sürelerinin de 60 – 70 yıla çıkacağını öne sürmüşlerdir.

Ateş Yakmanın Yöntemleri Bulundu
Uzun yıllar insanlar, yıldırımların ormanlara düşmesi sonucunda veya şiddetli fırtınalarda ağaç dallarının birbirine sürtmesi sonucunda çıkan doğal yangınlar dışında bir ateş kaynağına sahip değildi. İnsanlar İstediği zaman ateş yakamazdı.

Yıldırımın veya fırtınaların çıkardığı yangın ateşini elinden geldiği kadar korumaya ve ondan yararlanmaya çalışırdı. Bu ateş söndüğü zaman, başka bir fırtına veya yıldırımı beklemekten ya da bulabilirse, komsu bir klandan barış ya da savaş yoluyla elde etmekten başka çaresi yoktu. İnsanlar Yontma Tas Devri’nin sonlarına doğru istediği zaman ve istediği yerde ateş yakma becerisine kavuştu. Uzunca kesilmiş iki kuru sopa parçasını birbirine sürterek, sürtme sonucunda sopaları kızdırarak ateş yakmayı öğrendi. Alev çıkarmak ve bu alevle ateş elde etmek için iki ayrı yöntem vardır.

Her iki yöntemde de ortası biraz delinmiş bir kuru ağaç parçası üzerine dikine konulan bir sopa parçası delik üzerinde hızla döndürülerek uygulanmaktadır. Bu döndürme eylemi avuç içinde ya da bir kiriş aracılığıyla kolayca yapılabilmektedir. İstediğimiz zaman ateş elde etmemiz, günlük yaşamımızda b,ir devrim yaratmıştır. Bu bulusun uygulanması sanıldığından daha önemlidir. Ateşin denetim altına alınması günlük yaşamımızda aşağıdaki yararları sağlamıştır.

Isınmak için
Mağaralar içine yakılan ateşin özellikle kıs gecelerinde insanların üşümesini önlediği görülmüştür.

Aydınlanmak için
Geceleyin mağaradan dışarıya çıkmak için kalktığımızda klandaki akrabalarımızın üzerine basmamak için ateşin aydınlığından yararlanabiliriz. Özellikle de mağara duvar resimlerini yaparken, çok yayarı olduğu bilinmektedir.

Yırtıcı Hayvanlardan korunmak için
Yırtıcı hayvanların ateşten korktukları belirlenmiştir. Bu nedenle yatmadan önce mağaramızın girişine yakılacak bir ateş güvenliğimizi sağlayacaktır.

Bazı Yiyecekleri Pişirmek için
Et, patates, patlıcan gibi bazı besinlerin ateşe bir süre tutulmasından sonra daha da lezzetli olduğu söylenmekteydi. Bu bilgiler üzerine muhabirlerimiz bir deneme yapmışlar ve söylentilerin doğruluğunu saptamışlardır.

Seramik ve madensel Alet Kullanmada
Bu konuda henüz yeterli birikimin olmaması nedeniyle bu şeyler teoridedir. Bu şeylerin gerçekleşebilmesi için yüz binlerce yılın geçeceği sanılmaktadır.

Zamanı Ölçme Konusunda ilk Adımlar Atılıyor
Zamanın ölçülmesi konusunda farklı uygulamalar hızla yayılıyor. Bazı klanlar ağaçların çiçekler açmasını, bazı klanlar kar yağısını, bazı klanlar da bulundukları bölgedeki ırmakların taşkın yapmasını sayarak zamanı ölçmeye başladılar. Daha kısa zamanların ölçülmesinde de Ayin ve Günesin dogması sayılarak kullanılıyor. Bazı klanların da bahar gelip, doğanın canlanmasını kutladıkları öğrenilmiştir.

Devrin En Önemli Karma Resim Sergisi
Yontma Tas Devri’nin en önemli karma resim sergisi İspanya’da Apenin Dağlarındaki Los Capallos Mağaralarında açıldı. Çeşitli ressamların resimlerinden oluşan karma sergide yonama Tas devri’ndeki günlük yasama ilişkin yapıtlar yer alıyor. Resimler, renklendirici çeşitli bitkilerle, çıra isiyle ve hayvansal renklendiriciler kullanılarak yapılmıştır.

Av sahnelerinin, boğa ve öteki hayvanların mağara duvarlarına yapılan resimler izleyicileri heyecanlandırmıştır. Bazı klan üyeleri de bu resimleri olağan üstü güçlere sahip kişilerce yapıldığını söyleyerek bu yapıtlara ve sanatçıların yeteneklerine gölge düşürmeye çalışmışlardır. Yanda resim sergisindeki yapıtlardan biri yer almaktadır.

Kadınlar Etek Giyiyor
Doğanın kadınlara vermiş olduğu analık görevi nedeniyle kadınlar klan yaşamına toplayıcılık yaparak katkıda bulunuyorlardı. Kadınların Hamile olmaları, çocuklarını emzirmek ve korumak zorunda olmaları onların barınaklardan çok fazla uzaklaşmalarına engel oluyordu. Fiziksel olarak da erkeklere göre daha güçsüz olan kadınlar ava çıkamıyorlardı.

Kadınların doğada hazır bulup topladıkları meyve ve sebzeleri taşımak büyük bir sorun oluyordu. Sonunda kadınlar etek giyerek bu sorunlarını çözdüler. Eteklerin önündeki iki ucu alarak bellerine takan kadınlar önlerinde bir torba ( ne demekse? ) oluşturarak topladıkları ürünleri buraya doldurup taşımaya başladılar.

Kadınların bu davranışları bir süre sonra moda adi verilen bir akimi başlatacak ve toplumsal tüketimi hızlandırıcı bir etkide bulunacağı uzmanlar tarafından iddia edilmiştir. Su anda uzun olan boyları uzun olan eteklerin milyonlarca yıl sonra işlevlerini yitirerek mini ve yırtmaçlı modellerinin çıkacağı tahmin edilmektedir.

Hititlerin Siyasi Tarihi

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Hititlerin Siyasi Tarihi

Hititleri Orta Anadolu’da I.Ö XIX-XII yy lar arasında yaşamış ve büyük bir imp’ kurmuş Hint Avrupa kökenli eski bir halktır.Hititleri Orta Anadolu’da I.Ö XIX-XII yy lar arasında yaşamış ve büyük bir imp’ kurmuş Hint Avrupa kökenli eski bir halktır. Şuana kadar Hititler’le ilgili bir çok araştırma yapılmış fakat Hititlerin kendine ait maddi kalıntıların bulunması ve onlarla eşitlenmesinden çok önceleri tarihte ilk kez Tevrat’ta ve sonrada Eski Mısır Babil kaynaklarından tanınıyordu.

Adı geçen kaynaklarda verilen bilgiler çok klişe idi. Hititler’in Kuzey Suriye ve Filistin kökenli bir kavim olduğu düşünülüyordu. Ancak çok sonraları araştırmacıların dikkati Hititlerin merkezi konumunda olan Orta Anadolu’ya çekildi. Ve burada Hitit başkenti Boğazkale-Hattuşa ve diğer merkezlerin yanı sıra yazılı anıtların keşfiyle , Hititler’in bir Kuzey Suriye Filistin kavmi değil , bir Orta Anadolu kavmi olduğu anlaşıldı.

Asur Ticaret Kolonileri çağından beri küçük kıralıklar yada beylikjler halinde yönetilen Anadolu’da , bu beylikleri bir yetke altında birleştirmeye yönelik ilk hareket Neşa kıralı Pithanna’nın oğlu , Kuşşara kıralı Anitta’dan geldi (i.Ö XV III yy) . Anitta’nın Anadolu’da ki ilk siyasal birliği oluşturan bu girişimi , Boğazköy’de (Hattuşaş) ortaya çıkarılan ve Anitta metni diye bilinen çivi yazılı tabletlerle aydınlanmıştır. Hitit Kral Listesi: (Tuthaliya I). takr. 1700 (PU-şarrum) takr. 1675 (Papadilmah) takr. 1669 Labarna I. takr 1650 Labarna II Hattuşili takr 1650-1620 Murşili I. 1620-1590 Hantili (I) 1590-1560 Zidanta (I) takr. 1550 Ammuna 1540-1520 Huzziya (I) 1520-1510 Tlipiunu 1510-1485 Tahurwaili takr. 1480 Alluwamna 1470-1460 (Hantili II ) ( Zidanta II ) (Huzziya II ) Muwatalli I. Tuthaliya II. takr. 1445 Arnuwanda I. 1400-1370 Hattuşili II. takr. 1440 Tuhaliya III. 1430-1400 Şuppiliuliuma I 1370-1340 Arnuwanda II. 1339 Murşilli II. 1339-1310 Muwatalli II 1310-1285 Urhiteşup=Murşilli III 1285-1280 Hattuşili III 1280-1250 Tuthaliya IV. 1250-1225 Kurunta geçici bir süre Arnuwanda III. 1225-1210 Şuppiluliuma 1210-1190 Labarna:Eski Hitit krallık döneminin ilk kralı olarak kabul edilen.

Hattuşili I ile (labarna) Anitta arasındaki yaklaşık yüz yıllık süreç henüz doldurulamamıştır Devletin merkezini Hatuşaş’a taşımasıyla tamamlandı.Bu kral egemenliğim,ni Anadolu’nun Batısındaki Arzawa ile Suriye’nin kuzeyindeki Yamhad, Hurri kralıklarına zorla kabul etirmeye çalıştı Murşilli I :K. Suriyede Yamhad’ı yakıp yıktı. M.Ö 1600 doğru ve K. Suriuye’nin Halpa’nın (Halep) fethi Murşilli I ‘e Mezopotamya kapılarını aştı. Babil’e baskın yaptı.Ama krallık verasetiyle ile ilgili yasaların bulunmayışı ; her saltanatın sonunda kanlı taht kavgalarına yol açtı. Murşilli I in öldürülmesinden sonra, Mitanni halkı tarafından bir araya getirilmiş olan Hurriler ; suriye’de ki topraklarını geri alırken Hattuşaş’taki cinayetler birbirini izledi. Hitit devletine katılan bir çok bölge elden çıktı ve Hititler, Halys yayı içindeki çekirdek bölgelerine çekilmek zorunda kaldılar.

Tellipinu: Bu kargaşa dönemine Tellipinu tartışmalara meydan vermeyecek yasal önlemlerle son vermeye çalıştı. Böylece ilk monarşi yönetiminin temelleri atılmış oluyordu. Kuzeyden gelen Kaşka saldırılarını önledi. Ancak onun ölümünden sonra huzursuzluk yeniden başladı. Hitit devletinin zayıfladığı ve Anadolu’nun düşman saldırılarına uğradığı bu dönemin kral adları da kesinlik kazanamamıştır. Tuthalya I:Tuthalya’nın tahta geçmesiyle Hitit deleti için yeni bir dönem başladı. Kraliçe Nikalmati ‘yle birlikte devleti yöneten bu kral mitanni halkını Arzavalıları yendi, Kaşgalarla uğraştı.Ancak daha sonra Arnuvanda ve kraliçesi Aşmunikal zamanında kaşgalar’ın başkent Hattuşaş’a saldırıları önlenemedi. Yazılı metinlerden, bağımsız boylar halinde yaşayan Kaşkaların saldırılarına karşı tanrılara yakarıldığı , Kaşka beylerin toprak bağışlandığı anlaşılmaktadır. Şippiluliuma : Büyük Hitit imparatorluğu’nun ilk gülcü kralı sayılan Şippiluliuma başa geçtiginde Hitit kralığı batmak üzereydi. Şippiliuma Anadolu birliğini sağladıktan sonra K. Suriye, Fırat’ın bölgeleri, D. Anadolu ve K. Anadolu’ya doğru devletin sınırlarını genişletti.

Güçlenen Asur ve Msır’a karşı önlem alarak oğullarını Kargamış ve Hapla’ya kral olarak atadı. Suriye’deki küçük kralıkları yanına çekerek nufuz alanını Mısır’a dek genişleti. Mısır kraliçesiyle anlaşarak oğlu Zannanza’yı bu ülkeye firavun olarak göndermeye karar verdi. Ancak zannanza Mısır’a ulaşamadan öldü ya da öldürüldü. Bunun üzerine Şippiluliuma Mısır’a sefer düzenledi. Bu olay Mısır- Hitit çatışmalarının başlangıcını oluşturdu . Mitanni halkıyla savaşarak Vaşuganiyi yağmaladı. Mursilis II:Büyük bir tarih yazıcı olarak bilinen Mursilis II daha çok anlaşmalar yoluyla imparatorluğun sınırlarını güvence altına aldı, Arzava, Azzi- Hayaşa , Mitanni gibi komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurdu. Muvatallis:Kral olan kardeşi Hattuşili III’ün yardımıyla Kaşkalar’ı yendi, Batıda Ahhiyava’ya , Güney batıda Arzawa’ya karşı başarılı sefer düzenledi. imparatorlugun merkezini yeri saptanamayan Hitit metinlerinde aşağı ülkede olduğu bildirilen Dattaşa’a taşıdı (Yukarı Ülkede Hatışili III’ün güçlenmesinden tedirgin olduğu için yada G. D. ‘ya Suriye’ ye yapacağı seferleri kolaylıkla yönetebilmesi için bu yola başvurduğuna ilişkin değişik görüşler vardır.) Bunun yaparken devletin yönetimini yazmanların başı Mittannamuva’ya bırakması da ilginçtir. Ramses II’nin Mısır athtına geçmesi (i.ö 1301-1235) Hititler’in Suriye siyasetini olumsuz yönde etkiledi. Baskılar sonucu Suriye kıralları Hititler’le yaptıkları anlaşmaları bozarak Mısır’ın yanında yer almak zorunda kaldılar. Sonunda bu iki büyük ordu Kadeş savaşında karşı karşıya geldi (i.Ö 1299). Kardeşi Hatuşili III’ün yardımıyla Hitit orduları Şam’a kadar ilerledi, Amurru yeniden Hititler’in vasaalığına geçti. Mursilis III:Başkenti yeniden Hatuşaş’a taşıdı. Hattuşili III:Güçlü bir kraliçe olan Puduhepa’yla birlikte barışcı bir tutum izledi, komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurdu. Bu dönemde güçlenen Asur devleti, Hititler’le Mısır’ın yakınlaşmasına neden oldu ve tarhin bilinen en eski yazılı antlaşması olan Kadeş antlaşması imzalandı (1283) (bu antlaşmanın Mısır kopyası Karnak tapınağı’nda , Hitit kopyası ise Hatuşaş’daki devlet arşivinde ortaya çıkarıldı ). Hattuşili III dönemi anıtlerı ve belgeleriyle Hitit siyasal tarihini ve kültürünün en parlak evrelerindendir. Çoğu Hititçe bir bölümü de Akkad çivi yazısıyla yazılmış binlerce tablet, yıllıkları . sözleşmeleri, yasları , toprak dağıtım belşgelerini ve dinsel metinleri içerir. Dinsel metinler Anadolu’nun ölü ya da yaşayan dilleri ile yazılmış ain törenlerini ve efsaneleri yansıtır Tuthalya IV:Huri tanrıları önem kazanır. Kırallığın resmi panteonu olan ve Tthalya IV’ün kendi kabartmasının da ter aldığı Yazlıkaya açık hava tapınağında, Huri tanrıları da büyük ölçüde yer aldı. Hitit devleti bu dönem de doğuda toprak kaybederken Alaşiya’ya (Kıbrıs) boyun eğdirdi, batıde Ege denizi’ne ulaştı. Arnuvanda III:Arzava ayaklanmaları yüzünden büyük güçlüklerle karşılaştı. Şuppiluliuma II:Alaşiya ayaklanmasını bastırdıysa da devlet çok daha büyük tehlikelerle karşılaştı. imparatorluk bir yandan Asur saldırıları öte yandan büyük olasılıkla Batı Anadolu halklarının başkaldırısı ve Mısırlılar’ca “ Deniz halkları” diye adlandırılan ve Anadolu’yu baştan başa geçerek Suriye üzerinden Mısır kapılarına dayanan toplulukların göçleri sonucu çöktü.

Urartu Tekerleği

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Urartu Tekerleği

Doğu Anadolu Bölgesi’de iÖ 9-6. yüzyıllar arasında eşsiz bir uygarlık kurdu Urartular. Onların kayalara oydukları şekillere bugüne kadar yapılan yayımlarda dinsel ya da kozmik anlamlar yüklendi. Oysa Dr. Erkan Konyar şekillerin, at arabalarının tekerlek gibi aksamlarının yapımında kullanıldığını ortaya çıkardı.Urartu arkeolojisiyle ilgili yayınlarda sıklıkla “anıtsal kaya işaretleri” tanımı ile karşımıza çıkan kayalara oyulu şekiller, bugüne değin Urartu dini veya gelenekleriyle ilişkilendirilmekteydi.

Yaklaşık 30 yıldır yapılan bilimsel yayınlarda bunlar, kurban kanı akıtma kanalları, gizemli kült törenlerinin yapıldığı alanlar veya Urartu kalelerini kötü ruhlardan koruyan dinsel simgeler olarak yorumlanıyordu.

Bu oyuklar Doğu Anadolu Bölgesi başta olmak üzere Kuzeybatı iran ve Kafkaslar’da çoğunlukla Urartu kale ve yerleşmelerin hemen yakınındaki kayalıklarda bulunuyor. Daire, “V”, “U” ya da orak biçimindeki oyuklar 10-15 santimetre genişliğinde ve 4-10 santimetre derinliğindedir.

Doğu Anadolu’da incelediğimiz kaya oyuklarının biçim ve boyutları ile atlı araba aksamları arasında büyük benzerlikler gözlememiz üzerine çalışmalarımız bu yönde şekillendi. Yaptığımız karşılaştırmalar bugüne kadar birçok anlam yüklenen oyukların at arabası tekerleklerinin üretiminde kullanılmış kalıplar olduğuna işaret ediyordu. Özellikle tekerlek gibi ahşap araba aksamlarına uygun biçimi vermek amacıyla yapılmış kalıplar olabilecek bu oyukların, birbirini tekrarlayan standart biçim ve ölçülere sahip olması da bu görüşümüzü destekliyordu.

Bununla birlikte arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan tekerlek kalıntıları ve etnografik araba aksamları arasında yaptığımız karşılaştırmalar aynı sonuçlara ulaşmamızı sağladı. Bazılarının farklı boyut ve biçimlere sahip olması, “kaya kalıpları” olarak adlandırdığımız bu oyukların oldukça geniş yelpazede kullanılmış olabileceğini gösteriyordu. Kaya kalıpları, tekerlek yapımının yanı sıra tarım aletleri, tekne, kızak mobilya gibi eşya ve gereçlerin yapımı için kullanılabilecek, belirgin kıvrımlara sahip keresteleri elde etmeye de uygun olarak açılmışlardı.

Uygun keresteyi suda bekleterek, su buharı veya ısıyla yumuşatarak eğip bükmek, alet yapımı için eski çağlardan bugüne sıklıkla kullanılan yöntemlerdendir. Bu işlemin yapılabilmesi için çeşitli aletler ve özellikle kalıplara ihtiyaç duyulur. Seri üretimde bu tür kalıplar, en uygun çözümlerden biri olarak görülür. Bugün Anadolu’nun geleneksel araba üretim atölyelerinde aynı teknik kullanılarak araba tekerlekleri üretilebilmektedir.

Tek veya birden fazla kereste parçasını uygun açıda bükerek, aynı ölçülerde düzgün tekerlek çemberlerinin oluşturulması ancak bir kalıp sayesinde pratik ve hızlı olabilmekteydi. Su buharı ya da suyla yumuşatılan veya ısıtılan kereste parçaları yekpare olarak bu dairesel oluklar içine yerleştiriliyor ve zamanla suyunu çeken keresteler kuruduktan sonra istenen formu alabiliyordu. Genellikle dairesel olukların bir kenarına açılmış çentiklere sokulan aletlerle tekerlek çemberi kalıptan çıkarılıyordu.

Tekerlek üretiminde kullanılan dairesel kalıplar ile aynı alanlarda görülen orak, “V” ve “U” biçimli oyuklar da yine araba aksamlarıyla ilgili kaya kalıpları olmalıdır. Atlı arabanın boyunduruk, ok, faça gibi aksamlarıyla bire bir örtüşen bu oyukların bir arada bulunması ise açık hava araba yapım atölyelerinin göstergesidir. Kaya kalıplarının su kaynaklarının kenarında olması veya hemen yanı başlarında su biriktirme alanlarının bulunması da yapım teknikleriyle doğrudan örtüşmektedir.

Bugüne değin “anıtsal kaya işaretleri” olarak tanımlanan söz konusu oyuklar üzerine öne sürülen fikirler tamamıyla soyut kavramlar etrafında şekillendirilmiş, dinsel veya kozmik anlamlar yüklenmesine rağmen bu fikirler arkeolojik veya dilbilimsel verilerle desteklenememişti. Oysa etnoarkeolojik bir yaklaşım ile işlevleri konusunda önermede bulunduğumuz bu oyuklar birçok konuda yaratıcı çözümler üreten Urartu toplumunun pratik uygulamalarının ve kaya işleme sanatındaki ustalıklarının sonucu olarak görülmelidir

Van Gölü’nün kuzey kıyısında, Deliçay Kalesi eteklerinde kayaya oyulu tekerlek kalıbı muntazam kenar kıvrımlarına sahip.

Antik Dönem Camları

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Antik Dönem Camları

Cam yapımı i.Ö.3.binlerin sonuna doğru keşfedilmiş ve ilk zamanlarda değerli taşlara alternatif olarak üretilmiştir. Daha sonraları i.Ö. 2. binlerin ortalarına doğru ilk cam kaplar üretilmeye başlanmış ve zamanla teknik açıdan geliştirilerek yeniliklere açık bir endüstri haline geliştir. Erken Dönem camları kralların himayesindeki atölyelerde seçkin insanlar tarafından üretilirken, Roma döneminde cam büyük miktarlarda üretilerek bir endüstri haline gelmiştir. Burada camın bulunuşundan, tarihsel gelişimine, üretim tekniklerinden, formlarına genel hatlarıyla anlatılmıştır.

Bronz Çağ
Camın nasıl yapıldığı ve çeşitli dönemlerde hangi çeşit camların biçimlendirildiği hakkında çok az bilgimiz vardır. Cam yapımı büyük olasılıkla M.Ö.3. binin sonlarına bronz çağda keşfedilmiştir.Arkeolojik kanıtlar bu keşfin,Mezopotamya da meydana gelmiş olduğunu ortaya koymaktadır.Bu keşif hiç şüphesiz yöre boncuklarında,duvar fayanslarında,seramiklerde ve diğer nesnelerde kullanılmış cam gibi sır üretimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu en erken dönemlerde cam, yarı değerli ve değerli taşlara alternatif olarak üretilmiştir.Cam her ne kadar bu dönemde silindir mühür çubuk, bazı küçük objelerin üretimlerinde kakma olarak kullanılmışsa da en çok boncuk üretiminde kullanılmıştır.Tüm erken dönemler boyunca, cam soğukken işlenmiş ve taşçılar tarafından kullanılan tekniklerle kesilmiştir. Eski cam teknolojisinde, cam henüz sıcakken biçimlendirme aşamasına gelmeden önce, potada cam bloklar halinde parçaların hazırlandığı ve bunları kırıp, değişik işlemlerle çeşitli ürünler elde edildiği ileri sürülmektedir.Doğada hazır olarak bulunan cam blokların da kırılıp işlenerek biçimlendirildiği düşünülürse önceleri bir blok elde etmek bir amaç olarak benimsenmiş olabilir. Cam vazo üretiminde en erken yöntem olan iç kalıp tekniği kullanılarak yapılan bilinen en eski tarihli cam vazo parçası Tell Açana (Alalakh) kazılarında bulunmuştur.Bu en erken tarihli parçanın yanı sıra, yine Alalakh’ da i.Ö. 15. yüzyıl ile i.Ö. 13 yüzyıl arasındaki döneme tarihlenen tabakalar da ele geçmiş birçok cam vazo parçası bulunmaktadır.iç kalıp tekniğinde üretilmiş cam vazoların yanı sıra, mozaik tekniği adı verilen bir diğer yöntemle yapılan cam vazolar i.Ö. 2.bin camcılığında bir diğer grubu oluşturmaktadırlar.Hurri-Mitanni bölgesindeki Nuzi Tell El Rimah ve Assur ile Güney Mezopotamya’daki Dur Kurigalzu ile iran daki Marlik mozaik tekniğinde yapılmış cam vazo örneklerinin ele geçtiği merkezlerdir. Hititlerde cam yapımı için gerekli teorik bilgiye sahiptiler.Hititlerin askeri ve politik gücü gösteriyor ki en erken cam vazolar bölgesel üretimin üzerinde, oldukça fazla cam endüstrisi vardı.Boğazköy’de bulunan ve British Müzesi’nde korunan çivi yazısı tablette cam yapımı için gerekli tarifler taşıdığı ortaya çıkmıştır.

Anadolu’da en erken cam boncuklar Boğazköy’de bulunmuştur ve en erken i.Ö. 700den sonraya Asya ticaret kolonileri dönemine tarihlenir. Mezopotamya’da üretilmiş cam eserler ve yapım teknikleri, çok kısa bir süre içerisinde Geç Bronz Çağ medeniyetini oluşturan diğer merkezlere ihraç edilmişlerdir.Bu merkezler içerisinde en önemlisi Mısırdır.Mısırlılar ağır ve kokusuz bir madde olarak camın doğal özelliklerinin tamamen farkındaydılar. Mısır cam üretimi: boncuklar, bilezikler,muskalar, küçük parfüm ve yağ kapları, mobilya kaplaması olarak karşımıza çıkar.Mısırın cam yapımcıları genellikle mavi camı tercih ediyorlardı.(mavinin siyahımsı tonundan beyazımsı tonuna kadar kullanıyorlardı.)Diğer renkleri (beyaz,sarı,yeşil,kırmızı) daha çok cam süslemesinde kullanıyorlardı.Çok nadir durumda cam kaplar (boncuklar, muskalar ve bilezikler) tek renktedir.Bu kaplar farklı şekillerden ve desenlerden oluşmaktaydı.Bazıları küçük arlıklı zig-zag desenli, Bazıları da spiral ve karmaşık desenleydi.Böylece her biri farklı çekicilik kazanmaktaydı.

Demir Çağ
M.Ö.11.yüzyılda Akdenizin doğusu ve Asya nın batı bölgeleri karanlık bir dönemin etkisi altına girmiştir.bunun sonucu olarak ticarette gözlenen düşüş cam endüstrisini oldukça etkilemiştir.Elimizde erken çağa ait cam üretimini kanıtlayan kesin veriler bulunmamaktadır.Arkeolojik kayıtlar tamamen silinmemiş olmakla birlikte M.Ö.12. ve 8. yüzyıllar arasında cam oldukça az rastlanmaktadır.Fakat bu hiçbir zaman camın bu dönemde bilinmediği anlamına gelmemektedir.Hem çivi yazısı ile yazılmış Orta Babil tabletlerinde,Hem de Asur Ninivoh tabletlerinde konuyla ilgili bilgilere rastlanmaktadır.Camın ilk defa büyük ölçekte kullanımı Fenikede M.Ö. 1. binde Fildişinden yapılmış eşyalar üzerinde görülmektedir.Cam fildişi üzerine kakma yöntemi ile işlenmiş ve dekoratif amaçlarla kullanılmış çeşitli figürlerin ve çiçek desenlerinin detaylarını vurgulayabilmek ayrıca fildişine çok renkli bir görünüm vermek amacıyla kullanılmıştır.M.Ö.8.yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmiş olan camlar hem renkli hem de mozaik cam kakmalardan oluşturmaktadırlar. M.Ö.8 ve 7. yüzyıllarda cam kaplar tekrar yaygınlaşmaya başladı.Soğuk kesme, kalıba döküm ve iç kalıp tekniği devam eden eski tekniklerdir. Fakat kapların biçimleri ve üretim yerleri değişmektedir. iç kalıp teknikli vazolar,şekil ve dekorasyonlarındaki küçük değişikliklerle Hellenistik dönemin sonuna kadar kesintisiz olarak devam ederler. Bunlara Mezopotamya’dan ispanyaya, Afrika kıyılarından Alplerin ötesine kadar çok geniş bir alanda rastlanmıştır. Bunların üretim yeri olasılıkla Fenike dir ve yayılımları bu ülkeyle yapılan ticaretin sonucudur. Deniz yeşili soğuk kesme camlar ve ya zamanın renksiz transparan camları Mısır’a özgü olmaktan çok,Asya karakterlidir. Bunların üretimi M.Ö. 7. yüzyıldan sonra da devam eder. Anadolu&da da çeşitli kazlarda, iç kalıp tekniği ile üretilmiş cam kaplar bulunmuştur. Bu buluntu yerleri; Çanakkale- Elgios, Çanakkale Dardanos, Çanakklale- Salihler, Behranköy Assos, Çandarlı, Çandarlı- Myrina, Menemen- Kyme, Uşak-Meonsa, izmir- Notion ve Midas Yazılıkaya dır.

iç kalıplama tekniği ile üretilmiş önemli miktarda alabastronlar ise Rhodosda bulunmuştur. Bu kapların Mezopotamya da üretilip daha sonra Rhodos;a ihraç edilmiş olmaları mümkün olduğu gibi Rhodos’a göç etmiş Mezopotamyalı ustalar tarafından üretilmiş olmaları da olasıdır. Fakat her durumda Rhodos, M.Ö. 6. yüzyılın ortalarında iç kalp tekniği ile cam kaplar üreten önemli bir merkez haline gelmiştir.daha sonra bu cam sanatı Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde büyük olasılıkla buradan yayılmıştır. Şimdiye kadar incelenmiş olan Demir Çağa ait kaplar arasında gerek dekorasyon gerekse gerçek değer açısından en ilginç olan grubu kalıplama tekniği ile üretilmiş ve kesilmiş kaplar oluşturmaktadır. Bunlar Bronz Çağ kaplarında hem görünüş hem teknik açıdan belirgin bir şekilde ayrılırlar. Bu kaplar,kalıplama yöntemiyle ve en çok da balmumundan yapılmış ve ya balmumu sürülmüş tek parça bir dış kalıba eritilmiş camın dökülmesi anlamına gelen lost wax tekniği ile şekillendirilmişler, daha sonra taş üreticileri tarafından kullanılan taşlama, kesme,delme ve cilalama yöntemleriyle bitirilmişlerdir. Mezopotamya cam yapımında hep bir adım ileride olmuştur. Alabastronların yanı sıra yassı cam kaseler de üretmişlerdir. Bunlar büyük olasılıkla metal kalıplara dökülerek yapılıyordu. Cam kaplar genellikle metal kapları taklit ediyorlardı. Cam kapların kaideleri özenle düzleştiriliyor ve kabın iç kısmı zımparalanarak güzel bir görünüm oluşturulması sağlanıyordu. Bu cam kaplar Nemrutda üretiliyordu. Bunun iki nedeni vardı: birincisi, Assurnarsipal (M.Ö. 884-859)ın imparatorluğun başkentini Nemruta taşıması ikincisi de, bir çok cam yapımı kasenin Nemrut’da bulunmuş olasıdır.

Geometrik Dönem
Bu dönemde cam işçiliği yavaş bir şekilde yeniden büyümeye başladı. Yunanistan diğer bölgelerde cam kaplar nadir olarak rastlanıyordu. Yarı küresel şekildeki kalıba döküm kaseler i.Ö. 9. yüzyılda ve erken i.Ö. 7. yüzyılda görünmeye başlandı. Bu cam kapların pürüzlü dış yüzeyleri düzgün iç yüzeyleri kontrast oluşturmaktaydı. Bu yöntemle yapılmış cam kapların ağızları pürüzlü oluyordu. KLASiK DÖNEM M.Ö.6 ve 1. yüzyıllar arsında üretilmiş cam eserler arasında en büyük payı iç kalıplama yöntemi ile üretilmiş kaplar almaktadır.Bunlar çoğunlukla kokulu yağlar, merhemler, parfüm ve kozmetik ürünleri koymak için yapılmış küçük şişelerden oluşmaktadır.Bu cam kaplar biçim olarak yunan kaplarını özellikle taklit etmişlerdir.fakat parlak renkleri ve canlı motifleriyle cam şişeler her zaman ön planda olmuştur.Bu dönemde birbirini izleyen üç üretim dönemi saptanmıştır.Her dönemin yeni bir form grubu, süsleme motifleri, kulp biçimleri ve renk kombinasyonları vardır. Akdenizi çevreleyen ülkelerde yaygın olarak gözlenmesine rağmen kesin üretim merkezleri henüz saptanamamıştır. Rhodos, Kıbrıs, Güney italya ve Fenikenin kıyı şeridi olası üretim merkezleri olarak düşünülse de özgün cam üreten birkaç merkezin varlığı daha gözükmektedir. M.Ö.6. yüzyıldan itibaren alabastron adı verilen küçük şişeler üretilmeye başlanmış ve bunlar Akdeniz’de olduğu gibi iç bölgelerde de çok miktarda yapıldığını kanıtlayan eserler ele geçmiştir. M.Ö. 5. yüzyılda balmumu tekniği kullanan yeni bir cam endüstrisi geliştirilmiştir. Bu yüzyıllarda modellerini dönemin maden eşyalarından esinlenerek taklit eden değişik biçimli eserlerin, lüks sofra takımlarının, süs ve takıların yapıldığı sanatsal değeri yüksek olan eserlerle karşılaşılmaktadır.

Söz konusu döneme ait en önemli buluntu topluluğu Persopolis sarayının hazine binasından gelmektedir.Sarayda bulunan eşyaların büyük çoğunluğu kaya kristali taklit edilerek renksiz camdan yapılmıştır. Pers gümüş takımları ile arasındaki yakın benzerlikler bu endüstrinin nerede kurulmuş olursa olsun, Akhamenid yöneticilerinin himayesinde faaliyet göstermiş olduğunu ortaya koymaktadır.

Hellenistik Dönem
Son zamanlarda hellenistik dönem cam tarihi hakkında önemli tartışmalar olmuştur.Bu karmaşık dönemde karşılaşılan problemlerin açıklanmasında son zamanlarda ele geçen kanıtların miktarı yeterli olmaktadır.Hellenistik dönemin günümüzle benzer birçok ortak yanı vardır.Hellenistik dönemde de iletişim hızlı bir şekilde yayılmış ve bunun doğal sonucu olarak kültürel bir alışveriş yaşanmıştır. Hellenistik dönemde cam üreten başlıca iki önemli merkez vardır.Bunlardan ilki Suriye sahil şeridinde bulunan şehirler (Fenike),diğeri ise Mısır Ptolema krallığının başşehri iskenderiye dir. Suriyede iç kalıplama tekniği ile üretilmiş geleneksel merhem şişelerinin üretimine M.Ö.1. yüzyıla kadar devam edilmiştir.Bunlara ek olarak yine kalıplama yöntemiyle oldukça çok sayıda kase üretilmiştir.Üretilen kaseler çoğunlukla çizgi ve yiv bezelidir.Daha geç dönemlerde ise yumrularla veya kısa kaburgalarla da bezenmişlerdir. iskenderiyede üretilmiş olan cam eserlerin ise daha gelişmiş bir teknikle üretilmiş ve daha zarif olduklarını görüyoruz.Bu dönem iskenderiye’li cam ustaları Mozaik üretebilecek ve iki cam tabaka arasına altından yapılmış bir levha (sandwich gold-glass)koyabilecek ustalığa ve bilgiye sahiptiler.Bu dönemden başlamak üzere camın gümüş yemek takımlarına karşı daha cazip ve renkli bir alternatif olarak daha çok tanınmaya önem kazanmaya başlamıştır. Anadolu da Hellenistik dönem boyunca camdan yapılmış skyphosların iyi tanındığı ve bu formların mezar armağanı olarak yaygın olduğunu iskenderun, Knidos ve Kyme örnekleri göstermektedir. . Geç hellenistik dönem de kalıp yapımı kaseler iç kalıp tekniğinin yanı sıra görülürler.Kaselerin bazı çeşitlerinde basit bir form üzerinde dekorasyon iç kısımlarındaki yivlerden (bazen dipte olur) oluşur.Bu süsleme i.Ö. 1.yüzyılda çok yaygındır.Bu seride düz kaideli skyphoslar ve kantharoslar birlikte görülürler. Geç hellenistik dönemde çok önemli bir buluş olan cam üfleme tekniği, daha yeni bir buluş olmasına rağmen çok çabuk bir şekilde yaygınlaşmaya başladı.

ROMA DÖNEMi italya, ingiltere, Fransa, ispanya, Belçika, Balkanlar, Anadolu, Kuzey Afrika, Kıbrıs, Suriye, iskenderiye ve Roma imparatorluğunun içinde yer alan diğer yerleşim bölgelerinde M.Ö.1.yy ile M.S. 4.yy. arasında üretilen camlara Roma camları adı verilir. Roma dönemi cam endüstrisi, Hellenistik dönem cam üreticilerinden alınan ilham ve tecrübe ile kurulmuştur.Yeni formlar, teknikler, renkler ve süslemeler ortaya çıkmıştır.Romalıların bu özelliğinden bu döneme ait az sayıdaki kaynaklarda da söz edilmektedir.Bunlardan belki de en çok bilineni Trimalchio tarafından anlatılmış olan hikayedir.Bu hikaye; bir cam ustasının imparator Tiberus a hediye ettiği kırılmaz cam kase ile ilgilidir.Kırılmaz camdan yapılmış bu kasenin bir başka özelliği de çarpma sonucu veya bir başka nedenle çöken veya çentiklenen kısımların bir çekiç yardımıyla eski haline döndürülmesidir.Bu buluşu nedeniyle kesin olarak ödüllendirileceğine inanan usta tam aksine kral tarafından idam ettirilmiştir.Kral bu sırrın öğrenilip yaygın olarak kullanılmaya başlanmasıyla, altının tüm değerinin kaybedileceğinden kokmuştur.Bu hikaye camın M.S.1.yüzyıl başlarındaki önemini ve Romalıların konuyla ilgili yeni buluşlara ve deneyimlere ne kadar açık olduğunu göstermektedir.Romalılar camı yalnızca gündelik eşyaların üretiminde değil, aynı zamanda mozaik pano ve dış cephe kaplaması, gibi dekoratif amaçlarla da kullanmışlardır. i.Ö.1.yy.ın ortalarında üfleme camın kullanılmaya başlanması hem cam eser sayısında hem de cam atölyelerin artışında büyük etken olmuşlar, üfleme tekniği ile kısa sürede yapılan cam eserler seri üretimin yapılmasına olanak vermiştir. iskenderi’ye ve Suriye gibi cam endüstrisinin önemli merkezleri, yeni tekniğin kullanılmaya başlanmasından sonra da önemlerini korumaya devam etmişlerdir. Üfleme cam tekniği Roma dünyası için çok öneli bir buluştur.Cam üfleme tekniğinin bulunmuş olmasıyla hızlı ve daha çok üretimin sonucunda cam ucuzlaşmış ve herkesin ulaşabileceği bir eşya haline gelmiştir.Camın popüler olmasıyla sadece italyada değil aynı zamanda eyaletlerde de yayılmıştır. Bu buluşun kesin tarihi ve buluşa etken olan ortam hakkında hala kesin bilgiler mevcut değilse de çok sayıda ki bulgular özelliklede israil de bulunan buluntular, bu aşamanın M.Ö. 50 yılından çok kısa bir süre sonra , Suriye-Filistin yöresinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır.Bu tarih Roma gücünün Doğuda ve Anadoluda sağlamlaştığı yıllarda, aşagı yukarı aynı zamana rastlamaktadır.Daha sonra imparator Augustus döneminde (M.Ö.27-M.S. 14) Pax Roma nın kurulmuş olması hiç şüphesiz bu yeni tekniğin Roma imparatorluğunun har yanına yayılmasını kolaylaştırmıştır. Romalılar uzun bir süre üfleme camdan yeşilimsi ve mavimsi renkleri kullanmışlardır. M.S. 1 yüzyılın sonlarına doğru mavimsi-yeşil camlar baskın hale gelerek günlük kullanım kapların en yaygın rengi olur.M.S. 1. yüzyıl camları Flaviuslar döneminde doruk noktasına ulaşmıştır.Renkli camların modası geçince genellikle açık gölgeli renkler moda olur.ve yeşilimsi ve sarımsı renkler moda olur68. Erken Roma imparatorluk dönemi için tipik sayılan bir cam vazo yapım tekniği ise kalıba üfleme tekniğidir. i.S. 25 yıllarında geliştirilmiş olan bu teknikle, vazoların yapımında taş, metal veya döküm cam eserlerin yapımından çok daha kolay, seri ve hızlı üretim sağlanabilmiştir. Roma imparatorluğunun Doğu ve Batı eyaletlerinde ise i.S. 3. yüzyıllardan başlayarak görülen tipik cam formlarından biride küresel gövdeli sürahilerdir.Bunlar düz, kesme yada işlenmemiş ağız kenarlarına sahiptirler.Aleve tutularak yuvarlatılmış yada katlanmış ağız kenarlarına az da olsa rastlanmaktadır.Boyunları tepesi kesilmiş ters koni biçiminde gövdeleri küresel, dipleri çoğunlukla iç bükeydir.

insan Hakları Evrensel Bildirgesi

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

insan Hakları Evrensel Bildirgesi

insanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararası önlemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu insan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.

Madde 1. Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 2. Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.
Madde 3. Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.
Madde 4. Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.
Madde 5. Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.
Madde 6. Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.
Madde 7. Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.
Madde 8. Herkesin anayasa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.
Madde 9. Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.
Madde 10. Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.
Madde 11.
1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.
2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Madde 12. Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna yada haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.
Madde 13.
1. Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.
2. Herkes , kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.
Madde 14.
1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.
2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ülkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.
Madde 15.
1. Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.
2. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.
Madde 16.
1. Yetişkin her erkeğin ve kadının , ırk, yurttaşlık veya din bakımlarından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır.
2. Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır.
3. Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur.
Madde 17.
1. Herkesin tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.
2. Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Madde 18. Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.
Madde 19. Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.
Madde 20.
1. Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır.
2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.
Madde 21.
1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.
3. Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir. Bu irade, gizli veya serbestliği sağlayacak benzeri bir yöntemle genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak ve belirli aralıklarla tekrarlanacak dürüst seçimlerle belirlenir.
Madde 22. Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenmesine ve kaynaklarına göre, herkes onur ve kişiliğinin serbestçe gelişim için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.
Madde 23.
1. Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.
2. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.
3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.
4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.
Madde 24. Herkesin dinlenmeye, eğlenmeye, özellikle çalışma süresinin makul ölçüde sınırlandırılmasına ve belirli dönemlerde ücretli izne çıkmaya hakkı vardır.
Madde 25.
1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.
2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.
Madde 26.
1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. ilköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.
Madde 27.
1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.
2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.
Madde 28. Herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.
Madde 29.
1. Herkesin, kişiliğinin serbestçe ve tam gelişmesine olanak veren topluma karşı ödevleri vardır.
2. Herkes haklarını kullanırken ve özgürlüklerinden yararlanırken, başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refahın gereklerinin karşılanması amacıyla yalnız yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olur.
3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.
Madde 30. Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.

Hukuk Devleti

Cumartesi, 28 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Hukuk Devleti

Hukuk, Arapça bir sözcüktür ve haklar anlamına gelmektedir. Türkçe’de hukuk sözcüğü daha ziyade tekil olarak kullanılmaktadır. Toplum halinde yaşayan insanların birbirleriyle ve toplumla ilişkilerini düzenleyen ve kendilerine uyulması devletin zorlayıcı gücü ile güvence altına alınan kurallara hukuk kuralları denir. Bu kuralların oluşturduğu bütüne de hukuk adı verilmektedir.

Hukuk kurallarına diğer toplumsal düzen kuralları gibi insanların barış ve güven içinde yaşayabileceği bir toplum düzenini kurmayı ve bu düzeni korumayı amaç edinmektedir. Bu nedenle hukuk kuralları tarih boyunca özellikle, din ve ahlak kuralları ile içice ola gelmiştir.

Aralarındaki tek belirgin fark yaptırım unsurundan doğmaktadır. Din, ahlâk ve görgü kuralları tanrı korkusu, ayıplama vicdan azabı duyma gibi yaptırımlarla desteklendiği halde, hukuk kurallarına uymama halinde devlet, örgütlenmiş ve zorlayıcı bir güç olarak fertlerin karşısında yer almaktadır.

Hukuk kuralları toplumsal ilişkileri gruplar halinde düzenler. Aynı nitelik gösteren toplumsal ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarının oluşturduğu gruba hukuksal kurum adı verilir. Örneğin, evlenme ve boşanma birer hukuksal kurumlardır. Hukuksal kurumların oluşturduğu düzene de hukuk düzeni denir.

Hukuk Devleti Nedir
Varlığının nedenini insanların huzur ve mutluluğunu sağlamakta bulan, amacı insan hak ve hürriyetlerini güvence altına almak ve bunları geliştirmek olan, yönetilenlerin haklarını aramalarının önündeki tüm kısıtlamaları kaldıran, demokratik, eşit ve adaletli bir düzen içerisinde otoriteyi insanların özgürlüğü lehine sınırlandıran, hukukla ve hukukun genel ilkeleriyle bağlı olan devlettir.

Hukuk Devleti Kavramı
Kavramsal anlamda ilk olarak 18. Yüzyılın sonu ile 19. Yüzyılın başında Almanya’da ortaya atılmış olan “hukuk devleti”nin kurumsal olarak ortaya çıkışı Fransız Devrimi ile gerçekleşmiştir. Kapsayıcı bir tanımla; “varlığının nedenini insanların huzur ve mutluluğunu sağlamakta bulan, amacı insan hak ve hürriyetleri güvence altına almak ve bunları geliştirmek olan, yönetilenlerin haklarını aramalarının önündeki tüm kısıtlamaları kaldıran, demokratik, eşit ve adaletli bir düzen içerisinde otoriteyi insanların özgürlüğü lehine sınırlandıran, hukukla ve hukukun genel ilkeleriyle bağlı olan devlet” olarak tanımlayabileceğimiz hukuk devleti, esas olarak devletin yetkilerini hukuk çerçevesinde kullanmasını sağlamayı ve bunu gerçekleştirirken de her şart ve durumda “insan hakları”na saygılı olmayı gerektirir. Hukuk devleti kişilerin güvenlik gereksinimlerine somut olarak, getirdiği hukuk ilke ve kurumlarıyla karşılık gelir.

Hukuk devleti anlayışı, tarihsel olarak sırasıyla mülk devleti ve polis devleti anlayışlarının ardından ortaya çıkmıştır. Mülk devletinde devlet, o devleti yönetenlerin malıdır. Ortaçağın derebeylik sistemine dayanan mülk devleti anlayışında, iktidar yetkileri hükümdar ve soylu sınıflar arasında paylaşılmıştır. Mülk devletinde hükümdar, kendi yetkilerini kendi sağlar ve hiçbir kuralla bağlı olmaksızın onu kullanırdı, başka bir ifadeyle mülk devletinde tam bir keyfi rejim hakimdi.

Mülk devletinin ardından ortaya çıkan “polis devleti anlayışı”nda da hükümdar hiçbir kuralla bağlı değildi. Polis devletinde, hükümdarın hak ve yetkileri mülk devletindeki gibi maliklik statüsünden değil, hükümdarım temsil kudretinden kaynaklanmaktaydı. Polis devletinde hukuk kaideleri hiçbir şekilde yönetimi bağlamasa da tebâ için kayıtsız şartsız uyulması gereken kurallar anlamına geliyordu. Polis devleti anlayışı, Fransız ihtilali ile sarsılmış ve yerini hukuk devleti anlayışına bırakmıştır.

Hukuk devleti ilk olarak Almanya’da ortaya atılmış ancak gelişmesi ve kurumsallaşması Fransa’da gerçekleşmiştir. Bununla birlikte yönetimin hukukla bağlılığı kuralı kapsamlı ve sistemli bir şekilde ancak 19.yy ortaya çıkmıştır. Ancak yönetimi hukukla bağlama yolunda atılan adımların tarihi oldukça eskidir ve bunu Eski Yunan’a kadar götürebiliriz. Buna rağmen 1789 Fransız insan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ilk kez hukuk devleti yolundaki somut kural ve ilkeleri getirmiştir. Bu dönemdeki gelişme sürecinde hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, idarenin yargısal denetimi,yargı bağımsızlığı, idarenin kanuniliği gibi kavramlar altında gündeme gelmiştir. Bununla birlikte bu dönemin hukuk devleti anlayışı, biçimsel hukuk devleti anlayışıdır, başka bir deyişle hukuk devleti gelişme sürecinde kanun devleti olarak anlaşılmıştır.

20. yüzyılla birlikte baskıcı rejimlerin temel hak ve hürriyetleri ihlal eden uygulamalarına karşı, hukuk devleti anlayışı bir başkaldırı şeklinde daha sistemli ve kapsayıcı bir şekilde ortaya çıkmıştır. Buna göre artık yazalar, hukuka uygun olmak zorundaydı. Hukuka uygun olmayan yazalar, meşru değildi. Bunun içinde yasama organları tarafından yapılan yasalar, denetlenmek zorundaydı. Böylece temel hak ve hürriyetlere idare tarafından gelebilecek haksız müdahaleler etkisiz kılınabilecekti.

II. Dünya Savaşı’nın ardından insan haklarının evrensel bir boyut kazanmasıyla birlikte de hukuk devleti anlayışı tüm dünyada itibar sağlayan bir kavaram olarak gündeme oturmuştur. 20. Yüzyıl boyunca uluslar arası düzenlemelerde, sözleşmelerde hukuk devletinin içeriğiyle ilgili kurumların oluşturulması sağlanmıştır. 1980’li yıllarla birlikte de hukuk devleti anlayışı artık vazgeçilmez bir ilke haline gelmiştir.

Yönetilenlere hukuk güvenliği sağlayan ve yönetilenleri de bağlı sayan hukuk kuralları bütünüdür. Konulan kurallara, kuralları koyanlarında uyması (önemli özellik) Polis devletinden ayıran özellik. Polis devletinde keyfilik var. Yönetilenler uyar yöneticiler isterse uyar. Hukuk devletinde kural önceden konur. Olaya göre kural uygulanır. Polis devletinde olaya göre kural konur. Hukuk devletinde suç önceden belirtilir. Olay suçsa kural uygulanır.
Hukuk devletinde yönetende yönetilende aynı kurala ağlı uymak zorunda.

Hukuk devleti olması için gerekler
Temel hak ve özgürlüğün güvence altına kurala alınması, anayasa ile

teminat altına alınması,
Yasal idare, idarenin her türlü işlemlerinde yasaya uyması
Mahkemenin bağımsızlığı, yargıçların güvencesi (baskı altında

kalmadan karar vermesi)
Erkler kudretler ayrımı (birbirinden görevlerin ayrı tutulması)
idarenin yargı denetimine tabi olması
idarenin mali sorumluluğu (idare maddi veya manevi zararınızı

ödemek zorunda
Yasaların anayasaya uygun olması (hiçbir emredici kuralın anayasaya
aykırı olmaması)

Hukuk Devleti Anlayışı

Yönetimin Hukuka Bağlılığı
Demokratik düzenin egemen olduğu ülkelerde, yönetimin hukuka bağlılığı ilkesi benimsenmiştir. Günümüzde yönetim, ülkede egemen olan hukuk düzeni içinde, hukuka uygun olarak görevlerini yürütme zorundadır.

Öğretide, yönetimin hukuka bağlılığına, “hukuk devleti” yönetimi hukuka bağlı olmayan devletler için de “polis devleti” deyimi kullanılır. Hukuk devleti, tarihsel süreç içinde polis devleti anlayışından sonra ortaya çıkmıştır. Kara Avrupa’sında, Polis Devleti anlayışından önce, “Mülk devleti” anlayışı eğmen olmuştur.

Mülk Devleti Anlayışı
Mülk devleti anlayışı ortaçağın derebeylik sistemine dayanır. Derebeylik rejimi, esas olarak, belli olarak verilmesinden doğmuştur. Bunun yanında bazı kentler, çeşitli yollarla özerklik elde etmişlerdir. Böylece kamu gücü en büyük derebeyi olan hükümdar, derebeyleri, kilise ve ayrıcalıklı kentler arasında bölünmüştür. Hükümdarın hak ve yetkileri, derebeylerinin, kilise ve ayrıcalıklı kentlerin hak ve yetkileri ile sınırlandırılmıştır.

Kamu hukuk ve özel hukuk ayrımının yer almadığı bu dönemde, parçalanmış bir durumda olan kamu gücü, mülkiyete dayalı haklardan sayılıyordu. Kamu gücünü elinde bulunduranlar, yetkilerini sözleşme ile devredebiliyorlardı. Bunların hak ve yetkileri miras yolu ile başkalarına geçebiliyordu. Bu dönemde kamu gücü alanında görülen parçalanma yargı alanında da görülür. Hükümdarların, derebeylerinin, ayrıcalıklı sınıfların yargı yetkileri ve mahkemeleri vardı. Hükümdarların güçlenmeleri ile derebeylikler ortadan kalkmıştır. Böylece salt hükümdarlık döneminin başlamasıyla, Mülk Devleti anlayışı yerine Polis Devleti anlayışına bırakmıştır.

Polis Devleti Anlayışı
Özellikle XVII. Ve XVIII. Yüzyıllarda Kara Avrupa’sında egemen olan “Polis Devleti” deyimi ilk kez Almanya’da ortaya çıkmıştır. Polis devleti ile yönetimi hukuka bağlı olmayan ve toplum için her türlü önlemi alma yetkisi olan devletler anlatılmak istenir. Polis devleti deyimindeki “polis” sözcüğü “kolluk” anlamında değil, devlet düzeni ve bu düzen içindeki kamu gücü anlamındadır. Polis devletinin özelliği, yönetimin tarımsal ve kendi koyduğu kurallar dışında hiçbir hukuk kuralı ile bağlı olmaması, güç ve yetkilerinin takdire dayanması, yargısal denetimin uygulanmamasıdır.

Böyle olmakla birlikte, polis devleti düzensiz, hiçbir kurala bağlı olmayan devlet anlamına gelmez. Yönetim içinde bir düzen, yöneticilerin uyması gereken kurallar vardır. Bu kurallar yöneticileri, yönetilenlere karşı bağlamaz. Bu darım, sınırsız yetkilerle donatılmış devlet gücünün zamanla “keyfiliğe” kaymasına neden olmuştur.

Polis devleti döneminde, yönetilenlerin, yönetime karşı korunmasının sağlamak için “hazine” kuramına dayanılmıştır. Almanya’da ortaya atılan bu kuramın kökeni Doma Hukukuna dayanır. Roma hukukunda hazineye imparatorun yanında, aynı bir kişilik tanınmıştır. Böylece hiçbir hukuk karalı ile bağlı olmayan kamu gücü ile özel hukuk kuralları uygulanan hazine, birbirinden ayrılmıştır. Yönetimin kamu gücüne dayanarak yaptığı işlemlerden dolayı, yargı yerlerine başvuramayanlar, özel hukuk kurallarına dayanarak hazineye karşı dava açabiliyorlar, hazineden tazminat alabiliyorlardı.

Hukuk Devleti Kavramı
Kara Avrupa’sında, Fransız Devriminden bu yana “polis devleti” anlayışı yerini “hukuk devleti” anlayışına bırakmıştır. Kamu yönetiminin hukuka bağlılığına, Kara Avrupası ülkelerinde “hukuk devleti” Ango-Amerikan ülkelerinde “hukukun egemenliği” yahut “hukukun üstünlüğü” denilir. Hukuk devleti deyimi, yönetilenlere hukuk güvenliği sağlayan devlet düzenini anlatır. Hukuk devletini, polis devletinden ayıran başlıca özellik, devlet görevlerinin belli hukuk kuralları içinde yürütülmesidir. Hukuk devletinde, devlet yalnız hukuku koyan bir varlık değil, koyduğu hukukla da bağlı olan bir varlıktır.

Hukuk devleti anlayışı, bir ülkede yerleşmiş hukuk düzenine, yalnız bireylerin değil yönetimin de uymasını gerektiren bir ilkedir. Hukuk devleti ilkesinin bir anlam kazanabilmesi için, ülkede egemen olan hukukun, devlete karşı da yönetilenlere hukuk güvenliği sağlaması gerekir. Bunun için de yasama ve yürütme güçlerine bazı sınırlamalar getirilmesi, hukukun herhangi bir sınıf egemenliğinin aracı olmaması, demokratik toplumun gereklerine cevap vermesi gerekir. Bunda da en büyük sorumluluk, hukukun ne olduğunu söyleme yetkisine sahip olan yargıçlara düşer.

Anayasa Mahkemesinin bir kararında da belirttiği gibi, hukuk “devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeğe kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasaya uyan bir devlet olmak gerekir.”
Hukuk devleti kavramı, ülkemizde önce öğretide, sonra yargı kararlarında ve 1961 ve 1982 Anayasalarında yer almıştır. Her iki Anayasa da, Türkiye Cumhuriyetinin “sosyo bir hukuk devleti” olduğunu açıkça belirtmiştir.

Hukuk Devleti ilkesinin Gerekleri
Hukuk devleti ilkesinin gerekleri konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bunda da devleti ilkesinden söz edilirken genellikle yönetimin yasallığı, yönetimin yargısal denetimi, yargıçların bağımsızlığı yasaların Anayasaya uygunluğunun yargı yoluyla denetimi gibi konular üzerinde durulmuştur. Kara Avrupası ülkelerinde, hukuk devletinin gerekleri arasında temel haklar güvenliğine, erklerin ayrılması ilkesine de yer verilmektedir. Hukuk devleti ilkesinin içeriğini belirtme yönünden, hukuk devleti ilkesinin gereklerine ülkemiz açısından kısaca değinmekte yarar vardır.

Hukuk Devletinin Gerekleri
Hukuk devletinin birinci koşulu temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır. Zira hukuk devleti anlayışı ile insan haklarının gelişimi aynı paralelde gerçekleşmiştir. Temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması hukuk devletinin ilk koşuludur. Hukuk devletinin diğer gerekleri de hep bu güvencesi sağlama yolundaki kural ve ilkeleri içerir. Temel hak ve hürriyetleri güvence altına almanın yolu ise onları katı bir Anayasada saymak ve kısıtlamalarını da genel ve evrensel kurallara dayandırmaktır.

Temel hak ve özgürlüklere yönetim tarafından gelebilecek herhangi bir olumsuz müdahalenin önlenmesi için ikinci koşul yönetimin yasallığıdır. Yönetimi uygulamaları öncelikle hukuka, anayasaya ve hukukun evrensel ilkelerine uygun olmalıdır. Bununla birlikte yönetimin bu kuraldan sapması durumunda yargısal denetiminin de yapılması gerekir. Başka bir deyişle yönetimin hukuka aykırı davranışlarına karşı kişilerin yargı denetimi ile korunması gerekir.

Hiç kuşkusuz yaza devleti anlamına gelmeyen hukuk devletinde yapılan yasal düzenlemelerin ondan üstün olan Anayasaya uygunluğu şarttır. Çünkü temel hak ve hürriyetler Anayasa ile güvence altına alınmıştır ve onlar hakkındaki tasarrufların kuralları da Anayasada kayıt altına alınmıştır. Bununla birlikte temel hak ve hürriyetleri Anayasa güvencesi altına almanın ve ancak Anayasanın öngördüğü ilkeler ve zorunluluklar nedeniyle çıkarılan kanunlarla korumanın yanında, diğer önemli bir koruma yolu da, devlet yapısının ve bu yapının çalışma mekanizmasını belli kurallara bağlamak, devlet içindeki güçlerin bir elde toplanmasını önlemektir. Bunun yolu da kuvvetler ayrılığının sağlanmasından geçmektedir.

Hukuk devletinde etkili bir koruma yolunun sağlanabilmesi için yargı bağımsızlığının ve yargıçlık güvencesi kurumlarının tam olarak yerleşmesi gerekmektedir. Zira yasama ve yürütmeyi hukuka, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkelerine bağlayan yargıdır.
Hukuk devleti için gerekli olan diğer iki koşul ise tam olarak siyasal katılımcı bir demokrasinin sağlanmış olması ve hukukun evrensel ilkelerine saygı gösterilmesidir.

Temel Haklar Güvenliği
Hukuk devletinin önemli gereklerinden biri, temel hakların güvenlik altına alınmasındır. Temel haklara, insan hakları da denilir. Anayasamız her iki kavramı da kullanır.

Koruyucu haklar
Kişileri topluma ve Devlete karşı koruyan hak ve özgürlüklere “koruyucu haklar” denir. Bunlar, Anayasada “kişinin hakları ödevleri” başlığı altında toplanmıştır. Bu bölümde, kişi dokunulmazlığı; özel hayatın korunması, konut dokunulmazlığı, yerleşme ve seyahat, düşünce ve inanç, bilim ve sanat, basın, toplantı hak ve özgürlükleri gibi, koruyucu haklar yer almıştır. Bu bölümde hakların korunması ile ilgili kurallara da yer verilmiştir: hak arama özgürlüğü, doğal yargıç önüne çıkmak hakkı gibi.

isteme hakları
Kişilerin topumdan ve devletten isteyebilecekleri haklara “isteme hakları” denir. Bu tür haklar Anayasanın “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” başlığı altında yer almıştır: Bunlar, ailenin korunması, eğitim ve öğretim hakkı, çalışma hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı gibi, haklarıdır.

Katılma hakları
Kişinin siyasal gücün kullanılmasına katılmasını sağlayan haklara “katılma hakları” denir. Bu haklara Anayasada “siyasal haklar ve ödevler” başlığı altında düzenlenmiştir. Burada, vatandaşlık, seçme ve seçilme hakkı gibi haklar yer almıştır.
Temel hakların güvence altına alınması, bir yandan temel haklar alanındaki sınırlama ve düzenlemelerin ancak “yasa” ile yapılmasını, diğer yandan da, yasa koyucunun temel hakların “özüne” dokunmamasını sağlamakla olabilir. Bunun gerçekleştirilmesinde, “sert” bir anayasa ve yasaların anayasaya uygunluğunun “yargı yolu” ile denetimi yararlı olur. 1961 Anayasası, hem sert bir anayasadır, hem de yasaların Anayasaya uygunluğunun denetimini getiren ilk Anayasadır. 1982 Anayasası da bu iki esası korumuştur.

Temel hak ve özgürlükler, ancak Anayasada açıklık olan durumlarda ve Anayasanın öngördüğü ölçüde sınırlanabilir. Anayasa 113. Maddesi ile genel bir sınırlamaya gitmiştir. Buna göre, “Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile sınırlanabilir.” Anayasa ayrıca, temel hak ve özgürlükleri düzenleyen maddelerinde de, düzenlediği hak ve özgürlüklere iliştin “özel kısıtlamalar”da getirmiştir. Anayasa genel kısıtlamaların tüm hak ve özgürlük için geçerli olduğunu belirtmiştir.

Anayasada böyle bir kuralın yer almasına karşın, genel sınırlama nedenlerinin tümünü, tüm hak ve özgürlüklere uygulama olanağı yoktur. Yine Anayasa, her türlü sınırlamanın “Anayasanın sözüne ve ruhuna” ve “demokratik toplum düzeninin gereklerine” uygun olarak yasa ile yapılabileceğini öngörmektedir. 1961 Anayasasında yer almamıştır. Bunun yerine 1982 Anayasasında, “Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz,” kuralı yer almıştır. Benzer bir kural, Türkiye’nin taraf olduğu ve iç hukukumuzun bir parçası olan, Avrupa insan Hakları Sözleşmesinde de yer almıştır.

Yasal Yönetim
Hukuk devletinin gereklerinden biri de “yasal yönetim” ilkesidir. Bu ilke gereğince, kamu yönetimini oluşturan kuruluşların, bunlara ilişkin görev ve yetkilerin yasal dayanağının bulunması gerekir. Anayasa 8. Maddesinde, yürütme görevinin Anayasa ve yasalar çerçevesinde yerine getirileceği, 123. Maddesinde de, kamu yönetiminin yasa ile düzenleneceği kuralını öngörmüştür. Anayasamıza göre, hiçbir kamu kuruluşu kendiliğinden ortay çıkamaz veya bazı kamu görevlerini yürütemez; bunlar için, yasal bir dayanak zorunludur.

Kamu kuruluşlarının, özellikle temel hak ve özellikleri ilgilendiren, kişileri sorumluluk altına sokan davranışlarda bulunabilmeleri, ancak yasaların öngördüğü durumlarda olabilir. Bunlar açıkça yasal yetki isteyen konulardır.

Düzenlenmesi yasalara bırakılan, veya yasalarla düzenlenmesi zorunlu olan konuların, ayrıntılı bir biçimde, yasalarla düzenlenmesi gerekmez. Yasalar, ancak ana kuralları belirtmekle yetinmelidir; gerisi, kamu yönetiminin düzenleme yetkisi içinde ele alınmalıdır. Aksi yönde bir uygulama, kamu yönetiminin işleyişini olumsuz yönde etkiler.

Kamu yönetimine ilişkin yetkilerin yasalara dayandırılması yeterli değildir. Yönetimin her hangi bir davranışta bulunurken, yürürlükte bulunan yasalara, gerçek anlamda uyması, yasalara “saygı” duyması da gerekir. Yasaları biçimsel olarak uygular görünmek, hukuka aykırı yönetimin bir örneğidir.

Yönetimin Yargısal Denetimi
Toplumda kişinin hak ve özgürlüklerinin yalnız kişiler arasında, birbirlerine karşı korunması yeterli değildir; kamu yönetiminin hukuka aykırı davranışlarına karşı da korunması gerekir. Anayasa, bunu sağlamak için 125. Maddesinde şu kurala yer vermiştir: “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”

Yargısal denetim ile, yönetimin işlem ve eylemlerinden haksızlığa uğrayan kişi, yetkili yargı yerine baş vurarak yönetsel işlemin bozulmasını, kendisine yapılan haksızlığın giderilmesini isteyebilir. Ülkemizde bu denetim, genel olarak idare ve vergi mahkemeleri, Bölge idare Mahkemeleri, Danıştay ve Askeri Yüksek idare Mahkemesince yapılmaktadır. Sınırlı olarak da, yönetim işlem ve eylemlerinden doğan davalara adli yargıda da bakılmaktadır.

Hemen her ülke, kendi hukuk yapısına uygun bir yargısal denetim biçimi uygulamaktadır. Bazı ülkeler, kamu yönetiminin yargısal denetimini, yönetsel yargıya, bazıları da adalet mahkemelerine ağırlık vererek düzenlemişlerdir. Kamu yönetimin yargısal denetimi yapılırken, önemli olan noktalardan biri de, yargı yerlerinin ve yargıçların bağımsızlığının sağlanmasıdır. Eğer yargıçların bağımsızlığı sağlanmamış ise, yargı yerlerinin yönetim üzerinde yapacakları denetim biçimsel olmaktan öteye gidemez.

Mahkemelerin Bağımsızlığı ve Yargıç Güvencesi
Anayasa Mahkemesinin belirttiği gibi, Mahkemelerin bağımsızlığına ve hakim güvencesine ilişkin Anayasa kuralları hukuk devleti ilkesinin vazgeçilmez öğelerindedir. (anayasa Mahkemesinin 11.12.1990 gün ve E. 89/17, K.90/33 sayılı kararı; RG. 15.6.1991-20902).

Mahkemelerin bağımsızlığı, yargıçlara sağlanan güvenceler 1961 Anayasasınca ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir. 1982 Anayasası, 1961 Anayasasının ulaşmış olduğu düzeyi koruyamamıştır.

Hemen belirtelim ki, bir yandan yargıç ve savcıların tüm özlük işleri hakkında karar vermekle görevli olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumu; diğer yandan Anayasa ile Hakimler ve Savcılar Kanununun Adalet Bakanına tanıdığı yetkiler, mahkemelerini bağımsızlığını ve yargıç güvencesini büyük ölçüde zedelemiştir.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun doğal üyesidir. Kurulun üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, iki asıl ve iki yedek üyesi de Danıştay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için, gösterecekleri üçer aday içinden, Cumhurbaşkanınca dört yıl için seçilir. Kurulda Yargıtay ve Danıştay üyeleri arasından seçilen üyelerin çoğunlukta olmasına karşın, bu üyelerin asıl görevleri de devam ettiğinden ve kurulun kendisine ait bir sekreteryası da bulunmadığından, kurul bir karar organı olmaktan çık, Adalet Bakanlığınca hazırlanan karar taslaklarını onaylayan bir organ olmaktan öteye gidememektedir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararlarına karşı yargı yolunun kapatılmış olması da yargıçların bağımsızlığını olumsuz yönde etkileyen sakıncalı bir düzenlemedir.

Yasaların Anayasal Denetimi
Yönetimin hukuka uygunluğunun sağlanması için, yargısal denetim yeterli değildir. Bunun yanında, yasama organın da anayasaya uygun hareket etmesini sağlamak gerekir. Yasama organı anayasaya aykırı yasalar çıkarabilir. Bu da, yönetimin hukuka uygun hareketini olumsuz yönde etkiler. 1961 Anayasası ile öngörülen Anayasa Mahkemesi 1982 Anayasasında da yer almıştır.
Anayasa Mahkemesi aldığı kararlarla, yasama organının Anayasaya uygun hareket etmesini sağlamakta ve hukuk devletinin yerleşmesinde etkili olmaktadır.

Erklerin Ayrımı
Hukuk devleti için, erklerin ayırımı ilkesinin uygulanması, yani yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması gerekir. On sekizinci yüzyıl sonlarından beri gelen anayasacılık akımının genel amacı, devlet yapısını ve bu yapının işlemesini belli kuralları bağlamak, devlet içindeki güçlerin bir elde toplanmasını önlemek olmuştur. Devlet içindeki güçlerin bir elde toplanmasını önlemek olmuştur. Devlet içindeki güçlerin bir elde toplanması, özellikle yargı gücü ile yürütmenin bir elde toplanması, hukuk devletinin önemli gereklerinden olan “yönetimin yasallığı” ilkesi ile “yönetimin yargısal denetimi” ilkesini, etkisiz bırakabilir.

Ülkemizde, ilk kez 1876 Anayasasında yer alan erklerin yarımı ilkesi, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında da yer almıştır. 1961 Anayasası gibi, 1982 Anayasası da, yasama yetkisini Türkiye Büyük Millet Meclisine, yürütme yetki ve görevini Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna, yargı yetkisini de bağımsız mahkemelere vermiştir. 1982 Anayasası “Başlangıç” bölümünde, açıkça “kuvvetler yarımı” deyimine yer vermiş, bunun “devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu” belirtilmiştir.

Demokratik Rejim
Bir ülkede hukuk devleti anlayışının bulunabilmesi için, yukarıda saydığımız ilkeler gerek vardır. Bu ilkelerin hukuk yönünden gerçekleştirilmesi çoğu kez tek başına yeterli değildir. Hukuk devleti anlayışının yerleşebilmesi, gelişebilmesi için, o ülkede, siyasal özgürlüğe dayanan demokratik bir rejimin de bulunması gerekir. Bir bakıma, hukuk devleti, demokratik rejimi sınırlayan ve onun düzenli bir biçimde işlemesini sağlayan bir görüştür. Seçimle işbaşına gelen Meclislerin yetkileri, sert bir anayasa ve bazı durumlarda da yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi ile sınırlandırılmıştır. Siyasal gücün, hukuk devleti anlayışı ile sınırlandırılması, “çoğunluk yönetiminin baskısını önlemek için” zorunlu bir koşul olarak görülmekte ve hukuk devleti demokratik rejimin ana ilkelerinden biri sayılmaktadır.

Osmanlı imparatorluğunda Hukuk Devleti Anlayışı
Osmanlı imparatorluğu’nda hukuk devleti yolunda bazı adımların atıldığı kuşkusuzdur. Bu doğrultuda ilk olarak Sened-i ittifak öne çıkmaktadır. Osmanlı tarihinde ilk kez bu belge ile padişahın mutlak yetkileri, kendi isteğiyle kısmen sınırlanma yoluna gidilmiştir. Ancak Sened-i ittifak’ın ne içeriği, ne yapılışı ne de amacı hukuk devleti anlayışıyla ilgilidir. Osmanlı’da önemli gelişmeler Tanzimat ile birlikte gündeme gelen Batılılaşma hareketleriyle birlikte yaşanmıştır. Bu dönemde ilan edilen fermanlarla bazı hak ve hürriyetler tanınmış ve bu dönemde yoğun bir şekilde kanunlaştırma hareketi başlamıştır.

Osmanlı’da hukuk devleti yolunda esas ve somut büyük adımlar ise Meşrutiyet döneminde atılmıştır. 1876 yılında ilan edilen Kanun-u Esasi ile birlikte sınırlı da olsa temel hak ve hürriyetler güvenceye kavuşmuştur. 1909 yılında yapılan değişikliklerle de bu hak ve hürriyetler genişleştirilmiştir. Bununla birlikte Kanun-i Esasi tanımış olduğu bu hak ve hürriyetleri müeyyideden yoksun bırakmış ve güvence sistemini sağlayamamıştır.

Tazminat Dönemi
Yeniden düzenleme çalışmaları ile, bir yandan bozulan kuruluşların yerine, batı örneğine göre yenileri kurulmaya, diğer yandan yönetimi hukuka bağlama konusunda çaba gösterilmeye başlanılmıştır. Osmanlı imparatorluğunda, padişahın yetkilerinin kısıtlanması, 1808 yılında Sultan II. Mahmut döneminde “ayan” ile “merkezi iktidar” arasında imzalanan ve “Senedi ittifak” adı verilen belge ile olmuştur. Bu senetle, “padişahın ve hükümetin iradesi üstünde” bir hukuk kuralı yaratılmaya çalışılmıştır. Bu nedenle, Senedi ittifak, “hukuk devletine doğru” atılan bir adım sayılır. Gerçekte, Senedi ittifakın, bir yandın padişahın yetkilerini kısıtlaması diğer yandan da “taşra eşrafı”nın gücünü göstermesi yönünden ilgi çekici bir belgedir.
Tanzimat düşüncesi, gerçekten bir “ıslâhatçı” olan Sultan II. Mahmut döneminde doğmuş ve yine o dönemde, Tanzimat Fermanının “kişi ve mal güvenliği” ile ilgili bölümlerinin hazırlıları yapılmış, yargıç kararı olmadan adam asama ve mallara el koyma yasaklanmıştır.

Gülhane Hattı, Tanzimat Dönemi
1839 yılında Sultan Mecit zamanında Gülhane’de ilan olunan “Gülhane Hattı Hümayunu” ile başlamıştır. Bu ferman, yönetimi hukuka bağlama çabasının önemli bir belgesidir. Padişah bu Ferman ile uyruklarına bazı vaatlerde bulunuyordu. Bunlar arasında, “emniyeti can ve mahfuziyeti ırz ve namus ve mal” gibi temel haklara saygı gösterileceği, askerlik ve vergi gibi kamusal yükümlülüklerin yasa ile belirleneceği gibi konular yer alıyordu. Hukuk açısından Gülhane Hattı, Padişahın Tek yanlı olarak yaptığı bildirimden başka bir şey değildir.

Islahat Fermanı
Hukuk devleti açısından önemli fermanlardan biri de 1856 yılında çıkartılan “Islahat Fermanı”dır. Bu Ferman esas itibariyle, Hıristiyan uyruklara yönetim ve eğitim hakları tanımak ve “eşitlik” ilkesi getirmekle dikkati çeker. Unutmamak gerekir ki, eşitlik ilkesi sırf “gayri Müslim”leri durumunu iyileştirmek amacı ile temel hakların güvenlik altına alınması çabasına, halka daha eklenmiştir.
Tanzimatla başlayan yeniden düzenleme çabaları içinde önemli olan hususlardan biri de “şer’iye mahkemeleri”nin yanında “nizamiye mahkemeleri”nin ve “Danıştay”ın kurulması olmuştur. Bilindiği gibi nizamiye mahkemeleri, bugünkü adliye mahkemelerinin esasını oluşturur. Yine aynı dönemde Danıştaya ve yönetim kurullarına “yönetsel yargı” yetkisi tanınmıştır. Böylece yönetimin yargı yolu ile denetimi konusunda ilk adım atılmış oluyordu.

Fermanı Adalet
Tanzimat döneminin son yıllarında “Fermanı adalet” adı ile anılan bir ferman çıkarılmıştır. Bu fermanda, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıç güvenliği ilkelerine yer veriliyordu. Ferman Adaletin hemen araksından Kanunu Esasinin ilân edilmiş olması mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıç güvencesine ilişkin kuralların Kanunu Esaside yer alması, Fermanın önemini yitirmesine neden olmuş ve uygulamaya konulamamıştır.
Tanzimat döneminde hukuk devleti açısından yapılanları özetlemek gerekirse, denilebilir ki, bu dönemde bazı temel hakları güvenlik altına alınması, mahkemelerin bağımsızlığı ve yönetimin yargı yolu ile denetimi konularında ilk adımlar atılmıştır.

Meşrutiyet Dönemi
Yeni Osmanlıların çabaları ile monarşinin meşruti hale getirilmesi için yapılan çalışmalar sonunda 1876 Anayasası çıkarılmıştır. Anayasanın çıkartılması daha önceki ıslahat fermanlarında olduğu gibi, yine bir “Hattı Hümayun” ile olmuştur. Bilindiği gibi I. Meşrutiyet çok kısa ömürlü olmuş ve Sultan II. Abdülhamit 13 Şubat 1878’de yazama organı olan “Meclisi Umumi”yi süresiz olarak kapatmıştır. Bu durum, Kanunu Esasinin 1908 yılında bir fermanla yeniden yürürlüğe konması ve Meclisi Mebusa’nın toplantıya çağrılmasına kadar sürmüştür.

Gerek I. Meşrutiyet, gerekse II. Meşrutiyet dönemlerinde, hukuk devleti açısından önemli adımlar atılmıştır. Bunlar şöyle sıralanabilir:
Sert bir anayasa çıkarılmıştır.
Temel haklar anayasa güvenliğine kavuşturulmuştur.
Kuvvetler ayrımı uygulanmaya başlamıştır.
Mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi benimsenmiştir.

Meşrutiyet döneminde, hukuk devleti ile ilgili bir çok ilkelerin uygulanmasına başlanmış olması, hukuk devletinin gerçekleştirildiği anlamına alınmamalıdır. Yukarıda saydığımız ilkeler başlangıç durumunda ve noksan bir biçimde uygulanabilmiştir. Hemen belirtelim ki, hukuk devleti anlayışının önemli ilkelerinden biri olan yönetimin yargı yolu ile denetimi ilkesi, bu dönemde gerçekleştirilememiştir. Bilindiği gibi Kanunu Esasinin 85 inci maddesi ile “eşhas ile hükümet beynindeki davalar dahi mehakimi umumiye ye aittir” Kuralı konmuş ve Danıştay’ın yönetsel yargı ile ilgili görevleri de böylece sona ermiştir. Buna karşılık, adliye mahkemeleri de yönetim üzerinde yeterli bir yargı denetimi sağlayamamışlardır.

1961 Anayasası ile hukuk devletini geliştirmek için gereken bütün koşullar yerine getirilmeye, 1924 anayasanın aksayan yönleri giderilmeye çalışılmıştır.

Cumhuriyet Dönemi Hukuk Devleti Anlayışı
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası olan 1924 Anayasası’nda hukuk devleti terimine rastlanmamakla birlikte, hukuk devletinin içeriğiyle ilgili bazı kural ve kurumlar güvenceye kavuşmuştur. Bu dönemde tam olarak hukuk devleti anlayışı gerçekleşmemiş olsa da, hukuk devleti kavram ve kurumu tartışılmaya ve olgunlaşmaya başlamıştır.

1961 Anayasası ile birlikte Türkiye’de ilk kez hukuk devleti terimi Anayasada yer almakta ve hatta Anayasanın temel amacının, hukuk devletini kurmak olduğu hükme bağlanmaktadır. Aynı şeklide Cumhuriyetin niteliklerinden biri de hukuk devleti olarak belirtilmektedir.

Genel olarak 1961 Anayasası hukuk devletinin gereklerini güvence altına almış, kuvvetli bir temel hak ve özgürlükler rejimi getirmiştir. Anayasanın devlet ve birey açısından tercihe ise ikincisinin yani bireyin korunması yolundadır. 1961 Anayasası bu denli güçlü bir hukuk devleti anlayışı getirmekle birlikte 1971 ve 1973 yılında yapılan değişikliklerle bu durum tersine dönmüştür. Temel hak ve hürriyetler kısılmış ve bunların güvenceleri de kısıtlanmıştır.

1982 Anayasası’nda da hukuk devleti Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak sayılmaktadır. Ancak, Anayasanın öngördüğü güçlü devlet ve etkili bir yürütme çerçevesinde hukuk devleti anlayışı ihmal edilmiştir. 1982 Anayasası getirdiği özgürlükler rejimi ile de 1961 Anayasası’nın gerisindedir. Yine birey ve devlet tercihinde, Anayasa ikincisini tercih etmiş ve birey karşısında devleti ve otoriteyi güçlendirme yolunu seçmiştir.

Anayasanın 2. Maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında “insan haklarına saygılı bir devlet” hükmü yer almakta ise de ilk haliyle 1982 Anayasası bu hükme aykırı düzenlemeleri de kendi içinde barındırmaktaydı. Temel hak ve hürriyetlerden hem bir hak ve aynı zamanda hem de bir ödev olarak bahsedilmesi de bu tespiti doğrular. Gerçekten de temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması konusunda özellikle bunların sınırlanması ve kullanımlarının durdurulması konularında Anayasa ile getirilen kural ve ilkeler özgürlükçü bir Anayasa anlayışına aykırıdır.

Bununla birlikte Anayasada 1995 yılında yapılan değişiklikle temel hak özgürlüklerin alanı genişletilmiş, 2001 yılında yapılan son değişiklikle de hukuk devletine uygun düzenlemeler getirilmiştir. Özellikle 13. Maddede geçen genel sınırlama nedenlerinin metinden çıkarılmasıyla temel hak ve özgürlüklerin güvence sistemi daha güçlenmiştir. Yine temel hak ve özgürlüklerin sınırlama sınırları olarak hem demokratik toplum düzeninin gerekleri, hem öze dokunma yasağı hem de ölçülülük ilkesinin aynı anda getirilmesiyle bu güvence somutlaştırılmıştır.

1982 Anayasası’nın ilk halinde temel hak ve özgürlükler alanında öngördüğü sistem yapılan değişikliklerle demokratikleştirilmiş olsa da yine de temel hak ve özgürlükler alanında evrensel standartların yakalandığı ve hak ve özgürlüklerin tam olarak tanınıp güvence altına alındığı söylenemez.

Anayasada yasal yönetim ilkesi muhafaza edilmiştir. Ancak, olağanüstü durumlarda yönetimin yasal yönetim ilkesinden uzaklaşmasının yolunun açılması hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmamaktadır. Çünkü temel hak ve özgürlüklerin en fazla ihlal edilmesi bu olağanüstü durumlarda da hukuki güvenliğin sağlanmasının gerektirir.

1982 Anayasasında hukuk devleti anlayışı ile aykırılık en somut olarak “yönetimin yargısal denetimi” konusunda görülmektedir. Anayasada “idarenin her türlü eylem ve işlemlere karşı yargı yolu açıktır” hükmü yer almakla birlikte bire bir Anayasanın kendisi bu hükme aykırı düzenlemeler getirmiştir. Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işlemlerin ne esas ne de şekil bakımından denetime tabi olmaması, Yüksek Askeri Şura kararlarının yargı denetiminin olmaması, Devlet memurlarına verilen uyarma ve kınama cezalarının yargı denetime dışında bırakılması, Anayasanın Yüksek Mahkeme olarak nitelediği halde Sayıştay kararlarının idari yargı dışında tutulması, Yüksek seçim Kurulu kararlarına karşı başka mercilere başvurulamaması ve sıkıyönetim, savaş ve seferberlik halinde sıkı yönetim komutanlarının tasarruflarının yargı denetimi dışında tutulması hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz.

Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Yargısal denetimi konusunda da 1982 Anayasası temkinli bir yaklaşım sergilemektedir. Hukuk devleti anlayışı açısından büyük önem arz eden bu konuda da 1982 Anayasası 1961 Anayasası’na oranla daha dar bir bakış açısı getirmiştir. Gerek Anayasa Mahkemesi’nin harekete geçirilmesi açısından gerekse de yapılan denetim içeriğine getirilen kısıtlamalarla 1982 Anayasası, 1961 Anayasası döneminde Anayasa Mahkemesi’ne olan tepkiyi yansıtmaktadır. 2001 yılına kadar Geçici 15. Maddenin son fıkrasında yer alan; Milli Güvenlik Konseyi dönemindeki tüm yasal işlemlerin denetim dışında bırakılması hükmüyle de 1982 Anayasası bu konuda getirdiği kısıtlayıcı anlayışı gözler önüne sermektedir.

Anayasa kuvvetler ayrılığından “medeni işbölümü ve işbirliği”nin anlaşılması gerektiğini vurgulasa da yürütmeyi yüceltmiş, yasamayı ve yargıyı yürütmenin etkisi altında bırakmıştır. Gerçekten de gerek Cumhurbaşkanının yetkilerine bakıldığında bu açıkça görülmekte, klasik parlamenter rejimin standartlarının aksine Cumhurbaşkanı olağanüstü yetkilerle donatılmıştır. Klasik olarak kuvvetler ayrılığı anlayışını yansıtan Anayasa, bu kuvvetlerinin aralarındaki ilişkileri değiştirmiştir. Yürütmenin bu denli yetkilerinin genişliği yargı alanında da olumsuzluklara neden olmuş, hukuk devletinin gereklerinden olan yargı bağımsızlığı da zedelenmiştir.

1982 Anayasası’na genel olarak bakıldığında yargı bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi alanında hukuk devleti düzeninin gerçekleşmesi için gerekli olan kural ve ilkelerin düzenlenmiş olduğu görülür. Ancak yargının örgütlenmesi, yetki ve görevleri, işleyişi ve kararlarının uygulanması ile hakimler ve savcılar hakkında öngörülen kural ve usullerin “hukuk devleti analayışı”ndan oldukça uzak olduğu anlaşılır.

Özellikle Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısal statüsünün yargı bağımsızlığını zedelediği çok açıktır.
1982 Anayasası’nın getirdiği demokrasi anlayışı da oldukça kısıtlıdır. Siyasal katılım alanında getirilen yasaklamalar ve kısıtlamalar yapılan değişikliklerle demokratikleştirilmeye çalışılsa da, Anayasanın genel olarak katılımcılığa kuşkuyla yaklaştığı çok açıktır.
Hukuk devleti açısından önemli gelişmeler Cumhuriyet döneminde olmuştur. Cumhuriyet dönemi kendi içinde üçe ayrılabilir. Bunlar, 1924 Anayasası dönemi, 1961 Anayasası dönemi ve 1982 Anayasası dönemidir.

1924 Anayasası Dönemi, Hukuk Devleti yönünden 1924 Anayasası ile sağlananlar aşağıdaki biçimde sıralanabilir
Devletin temel niteliği Cumhuriyet olmuştur. Cumhuriyetin temel organları seçimle işbaşına gelmiştir.
Temel hak ve özgürlükler Anayasa güvenliği altına alınmıştır.
Yasaların anayasaya aykırı olamayacağı ilkesi benimsenmiştir.
Yasama gücü yalnız Meclis tarafından kullanılmış ve olağanüstü
durumlarda hükümetin yasa etkinliklerinde bulunması önlenmiştir. Yürütme yetkisi Meclise ait olmakla beraber, bu yetki Cumhurbaşkanı ve hükümet eliyle kullanılmıştır. Meclisin “üstünlüğü” anlayışı egemendir. Meclis, egemenliği kullanan tek organdır.
Yargı yetkisi; ulus adına bağımsız mahkemeler eliyle kullanılmıştır.
Yönetimin yargı yoluyla denetimi ve yönetsel yargı sistemi
benimsenmiştir.
Çok partili demokratik rejime geçilmiştir

1924 Anayasası döneminde, hukuk devleti açısından aksayan hususlar da
şöyle sıralanabilir.
Yargıçlara yeterli bağımsızlık sağlanamamıştır
Anayasaya aykırı yasaların çıkarılması önlenememiştir
Tamel hak ve özgürlüklerin Anayasa güvencesine kavuşturulması
yeterli olmamıştır. Bunların güvence altına alınması için daha başka hukuksal önlemlere gereksinme duyulmuştur.

1961 Anayasası Dönemi Milli Birlik dönemi geçici ve olağan üstü bir dönem olduğu için ayrıca üzerinde durulmayacaktır. Bu dönemde çıkartılanYalnız şu kadarını belirtmekle yetinelim ki, yönetimin hukuka bağlılığı yönünden gerekli hukuk ortamı, 1961 Anayasası tarafından, en ileri bir biçimde hazırlanmıştır.

1982 Anayasası Dönemi, Milli Güvenlik Konseyi dönemi, Milli Birlik Dönemi gibi, geçici ve olağanüstü, bir dönem olmuştur. Bu dönemde çıkartılan 1982 Anayasası, ilke olarak, 1961 Anayasasında olduğu gibi hukuk devleti açısından dikkati çeken nokta, Cumhurbaşkanın tek başına aldığı kararlara, Yüksek Askeri Şûra kararlarına, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yolunun kapatılmış olması, olağanüstü yönetim ve yasa gücünde kararname çıkarma yöntemlerinin uygulama alanlarının ve Yönetime tanınan yetkilerin genişletilmesidir. Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasaları ile hukuk devleti açısından getirilen ilkelere hukuk devleti anlayışı açıklanırken değinilmiştir.

Ülkrmizde Hukuk Devletinin Gelişimi
Tanzimat’tan önceki dönem. Bilindiği gibi Tanzimat’tan önceki dönemde Osmanlı devleti “mutlak” bir hükümdarlıktı. Devletin yasama, yürütme ve yargı gibi temel güçleri padişahın kişiliğinde toplanmakta. Osmanlı Devletinin teokratik yapısı, hükümdarın yetkilerini “ruhani” alana da taşırmakta idi. Devletin tüm güçlerini kişiliğinde toplayan padişahın yetkileri, bir yandan “şerhi hukuk”, diğer yandan padişahların çıkardıkları yasalarla, geleneklerden oluşan “örfü hukuk” kuralları ile kısıtlanmıştır. Bu kısıtlamaların hem sınırlı olması, hem de padişahların bu kısıtlamalara zaman zaman uymaları, kişilerin hukuk güvenliğini sarsıyordu. Özellikle XVIII. Yüzyılda yönetimin bozulması, hukuka aykırı uygulamaların çoğalması, yönetime olan güvensizliği artırmıştır.

1961 VE 1982 ANAYASALARININ YAPIMI SÜREÇLERiNiN KARŞILAŞTIRILMASI
1982 Anayasasının hazırlanması süreci 1961 Anayasasınınki ile karşılaştırıldığında, aralarında başlıca şu benzerlik ve farklar göze çarpmaktadır.

Benzerlikler
Her iki Anayasa, askeri müdahaleler sonucu oluşmuştur.
Her iki anayasa, bir kanadı askeri harekâtın liderliğini yapan kuruldan (Milli Birlik Komitesi ve Milli Güvenlik Konseyi) diğer kanadı ise sivillerden (Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisi) oluşan Kurucu Meclisler tarafından hazırlanmıştır.
Her iki durumda da Kurucu Meclis, daha doğrusu bu Meclisin sivil kanadı seçimle oluşmamıştır.
Her iki durumda da Kurucu Meclisçe hazırlanan Anayasa, halk oyuna sunulmak suretiyle kesinleşmiştir.
Her iki durumda da sivil kanadın, Bakanlar Kurulunun kurulması ve düşürülmesine ilişkin yetkileri yoktur.

Farklar
Gerek Temsilciler Meclisi gerek Danışma Meclisi genel seçim sonucunda oluşmamakla beraber, 1961 Temsilciler Meclisinin daha temsili nitelik taşıdığı görülmektedir. Bu Meclisin üyelerinin aşağı yukarı üçte biri dolaylı denilebilecek bir seçimle üyelik sıfatını kazanmış, önemli bir bölümü de kooptasyon, yani çeşitli meslek kuruluşlarının kendi temsilcilerini belirlemesi yoluyla oluşmuştur. Buna karşılık Danışma Meclisi üyelerinin tümü Milli Güvenlik Konseyi tarafından atanmıştır.
Temsilciler Meclisinde, kapatılan D.P. dışında, günün diğer iki partisi olan C.H.P ve C.K.M.P. gerek doğrudan doğruya kendilerine ayrılan kontenjanlar, gerek iller ve meslek kuruluşları temsilcileri arasındaki parti üyeleri kanalıyla, Anayasanın hazırlanmasında büyük ölçüde etkili oldukları halde, Danışma Meclisi tümüyle partisiz bir meclistir. Daha önce belirtildiği gibi, Danışma Meclisi üyesi olabilmenin şartları arasında, “11 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasi partinin üyesi olmamak” şartı sayılmıştır.
Bu iki fark, Danışma Meclisinin Temsilciler Meclisine oranla, sosyal kompozisyon bakımından çok daha fazla bürokrasi ağırlıklı bir kuruluş olması sonucu doğurmuştur.
Temsilciler Meclisi Milli Birlik Komitesi karşısındaki durumuna oranla daha geniş yetkili bir kuruluştur. 1961 sisteminde Temsilciler Meclisi de Milli Birlik Komitesi tarafından aynen kabul edilmediği, Temsilciler Meclisi de Milli Birlik Komitesince yapılan değişiklikleri benimsemediği takdirde, iki meclisin üyelerinden oluşan bir Karama Komisyon metninin Kurucu Meclis birleşik toplantısında oylanması öngörülmüştü. Bu durum, sayıca daha kalabalık olan Temsilciler Meclisine bir üstünlük sağlıyordu. 1981-83 sisteminde ise Milli Güvenlik Konseyi, Danışma Meclisince kabul edilen metinde dilediği değişikliği yapma veya bunu tümüyle reddetme yetisini kendisinde saklı tutmuştur. Milli Güvenlik konseyince değiştirilerek kabul edilen metinin tekrar Danışma Meclisine gönderilmesi gibi bir yöntem öngörülmemiştir. Bu anlamda Anayasanın yapımında nihai söz, Milli Güvenlik Konseyindedir. Danışma Meclisi, adının da doğru olarak ifade ettiği gibi, nihayet bir danışma veya “ön çalışma” organıdır.
1961 sisteminde, halkoyuna sunulan Anayasa tasarısının kabul edilmemesi halinde ne yapılacağı açıkça belirtilmiştir. Bu durumda, yeni seçim kanununa göre yapılacak genel seçimle yeni bir Temsilciler Meclisi kurulacak ve bu Meclis, Anayasa çalışmalarına yeniden başlayacaktır. 1981-83 sisteminde ise, Anayasa tasarısının halk oylamasıyla reddi durumunda ne yapılacağı konusunda bir açıklık yoktur. Bu durum, tasarı reddedildiği takdirde askeri idarenin belirsiz bir süre daha devam edebileceği düşüncesini akla getirebilecek niteliktedir.
1961 halkoylamasında siyasal partiler kamu oyu oluşturmakta aktif bir rol oynadıkları, hatta Anayasanın kabulüne karşı olan görüşler nisbi bir rahatlık içinde ifade edilebildiği halde, 1982 halkoylamasına ilişkin 70 sayıla Milli Güvenlik Konseyi kararında, Anayasa üzerindeki görüş ve önerilerin açıklanmasında “münhasıran Anayasa taslağının geliştirilmesi maksadı içinde” kalınacağı, “Anayasanın halkoylamasında, halkın vereceği reyin nasıl olması gerekeceği hususunda etki yapacak herhangi bir telkinde” bulunulamayacağı belirtilmiştir. Benzer şekilde, 71 sayılı Milli Güvenlik Konseyi kararında da “Anayasanın geçici maddeleri ile Devlet Başkanının radyo-televizyon9da ve yurt gezilerinde yapacakları Anayasayı tanıtma konuşmaları hiçbir suretle eleştirilemez ve bunlara karşı yazılı veya sözlü herhangi bir beyanda bulunulamaz” Denilmek suretiyle, halkoylaması öncesinde Anayasa üzerindeki tartışmalar sınırlandırılmıştır. Zaten 12 Eylül 1980 tarihine kadar kurulmuş olan bütün siyasal partiler, Milli Güvenlik Konseyinin 16 Ekim 1981 tarihli kanunuyla feshedilmiş olduğundan, 1982 Anayasa Halkoylamasında siyasal partilerin kamu oyu oluşturulmasına bir katkıları da söz konusu olmamıştır.
1961 halkoylamasının aksine, 1982 halkoylamasında Anayasanın kabulü, Cumhurbaşkanının seçimiyle birleştirilmiştir. Anayasanın geçici birinci maddesine göre, “Anayasanın, halkoylaması sonucu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olarak kabul edildiğinin usulünce ilanı ile birlikte halkoylaması tarihindeki Milli Güvenlik Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı, Cumhurbaşkanı sıfatını kazanarak, yedi yıllık bir dönem için, Anayasa ile Cumhurbaşkanına tanınan görevleri yerine getiriri ve yetkileri kullanır. 18 Eylül 1980 tarihinde Devlet Başkanı olarak içtiği and yürürlükte kalır. Yedi yıllık sürecin sonunda Cumhurbaşkanlığı seçimi Anayasada öngörülen hükümlere göre yapılır. Cumhurbaşkanı, ilk genel seçimler sonucu Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanıp, Başkanlık Divan oluşuncaya kadar, 12 Aralık 1980 gün ve 2356 sayılı Kanunla teşekkül etmiş olan Milli Güvenlik Konseyinin Başkanlığını da yürütür.”

Böylece, Kurucu Meclis hakkında kanun uyarınca ilkin Danışma Meclisi sonra da Milli Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Anayasa Tasarısı, 7 Kasım 1982 günü halkoyuna sunulmuş ve %8.63 oranında “hayır” oyuna karşılık, %91.37 oranında “evet” oyuyla kabul edilmiştir.

Anayasanın yürürlüğe girmesine ilişkin 177’nci madde gereğince, 6 Kasım 1983 tarihinde milletvekili genel seçimlerinin yapılmasını takiben Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının 6 Aralık 1983’te oluşması, yani yeni seçilen Meclisin göreve başlamasıyla, Milli Güvenlik Konseyinin ve Danışma Meclisinin hukuki varlıkları sona ermiş ve Türk siyasal hayatında yeni bir demokratik dönem başlamıştır.

Sosyal Hukuk Devleti
1961 Anayasası gibi 1982 Anayasası da, ikinci maddesinde Cumhuriyetimizi yalnız bir hukuk devleti olarak nitelendirilmiştir. Bir çok tartışmalara yol açan. “Sosyal bir hukuk devleti” olarak nitelendirilmiştir. Bir çok tartışmalara yol açan, “sosyal devlet” yahut “sosyal hukuk devleti” kavramı çok yönlü siyasal bir kavramdır. Bu kavramdan genel olarak kişilerin sosyal durumlarını iyileştirmeyi, onlara insanca bir yaşayış düzeyi sağlamayı, onları sosyal güvenliğe kavuşturmayı kendisi için ödev bilen devlet anlaşılır.

Anayasa Mahkemesinin bir kararında belirtildiğine göre, “Sosyal hukuk devleti insan hak ve hürriyetlerine saygı gösteren, ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişi ile toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan çalışanların insanca yaşamasını ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadi ve mali tedbirler olarak, çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve milli gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirleri alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu, devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı, kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlettir.

SONUÇ
Hukuk devletinin gerçekleşmesi için gerekli olan hukukun genel ve evrensel ilkelere saygı konusunda ise Türk Anayasa Mahkemesi geniş ve çağdaş bir bakış açısına sahiptir. Tüm dünyada kabul görün hukuk ilkelerini ölçü norm olarak uygulayan Anayasa Mahkemesi, bunları Anayasa statüsünde ve hatta Anayasanın üstün saymakta ve uluslar arası standartlara uygun bir bakış açısını sergilemektedir.
Tüm bu açıklamalar çerçevesinde Türkiye’de hukuk devleti anlayışının tam olarak yerleşmemiş olduğu söylenebilir. Sivil ve liberal bir toplum öngörüsünden oldukça uzak olan Anayasa, bütün düzenlemelerinde Devleti koruma güdüsüyle hareket etmiş, temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve kullanılması konusunda hep kuşkucu davranmıştır. Anayasa, hukuk devleti anlayışı doğrultusunda getirdiği düzenlemelere koşut olarak bizzat kendi içinde bu anlayışa aykırı düzenlemelere yer vermiştir. 1995 ve 2001 yılında yapılan değişikliklerle demokratik bir bakış açısı sağlansa bile bu yeterli olmamakta, Anayasa, uluslar arası standartlara uygun bir özgürlükler rejimi ve tam olarak bir hukuk güvenliği sağlayamamaktadır.

Bütün bu açıklamalar çerçevesinde Türkiye’de hukuk devletini tam ve etkin olarak gerçekleştirebilmek için;
Herşeyden önce Anayasadaki özgürlükler rejimi ve bunların güvence mekanizmaları genişletilmelidir.

Anayasanın denetim dışı bıraktığı idari işlemlere karşı yargı yolu açılmalı, ilgili maddeler bu yönde değiştirilmelidir: Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler (m. 105/2, 125/2), Yüksek Askeri Şura (m. 125/2), Hakimler ve Savcılar Kurulu (m. 159/4), Sayıştay kararları (m. 160/1) ile, uyarma ve konama cezaları (m.129/3).

Olağanüstü yönetim usulleri altında idari yargı yetkisini sınırlayan Anayasanın 125. Maddesinin 6. Hükmü kaldırılmalıdır. Aynı şekilde olağanüstü dönemlerde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelere karşı yargı yolu açılmalıdır.
Yargı bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesi açısından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üyelerinin seçimi, yargı organlarına bırakılmalı, Kurul kendi başkanını kendi seçmeli, Bakanlık Müsteşarının doğal üyeliğine son verilmeli ve Kurulun kararları yargı denetimine açılmalıdır. Adalet Bakanının yargıç ve savcıları geçici görevle görevlendirmesine imkan veren Anayasanın ilgili hükmü (m. 159/7) yürürlükten kaldırılmalıdır. Yine askeri yargıda sivillerin yargılanmasına son verilmelidir. Bununla birlikte yargının hızlı işleyişine yönelik tedbirler alınmalıdır.

Anayasanın öngördüğü demokratik rejim içerik olarak geliştirilmeli, siyasal katılımcı demokratik rejimi geçerli ve işler hale getirmeyi engelleyen düzenlemeler kaldırılmalıdır.
Bütün bunların yanı sıra son olarak: Türkiye’nin imzalamış olduğu uluslar arası sözleşmelerde geçen temel hak ve özgürlükler tanınmalı, evrensel düzeydeki hukukun standartlarına yönelik olarak, uyum yasaları çıkartılmalıdır.

Hukuk, toplumda düzeni sağlamak, kargaşayı önlemek için konulan kurallar topluluğudur. Genel olarak yaptığım araştırmada Hukuk Devleti, devlet ile birey arasındaki dengeyi sağlar. Yani idareye karşı vatandaşı korumakla görevlidir.

Hukuk devletini polis devletinden ayırıcı kuralı koyanların da bu kurallara bağlı olmalarıdır. Keyfi idare ve keyfi yönetim yoktur. Yönetenler eylemlerini, hukuka aykırı davranıp davranmadığını, idarenin her türlü işlemi, eylemi hukuka uygunluğu denetlenir. Denetlemeyi bağımsız mahkemeler yapar. Hukuk devletinde, devlet yalnız kural koyan varlık değil, aynı zamanda bu kurallara uyan varlıktır. Hukuk devleti kavramı, ülkemizde önce öğretide, sonra da yargı kararlarında, 1961 ve 1982 Anayasalarında da yer almıştır. Her iki Anayasada da Türkiye Cumhuriyetinin “sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça belirtilmiştir.

Hukuk devleti, tarihsel süreç içinde polis devleti anlayışından sonra çıkmıştır. Avrupa da polis devleti anlayışından önce “mülk devleti” anlayışı hakimdi. Mülk devleti anlayışı, Ortaçağın derebeylik sistemine dayanır. Hükümdarların güçlenmeleriyle derebeylikler ortadan kalkmıştır. Böylece salt hükümdarlık döneminin başlamasıyla, Mülk Devleti anlayışı, yerini Polis Devleti anlayışına bırakmıştır. Polis Devletinin özelliği, yönetimin hukuk kurallarına bağlı olmaması, güç ve yetkilerinin taktire dayanması, yargısal denetimin uygulanmamasıdır. Yönetim içinde bir düzen, yöneticilerin uyması gereken kurallar vardır. Bu kurallar yöneticileri, yönetilenlere karşı bağlamaz. Bu durum sınırsız güçlerle donatılmış devlet gücünün “keyfiliğe” kaymasına neden olmuştur.
Hukuk devletinin gerekleri olmak zorundadır. Bunlar, temel hak ve özgürlüklerin anayasa ile güvence altına alınması, yasal idare, mahkemenin bağımsızlığı, yargıçların güvencesi, erklerin ayrımı, idarenin yargı denetimine tabi olması, idarenin mali sorumluluğu, yasaların anayasaya uygun olması.

Ülkemizde hukuk devletinin gelişimi Tanzimat’tan önceki dönem, Tanzimat dönemi, Meşrutiyet dönemi ve Cumhuriyet dönemi olarak bir süreklilik arz etmiştir. Tanzimat dönemini başlatan “Gülhane Hattı Hümayunu”, “Islahat Fermanı” ve “Fermanı Adalet” hukuk devleti açısından önemli belgelerdir. Tanzimat döneminde bazı temel hakların güvenlik altına alınması, mahkemelerin bağımsızlığı ve yönetimin yargı yoluyla denetimi konusunda ilk adımlar atılmıştır. Hukuk devleti açısından önemli gelişmeler Cumhuriyet döneminde olmuştur.
Cumhuriyet dönemi kendi içinde yazarlarımızca üçe ayrılmıştır. 1924 Anayasası dönemi, 1961 anayasası dönemi ve 1982 anayasası dönemidir. Bu çalışmamda 1961 Anayasasında bulunup ta 1982 anayasasında hukuk devleti ile ilgili hükümlere değindim. Örnek olarak yasama yorumu kaldırılmıştır. 1961 Anayasasına göre 1982 Anayasasında temel hak ve özgürlüklerin genel, durum ve şartlarının sınırlandırılmasının alanları biraz daha daraltılmıştır.

sohbet film indir film indir mp3 indir forum sitesi video izle sohbet