‘Arkeoloji’ Kategorisi için Arşiv

Arkeolojinin Tanımı

Perşembe, 01 Ekim 2009

yararlibilgiler.net

Arkeolojinin Tanımı

kelime Anlamı
Arkhaio: eski (yunanca)
logos: bilim (yunanca)

Arkeloji kelimesi bu iki kelimenin birleşiminden oluşmuştur. Yani kelime manası ile eskinin bilimidir. Arkeolog terimi M.S.’nin ilk yüzyıllarına kadar Yunanistan’da sahnede dramatik mimiklerle eski efsanleri canlandıran Aktörler için kullanılıyordu. Bugünkü anlamını ise 17. yüzyılda yaşamış bir doktor ve Lyons antikaları uzamanı olan Jacques Spon tarafından kazandırılmıştır.

Arkeoloji neleri araştırır

Perşembe, 01 Ekim 2009

yararlibilgiler.net

Arkeoloji neleri araştırır

Eski dönemlere ilişkin günümüze ulaşmış pek çok yazılı belge vardır. Ama bu yazılı belgelerin çoğu vergilere,yasaşara din kurallarına, krallara ve yöneticilere ilişkin bilgiler içerir. Bu belgeleri inceleyerek o dönemin insanlarının nasıl yaşadıkları bilgisine ulaşamayız. Oysa arkeolojik kazılarla ev kalıntılarını, krallık saraylarını, mezarları ve tapınakları ortaya çıkararak, sıradan insanlardan soylulara değin bütün insanların nasıl yaşadıklarını öğrenebiliriz.

Arkeoloji nedir neleri araştırır

Çarşamba, 23 Eylül 2009

yararlibilgiler.net

Arkeoloji nedir neleri araştırır

Eski dönemlere ilişkin günümüze ulaşmış pek çok yazılı belge vardır. Ama bu yazılı belgelerin çoğu vergilere,yasaşara din kurallarına, krallara ve yöneticilere ilişkin bilgiler içerir. Bu belgeleri inceleyerek o dönemin insanlarının nasıl yaşadıkları bilgisine ulaşamayız. Oysa arkeolojik kazılarla ev kalıntılarını, krallık saraylarını, mezarları ve tapınakları ortaya çıkararak, sıradan insanlardan soylulara değin bütün insanların nasıl yaşadıklarını öğrenebiliriz.

Meksika’daki ve Mısır’daki piramitleri Atina’daki Akropol gibi ilginç yapıları, insanlar yüzyıllarca hayranlık ve ilgiyle izlediler. Daha meraklı olan bazı kişilerin bu tür yapıları izlemekle yetinmeyip, onları yakından incelemeye başlamalarıyla arkeoloji doğdu. Bu meraklı kişiler dolayısıyla ilk arkeologlar oldular.

Arkeolojide Alan Araştırması

Pazartesi, 31 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Arkeolojide Alan Araştırması

Havadan çekilen fotoğraflar arkeologların çalışmalarına büyük katkı sağlamaktadır. Bu fotoğraflar, araştırılacak alanı yere serilmiş bir harita gibi gösterir. Örneğin, birbirine bağlı kısa, düzenli yollar ya da setler Roma dönemini işaret eder.

Güneş ışınlarının eğik olduğu saatlerde çekilmiş fotoğraflarda görülen hafif tümsekler ve çukurlar ise buralarda eski yerleşmelerin izlerini gösterir. Bunlar hisar, hendek ve yapı kalıntıları olabilir. Yılın belli zamanlarında çimenlerin ya da ekinlerin renginde ve boyunda gözlenen bazı değişiklikler de arkeologlara önemli ipuçları verir.

Günümüzde Arkeoloji

Pazartesi, 31 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Günümüzde Arkeoloji

Eskiden zengin hazineler, saraylar ve tapınaklar bulma umuduyla kazı yapılırdı. Sıradan insanların yaşadıkları yerler definecileri ilgilendirmiyordu. Oysa arkeologlar geçmişi iyi anlayabilmenin yolunun, bulunabilen her şeyi incelemekten geçtiğini bilirler.

Arkeologlar buluntuları incelerken, o topluluğun ekonomisini, değişik işleri ve görevleri olan insanlar arasındaki ilişkileri ve dinsel inanışlarını da araştırıyorlar. Yetiştirdikleri bitkilere ve hayvanlara bakarak insanların çevrelerini nasıl değiştirdiklerini, kendilerinin de çevreden nasıl etkilendiğini anlamaya çalışıyorlar.

Ortadoğudaki Arkeolojik Buluntular

Pazartesi, 31 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Ortadoğudaki Arkeolojik Buluntular

Arkeolojinin en zengin kaynakları Ortadoğu’da bulunmaktadır. Bundan dolayı bu bölge pek çok arkeologun çalışma alanı olmuştur. ingiliz arkeolog ve Eski Mısır uzmanı Sir Flinders Petrie, 1880’den sonra Mısır’da yaptığı kazılarda değişik katmanlarında bulduğu çanak çömlek türlerinin ne kadar eskiye dayandığını saptadı.

Mısır’da 1922′de Firavun Tutankamon’un mezarının ortaya çıkarılması büyük bir heyecan yarattı. Mezarda, firavunun mumyasının bulunduğu işlemeli altın bir tabut ile paha biçilmez değerde ve güzellikte takılar bulundu. Firavun mezarları, içindeki zenginliklerinden dolayı daha ilkçağlarda soyulduğu için, arkeologların el değmemiş olarak buldukları mezar sayısı çok azdır.

ilk Arkeolojik Buluntular

Pazartesi, 31 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

ilk Arkeolojik Buluntular

Bir bilim dalı olarak arkeolojinin geçmişi çok eski değildir. Büyük çaplı ilk kazılar 18. yüzyılda, M.S. 79′da patlayan Vezüv Yanardağı’nın püskürttüğü lavların ve küllerin altında kalan eski Pompei ve Herkulaneum kentlerinde yapıldı. Bu kentlerin ortaya çıkarılması, eski Roma kentleri konusunda yeni bilgilere ulaşılmasını da sağladı.

Aynı yüzyılda ingiliz arkeolog John Frere taştan yapılmış aletler ile soyu tükenmiş bazı hayvanların kemiklerini bir arada buldu. Frere, bu aletleri yapmış olan insanlar ile soyu tükenmiş hayvanların aynı dönemde yaşadıklarını gösterdi. Ama hiç kimse, dünya da on binlerce yıl önce yaşamış insanların olabileceğine inanmak istemedi. Daha sonra bu bilgi bilim adamlarınca da doğrulandı. Eski Mısır yazısı olan hiyeroglifin 1822′de arkeologlar ve yazı uzmanları tarafından çözülmesi, arkeoloji için bir dönüm noktası oldu.

Pleistosen Arkeolojisi Nedir

Pazartesi, 31 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Pleistosen Arkeolojisi Nedir

Pleistosen, yaklaşık 2.5 milyon yıl önce başlayan ve yine yaklaşın 10-14 bin yıl önce bugün içinde bulunduğumuz ve Holosen olarak adlandırdığımız dönemin başlamasıyla biten buzul çağları dönemidir. Bu dönemde insan evrimsel gelişmesinde belki de en büyük değişimlerden birisi olan taş aletler yapmaya başlamıştır. Bu döneme ait arkeolojik buluntuları Paleolitik Çağ arkeolojisi, yani Pleistosen arkeolojisi inceler. Paleolitik bu dönemin kültürel adıyken, Pleistosen, aynı dönemi ifade etmek için jeolojik bir adlandırmadır.

Türkiye’ye Paleolitik Çağ’ın en eski dönemlerinden beri yoğun olarak yerleşilmiştir. Ama buna karşın Türkiye’de Pleistosen arkeolojisi, daha geç dönemlerin görkemli buluntularının yanında daha “sönük” buluntular vermesi dolayısıyla, ikinci planda kalmıştır. Türk arkeologlarının Paleolitik Çağ’a ilgi duymamasına karşın, yine de, tüm arkeoloji alanlarında olduğu gibi, Pleistosen arkeolojisinde de son 20-25 yılda önemli değişimler oldu. Ancak yine de kuruldukları günden bugüne kadar istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde (DTCF) Pleistosen arkeolojisi uzmanı sayısı toplam olarak onu geçmedi.

Buna karşın son 35-40 yıl içinde Pleistosen arkeolojisi hakkındaki bilgiler arttı. 1960 öncesinde bir-iki düzineyle sınırlı olan Paleolitik Çağ buluntu yerlerinin sayısı -bazısı baraj alanlarındaki yüzey araştırmaları olmak üzere- büyük çaplı projelerin etkisiyle arttı [Arsebük 1995:18]. Bugün 210′a yakın Paleolitik Çağ buluntu yeri bilinmekte. Araştırma yetersizliğinden dolayı Pleistosen boyunca yoğun olarak yerleşilen Anadolu ve Trakya’da bilinen yerleşimler belirli birkaç bölgede toplanmakta bazı bölgeler ise hiç buluntu yeri yokmuş gibi gözükmekte.

Arkeoloji ve Halk Bilimi

Pazartesi, 31 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Arkeoloji ve Halk Bilimi

Kültürler doğar, gelişir ve kaybolur. Bazısı yiter gider bazısı ise kalır ama var olan kültürler hep bir gelişim içerisindedir. Toplum içindeki siyasi, kültürel, bilimsel olaylar, değişimler, gelişmeler ve evrimler üst üste binerek kültürü oluşturur. Bir kültürün o anki durumunu anlamak için onun geçmişini de bilmek gerekir. Halkbilimi bilindiği üzere bir ülke ya da belirli bir bölge halkına ilişkin maddi ve manevi alandaki kültürel ürünleri konu edinen, bunları kendine özgü yöntemleriyle derleyen, sınıflandıran, çözümleyen, yorumlayan ve son aşamada da bir birleşime vardırmayı amaçlayan bir bilimdir. Dolayısıyla halkbilimi bir toplumu her yönden inceler. Neredeyse tüm bilimlerdeki gelişmelerin sonuçları halkbiliminde toplanır ve halkbilimi bunları kendine göre sentezler. Sonuçta sadece o toplumun veya bölgenin bugünü ile değil geçmişi ile de ilgilenir. Dolayısıyla ilgilendiği noktalardan biri de hiç kuşkusuz o toplumun veya bölgenin tarihidir. Arkeoloji işte bu noktada devreye girer. Daha önce belirtildiği gibi gerek yazılı gerekse de yazısız tarihin incelenmesinde halkbilimine yardımcı olur.

Arkeolojinin Tarihsel Gelişimi

Pazartesi, 31 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Arkeolojinin Tarihsel Gelişimi

Arkeolojinin bir uğraş olarak ortaya çıkmasının Rönesans’a denk geldi. Bunun nedeni o dönem hümanistlerinin Eski Yunan’daki felsefeye, demokrasiye. özgür düşünce ortamına ve insana verilen değerden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Bu nedenlerden dolayı özellikle soylu kesimler, zengin aileler, kardinaller vb. eski Yunan dönemine ait eserleri toplamaya ve sergilemeye başladılar. Bir nevi moda olarak da görülebilir bu.

O zamanlar arkeoloji daha çok zengin kesim için bir nevi uğraştı. Fakat sonraları bu uğraş, çıkan eserler o kadar merak uyandırıcı oldu ki insanlar arkeolojiye daha bilimsel bir gözle yaklaşmaya başladılar. Bu noktada en büyük etkenlerden biri hiç kuşkusuz 18. yüzyılda M.Ö. 71 yılında yanardağ patlaması sonucu lav altında kalmış Pompei kentinin incelenmeye başlamasıdır. Lav altında kaldığı için eserler çoğu bozulmadan az hasar görerek yüzlerce yıl orada yatmıştır. Yani Pompei şehri arkeolojiye ve Eski Yunan medeniyetine meraklı olanlar için adeta bir cennet niteliğindeydi. Bu noktada J.J.Wincklemann Pompei kentinde yaptığı kazıları bir eserde toplamış ve konu hakkındaki ilk akademik eseri veren şahıs olmuştur. Bundan sonra arkeoloji bir bilim olarak kabul görmeye başlamıştır.

Arkeoloji Tarihi

Pazartesi, 31 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Arkeoloji Tarihi

Arkeolojinin ortaya çıkışı 19. yüzyılda olmuştur. Daha önceleri insanlar geçmiş ile ilgili bilgileri antik tarihçilerden öğreniyorlardı; fakat verilen bilgiler çok eskiye uzanmamaktaydı. Bunun yanı sıra kutsal kitaplarda bir takım efsanevi tarihi bilgiler vermekteydi (özellikle Tevrat).

ilk eski eserlere ilgi ve arkeolojinin bir disiplin olarak ortaya çıkması 15. ve 16. yüzyıllara rastlar. Bunun nedeni Rönesans hümanistlerinin antik çağ sanat yapıtlarına yönelmeleriydi. Gene 15. ve 16 yüzyıllarda italya’da papalar, kardinaller ve soylular eski yapıtları toplamaya ve yeni yeni antik sanat ürünlerinin bulunması için yapılan kazılara mali destek sağlamaya başladılar. Bu sırada Kuzey Avrupa’da da antik kültürlere benzer biçimde ilgilenen kişiler ortaya çıktı, onlarda italya’daki koleksiyonculara özenip eski yapıtları toplamaya giriştiler. Böylece tarihte ilk kez eski yapıt koleksiyonculuğu başladı.

Arkeoloji

Çarşamba, 26 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Arkeoloji

arkeolojiArkeoloji Yunanca: arkhaio “eski” ve logos ” bilim”, insanın geçmişini, geride bıraktığı maddi kültür belgelerine dayanarak inceleyen bilim dalı. Maddi kültür belgesi, uygarlık tarihinin başlangıcından, yani insanoğlunun ilk aleti yarattığı andan bu güne değin, gene insanın yaptığı ya da doğada bulduğu biçimi ile kendi gereksin¬meleri için kullandığı nesnelerin tümüdür. Örneğin ilk aletler, en eski evler, tapınaklar, çanak çömlek kalıntıları, taş boncuklar, pişmiş toprak heykelcikler, ocaklar, ocak¬larda bulunan yanmış kömürler, küller, etleri sıyrılıp atılmış hayvan kemikleri maddi kültür belgelerini oluşturur. Arkeolojide bunlara “kalıntı” adı da verilir. Yüzey araştırması ya da kazı sonucu ortaya çıkarılanlar da daha çok “buluntu” olarak adlandırılırlar.

Zigguratlar

Salı, 07 Nisan 2009

yararlibilgiler.net

Zigguratlar

Ziggurat Mezapotamya’ya özgü bir terimdir. Tanrıdağı anlamındadır. ilkçağda Sümerler, Keldanlılar, Babiller ve Asurlular tarafından yapılan, tabandan başlayarak tepeye doğru kat kat yükselen giderek küçülen teraslardan oluşan, zirvesinde bir tapınak bulunan ve yanlarında bir merdiven sistemi yer alan kademeli bir kuledir. Üzeri açık ve dört köşelidirler.

Bu yapılar tarihi metinlerde Ziggurat, Zigura ve Ziggurak gibi çeşitli yazılışlarla görülür. Zigguratların ilk olarak Sümerlerce inşa edildiği düşünesi yaygındır.

Eski Anadolu Dillerine Toplu Bakış

Salı, 03 Mart 2009

yararlibilgiler.net

Eski Anadolu Dillerine Toplu Bakış

Ölü diller hakkında bize bilgi veren kaynaklar, tamamen yazılı belgelerden ibarettir. Bu belgeler iki ayrı yazı sistemi göstermektedir: Çivi yazısı ve Hiyeroglif. Çivi yazısı, bilgimizin temelini teşkil eden kil tabletlerin yazıldığı dillerin kullanmış olduğu sistemdir. Hiyeroglif yazısı ise, genellikle taş eserlerdeki, mühürlerdeki ve nadiren de keramik kaplardaki yazıtlarda görülen dilin sistemidir.

Anadolu’ ya yazı MÖ 2. binin başlarında Asurlu tüccarlar aracılığı ile gelmiştir. Ve yazılı kaynaklar da ilk bu tarihlerde ortaya çıktığı için daha önceki bin yıllarda Anadolu’da hangi etnik grupların yaşadığı ve hangi dillerin konuşulduğu hakkında doğrudan bir bilgiye sahip değiliz. MÖ 2. bine ait olan Boğazköy kaynaklarına göre MÖ 3. bin yıllarında Orta Anadolu’da Hattice konuşan bir halkın varlığını kabul etmek gerekmektedir. Hattice’nin kaçıncı bin yıla kadar geriye gittiği hakkında bir bilgi bulunmamaktadır.

Yazılı kaynaklara göre, Eski Anadolu dillerini iki ayrı bölümde toplamak mümkündür. Birinci bölümde, MÖ 2. binde Anadolu’da yaşamış olan dillerden Hititçe, Luwice (çiviyazılı Luwice metinler ile hiyeroglif ve yazılı dil anıtları, Hiyeroglif Luwicesi), Palaca ve Hurrice yer alır. ikinci bölümde ise MÖ 1. bin yıllarında Anadolu’da yaşamış belli başlı dillerden olan Urartuca, Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece yer almaktadır. MÖ 2. binden 1. bine yazılı kaynaklar halinde intikal eden ve 1. binde de yaşamını sürdüren tek dil Hiyeroglif Luwicesi (eskiden Hiyeroglif Hititçesi) denilen dildir. Luwice Eski Anadolu’da yaşayan diller arasında ömrü en uzun olan dildir.

Anadolu’da şimdiye kadar yapılan kazılar, MÖ 2. bine ait yazılı belge veren iki büyük merkezi meydana çıkarmıştır. Birinci merkez eski Asur tüccarlarına ait, 10.000 Asurca yazılmış belge veren Kültepe, ikincisi ise bu sayının bir misli kadar Hititçe, Palaca, Luwice, Hurca ve Hattice tabletin ele geçtiği Boğazköy’dür. Bunların yanında, Alişar Alaca, Tarsus ve Sultantepe’de de azsayıda tablet bulunmuştur.

Kültepe (Kaneş) Karumu’nun II. iskan katından elde edilen tabletler eski Asur tüccarlarının ticaret arşivlerine aittir. Bulunan iş mektupları ve belgeleri sayesinde buluntu tabakalarının tarihlenmesi, Asurlu’ların ticari faliyeti ve Anadolu halkı ile nasıl geçindikleri hakkında bilgi edinilmesini sağlamıştır. Burada edebi metinler gayet azdır. Bu metinlerin yazılmış olduğu sistem, tüccarlarla birlikte ortadan kalkmış ve sonradan eski Babil duktus’unu (yazı biçimi) kendilerine mal eden Hititliler tarafından kullanılmamıştır.

Mö 2. bine ait yazılı belge veren ikinci büyük merkez olan Boğazköy ‘de ilk tablet buluntu yeri Büyükkale’nin batı yamacında satıh buluntusu olarak elde edilmişlerdi. Belgelerin konuları bakımından gruplandırmaları da, bize, bulunan arşivlerin yalnız siyasi veya dini mahiyette mi olduğunu, yoksa her türlü mevzuda belge ihtiva eden bir çeşit kitaplık mı olduğuna dair kesin bir belge verememektedir. Boğazköyde ikinci tablet buluntu yeri, Aşağı Şehir’de Büyük Mabed’in doğu magazinidir. Buranın Kültepe’de olduğu gibi, tabletlerin tahta raflarda muhafaza edildiği bir arşiv olduğu anlaşılmaktadır. Her iki buluntu yerinin metin içeriği bakımından farkı yoktur.

Üçüncü buluntu yeride, Büyükkalenin batı eteğinde Mabed alanı dışında kalan bir kesimdir. Burada çıkan belgeler ise, “sözlük”ler yani Sümerce ideogramları, bunların Akadça okunuşları ve Hititçe karşılıklarını veren kelime listeleri; bayramlar ve ölüm rituelleri ile ilgili metinlerdir.

Boğazköy’deki diğer buluntu yeri, Büyükkale’nin güney kısmında 1931’den 1933 yılına kadar yapılan kazılarda meydana çıkan “A” binasıdır. Tabletlerin, Boğazköy’de Kültepe’de olduğu gibi kaplarda saklandığına dair herhangi bir emare bulunamamıştır. Buna karşılık, tabletler üzerindeki kesif yangın izleri, bunların yanan tahta ile direkt temasta bulunmuş olduğunu, dolayısıyla tahta raflar üzerine sıralanarak muhafaza edilmiş olduklarını belli etmektedir. Metinlerden çiviyazısı belgelerin kil tabletlere yazılmış olmasına rağmen, önemli vesikaların günümüze kadar gelemeyen madeni levhalar üzerine kaydedildiği anlaşılmaktadır. Gene metinlerden çıkardığımıza göre, elimizdeki kil tabletlerden rituelleri ihtiva edenlerin önce tahta müsveddelerinin yazıldığı anlaşılmaktadır. Bunlar sonradan yazılı kalıntılar için daha emin bir şekil olan kil tabletlere geçirilmiştir. Anadolu’nun iklimi dolayısıyla bunlardan hiçbirisi elimize geçmemiş, yalnız “tahta tablet” ve “tahta tablet katibi” terimleri günümüze kadar gelebilmiştir.

Hiyeroglif sistemin daha kursiv bir şekline Kargamış’ta bulunmuş bir pithos parçası üzerinde ve Asur’da meydana çıkarılmış kurşun şeridlerde rastlanmıştır. Bu husus bize hiyeroglif yazı sisteminin günlük hayatta da basitleştirilerek kullanıldığını göstermekte ve Mısır Hiyeroglif anıtları yanında, gündelik yazışmaların sistemi olan hieratik ve demotik yazıları hatırlatmaktadır. Yalnız aralarındaki fark , yazıldıkları dillerin birbirlerine benzemeyen tabiatı ve Anadolu’daki sistemin, Mısır’dakine nazaran resim-yazı’dan daha da uzaklaşarak stilize hale gelmiş olmasıdır. Anadolu’da görülen Hiyeroglif yazısının dili, ilk defa Hititçe olarak vasıflandırılmıştır. Fakat daha sonra bu dilin luwice’ye daha çok benzediği görülmüş ve “Hiyeroglif Luwicesi” terimleri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Mısır Hiyeroglifleri’nde ve Babil çiviyazısında olduğu gibi, bu yazıda şu üç elemandan oluşur: ideogramlar, fonetik işaretler ve pre- ve postdeteminatif’ler. Anadolu dil grubuna dahil edilen diller, Likçe ve Lidce hariç çiviyazısını kullanmışlardır.

Hint-Avrupa dillerinin Anadolu grubu Hititçe, Palaca, Luwice, Hiyeroglif luwicesi, Lidce ve Likçe’den meydana gelmektedir. MÖ 1400 ile 1190 yılları arasındaki imparatorluk dönemine ait ilk örnekleri de bulunan Hiyeroglif Luwicesi, MÖ 1200 ile 700 yılları arasına tarihlenen ve esas olarak Güney Anadolu ve Kuzey Suriye’den sağlanan dağınık yazıtlar ve mühürler üzerinde bulunmuştur. Likçe ve lidce ise, MÖ 600 ile 200 yılları arasında yer alan alfabetik yazı niteliğindeki metinlerden bilinmektedirler. Güney Anadolu’da ko’uşulmuş olan Karca’yı da Sidece gibi az sayıda örnekleri belgelenmiş olan Pamphilya ve Psidia dilleri ile birlikte bu listeye eklemek yerinde olur. Doğuda Van Gölü civarında MÖ III. ve II. bin yılın Hurca’sının yerini, MÖ I. binyılda kendisine akraba olan Urartu dili aldı. Bu dillerin her ikisi de, kesinlikle Hint-Avrupalı değildir

Hatti dili Hitit çiviyazılı metinlerde Hattili olarak görülmektedir. Hatti dili, Kızılırmak kavisinde ve daha kuzey bölgelerde konuşulan substratum dillerinden bir tanesidir. Hint-Avrupalı Hititlerin gelişinden önce burda yaşayan dil, Hatti dili idi. Hitit metinlerinde, Hititli katipler tarafından yazılmış Hatti dili ile ilgili bölümler bulunmaktadır ve bunlar daha çok dinle ilgili konuları içermektedir, yani ritüeller, büyüler, ilahiler, münacatlar ve mitoslardan meydana gelmektedir. Yeni Hitit devleti (MÖ 1400-1190) süresince Hatti dilinin ölü bir dil olduğu belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Hatti dili bir Hint-Avrupa dili değildir. Yapısında ve işleyişinde, prefix’lere geniş çapta yer veren bu dilin de akrabaları bulunamamış ve bu da Sümerce, Kassit dili, Elamca, Hurca ve Urartuca gibi izole bir dil olarak kalmıştır. Hititçe’de ve Palaca’da Hatti etkisi görülür ancak Luwice’de görülmez. Buna sebep, Kızılırmak kavsi içinde konuşulmuş olduğu sanılan Hatti dilinin güneyde kalan Luwi bölgesi ile olan coğrafi uzaklığı olsa gerektir.

Hitit dili Boğazköy-Hattuşa devlet arşivinde korunmuş olan yaklaşık 25.000 tablet ve tablet parçacıklarından bilinmektedir. Hitit dili çiviyazılı metinlerde Nesili / Nasili veya Nesumnili “Neşa kentinin dili” olarak kendini göstermektedir. Hitit dili ile ilgili ilk dilbilimsel veriler, MÖ 1900 ve 1720 yılları arasında Anadolu’da özellikle, Kayseri yakınlarındaki Kültepe Karumu’nda yaşayan Asurlu tüccarların, Asurca’nın eski lehçesinde yazılmış ticari belgelerinde rastlanan bazı terimlerinde ve özel isimlerde bulunmaktadır.

Hitit çiviyazılı tabletler, Hititlerin başkenti Boğazköy-Hattuşa’dan başka yerlerde nadiren ele geçmektedir. Başka bölgelerden, yani Tarsus, Alalah, Ugarit ve Amarna’dan dağınık örnekler bulunmuştur. Metinlerin çoğunluğu, kehanetler, ilahiler, dualar, söylenceler, ritüeller ve bayramlar gibi dini konularla ilgili olmasına rağmen, bu arşivler, tarihi, politik, yönetimle ilgili edebi ve yasal özellikteki konularla da ilgilidir. Çiviyazısının, MÖ 1650’den hemen sonra, Eski Hitit Devleti’nin ilk yılları süresince Suriyeli katiplerin, Suriye ve yakın çevresinden Hitit başkentine gelmeleri sonucu Anadolu’ya geçtiği de söylenebilir. Yabancı devletlerle yapılan anlaşma ve yazışmalar için Akadça, bu dönemin yazışma ve diplomasi dili olarak kullanılmıştır. Hititçe çiviyazısı asyro-babilonik veya Akad çiviyazısının bir türevidir. Ve onlar gibi bünyesinde üç cins işaret bulunmaktadır. Bunlar, hiyeroglif yazısında değindiğimiz fonetik işaretler, ideogramlar ve determinatif’lerdir.

Hitit çiviyazılı belgelerde Palaumnili olarak görülen Palaca, kuzeybatı Anadolu’daki Pala (belki de Grek dönemindeki Blane) bölgesinin dili idi. Eski Hitit Devleti süresince Pala, Luwiya ve Hattuşa, Hitit topraklarının Anadolu’da kalan üç büyük eyaletini oluşturuyordu. Palaca bir Hint-Avrupa dilidir. Pala dili ile ilgili kelimeler, yetersiz olmalarına rağmen, özellikle isim çekim eklerinde, demonstratif ve relatif formlarda, enklitik zamirlerde ve fiil sonlarında görülen benzerlikler, Palaca’nın Hititçe ve Luwice’ye yakın akraba olduğunu doğrulamaktadır.

Anadolu’nun Güney kıyılarında konuşulmuş olan Luwi dili, üç büyük dönemden –yani Hitit imparatorluk (MÖ 1400-1190), Geç Hititler (MÖ 1190-700) ve Likçe yazıtlar (MÖ 400-200) – gelen belgelerden bilinmektedirler. Luwi dilinin bu değişik zaman birimlerine ek olarak, yazı sisteminde ve diyalektlerinde de bir farklılaşmaya rastlanmaktadır. Bu fark, kendini yazıda, Mezopotamya kökenli çiviyazısı, Anadolu hiyeroglifleri ve Grekçe’den türemiş olan alfabede göstermektedir. MÖ 15. Ve 14. yüzyıllarda iki ayrı diyalektin, yani alfabetik Likçe’nin habercisi sayılan bir Batı Luwi diyalektinin ve bir de Geç Hitit Şehir Devletleri döneminde kullanılacak olan Hiyeroglif Luwicesi’nin atası olarak kabul edilen Doğu Luwi dialektinin olduğunu gösteren delillere rastlanmıştır.

Anadolu hiyeroglif yazı sisteminin uzun bir geçmişi vardır. Hiyeroglifler, bazılarına göre, logografik işaretler içeren ve MÖ 18.-17. yüzyıllara tarihlenen damga mühürlerle başlamıştır. En geç döneme ait metinler ise, MÖ 8. yüzyıla tarihlenmektedir. Bazı araştırmacılarda, bu kadar erken bir başlangıç yerine, MÖ 15. yüzyılı kabul etmek eğilimindedirler. Yazıtların coğrafi yayılış sahası, en batıda Spylus ve Krabel’den, kuzeyde Boğazköy ve Alacahöyük’e, doğuda Malatya, Samsat ve Tell Ahmar’a (Til Barsip), güneyde Rastan ve Hama’ya kadar uzanan genişliktedir. MÖ 14. Ve 15. Yüzyıllar arasında kalan “Karanlık Çağ”da yazı, basit başlangıcından çıkıp logogramlar, hece değerleri ve yardımcı işaretlerle birlikte tam olarak gelişmiş bir yazı sistemine doğru tapınakta, orduda, diğer yasal organlarda, kaya yazıtları, mühürler ve tahta tabletler üzerinde kullanılmaktaydı. imparatorluk dönemine ait Halep yazıtları, Luwi dilinin tartışmalı bir sorun olduğunu yansıtırlarsa da, Geç Hitit yazıtlarının Luwi dilinde yazılmış olduğu belli olmaktadır.

Hurri dili Hitit metinlerinde Hurlili olarak geçmektedir. MÖ III. bin yılın son yüzyıllarında Hurriler, coğrafi olarak Kuzey Mezopotamya ovasına ait olan Mardin bölgesinde bulunuyorlardı. Bu semitik ve Hint-Avrupalı olmayan etnik grubun, Doğu Anadolu Dağlarını aşarak Anadolu’ya gelmiş oldukları genellikle kabul edilen bir görüştür. MÖ II. bin yılın başlarında Hurriler, Güney Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’ya dalgalar halinde yayıldılar. Daha sonra, MÖ 1500-1400 yılları arasında kalan “Karanlık Çağ” da, Kilikya, Toros ve Anti-Toros (MÖ II. bin metinlerindeki Kizzuwatna) bölgelerine süzülmüş oldukları kabul edilmektedir. Hurca metinler, Urki (MÖ 2300, Mardin bölgesi), Mari (MÖ 18.yüzyıl, Orta Fırat bölgesi), Amarna (MÖ 1400, Mısır), Boğazköy (Hitit imparatorluk dönemi) ve Ugarit (MÖ 14. yüzyıl, Kuzey Suriye kıyısı) gibi değişik kentlerde bulunmuştur. Mensup olduğu dil ailesi tespit edilmiş değildir.

Urartu dili, Hurca’nın geç bir dönemde kullanılan bir diyalekti değildir. Onunla ortak bir atadan gelmesine rağmen, ondan tamamen ayrı bir dildir. MÖ 9. ve 6. yüzyıla kadar geçen zamanda Urartu dili, Van Gölü civarına üstlenmiş, fakat aynı zamanda Modern Rusya’da Transkafkasya’ya, Kuzey iran’a ve zamanında Suriye’nin kuzey bölgelerine kadar da uzanmış olan Urartu Devletinin resmi dili olarak Güneydoğu Anadolu’da kullanılmıştır. Urartu metinleri, Yeni Asur yazısının bir variyantında yazılmışlardır ve daha çok anıtsal yazıtlardan (imar ve sulama faaliyetleri ile ilgili anallar ve adaklardan), tapınakta adanmış olan miğfer, kalkan ve bazı tunç eşyaların üzerindeki küçük yazıtlardan ve birkaç çiviyazılı ekonomik nitelikteki tabletlerden meydana gelmektedir. Urartu dili ve Asurca’da yazılmış olan çift dilli Kelişin, Topzava ve Kevenli yazıtları, dilin anlaşılmasını sağlayacak çok önemli veriler oluşturmaktadırlar. Çiviyazılı Urartu Metinlerine ek olarak, henüz çözümlenmemiş ve hakkında ciddi bir teşebbüsü yansıtacak çalışmalar yapılmamış olan bir yerel hiyeroglif yazısı da vardır. Bu dilinde mesup olduğu dil ailesi tespit edilmemiştir.

I. bin yıldaki alfabetik diller ise Frigçe, Lidce, Karca, Likçe ve Sidece’dir. Frig yazıtları ve graffitleri iki kısma ayrılabilir: 1) MÖ 730 ile 450 yılları arasına tarihlenen tipik Frig Alfabesinde yazılmış Eski Frig metinleri, 2) MS I. ve II. yüzyıllara tarihlenen Grek alfabesinde yazılmış epigramlar niteliğindekiYeni Frig yazıtları.

Eski Frig metinleri, bir orta ve birde Doğu olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Orta grup metinleri, Midas kenti ve civarında bulunmuştur. Doğu grubu metinleri ise Frigler’in doğuya doğru yayılmış oldukları enuzak alanlarda, örneğin Hattuşa’da, Alacahöyük ve civarında, Tyana’da ele geçen yazıtlarla birlikte Gordion’da bulunmuştur. Frig dilinin Hint-Avrupa özellikleri konusunda kesin bir görüş birliği bulunmaktadır. Frig dili, Hint-Avrupa dil grupları arasında daha çok Grekçe ile alakalı olarak kabul edilmiştir. Bunun yanı sıra, bazı bilim adamları, Frig dilinin Anadolu ve Balto-Slav dilleri ile ilişkileri olabileceği ihtimali üzerinde durmuşlardır.

Amerikalı Rodney S. Young, Gordion’da bulunmuş olan yeni verilr ışığında yapmış olduğu çalışmada, Eski Frig alfabesinin Kilikya ve Kuzey Suriye kıyılarında kullanımış olan bir proto-tipe bağımlı olabileceğini öne sürmüştür. Buna karşılık, Frig alfabesinin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren eski görüşlerin elimine edilmesine gerek yoktur. Tarihi olarak Frig alfabesinin bir proto-tipten türemiş olması hiçbir problem doğurmamaktadır, çünkü MÖ 8. yüzyılın ikinci süresince bu topraklarında Grek yerleşim yerlerinin varlığı, arkeolojik bulgularla olduğu kadar , Geç Grek tarihi kaynakları ve Asur analları tarafından da fazlası ile tastik edilmiştir. Bununyanı sıra, Fransız dilbilimci Michel Lejeune tarafından ortaya konan Frig alfabesi ile ilgili bazı deliller, bu alfabenin Grek alfabesinden türemiş olduğunu öne süren araştırmacılar için gene delil teşkil etmektedir.

Gömüt, adak ve çok sayıda graffitiden meydana gelen Lidce metin ve yazıtlar, yaklaşık 70 civarındadır. iki küçük çift dilli, Grekçe-Lidce ve Aramca-Lidce olarak yazılmış olan metinler, araştırmalar için büyük yararlar sağlamışlardır. Lidce metinlerin yaklaşık on kadarı MÖ 7. Ve 6. yüzyıllara kadar tarihlenebilmekte, fakat pek çoğu MÖ 4. Yüzyıldan gelmektedir. Lidya alfabesi bir Doğu Grek alfabesinden türemiştir. Grek alfabesindeki fazla sesler, örneğin “ks, ps ve ds” gibi, özel Lidce sesler için kullanılmıştır. Ayrıca ek işaretlerin bazılarıda, ya Anadolu alfabesinden alınmış ya da serbest bir şekilde yaratılmıştır. Çalışmaların sonucunda Lidce’nin Hint-Avrupa özelliklerine sahip olduğu ve Hititçe ile akraba olduğu ortaya çıkmıştır. Lidce’de Anadolu dillerindeki genel durum olarak, ayrıca bir dişil cinse rastlanmamıştır.

Karca yazıtlar yaklaşık yüz kadardır. Bunların büyük bir kısmı, Mısırda bulunmuş graffitilerden oluşmaktadır. Bunlar, MÖ 664-525 yılları arasında yer alan Saiti dönemi Mısır Firavunlarının hizmetinde bulunan Karyalı tüccarlar tarafından orada bırakılmışlardır. Kısa ve küçüktürler. Ayrıca Karya topraklarında da yazıt bulunmuştur. Bunlar diğerlerine oranla çok daha uzun oldukları için önem taşımaktadırlar. Atina’da da Grekçe-Karca küçük bir çift-dilli yazıt bulunmuştur. Karya dilinin Hint-Avrupa dilleri arasında Anadolu dilleri grubunda sınıflandırılabileceği görüşü uygun, fakat henüz kanıtlanmamıştır.

Şimdiye kadar bulunmuş Likçe yazıtlar ise 150 kadardır.Yerel bir Likçe alfabede yazılmışlardır. Lidce’de olduğu gibi bir Doğu Grek proto-tipinden değil, Batı Grek proto-tipinden kaynaklanmıştır. Likya sikke yazıtları, MÖ 500 ve yaklaşık olarak 360 yılları arasında bir döneme tarihlenirse de, Likya anıtsal yazı geleneğinin daha uzun dönemlerden itibaren MÖ 3. yüzyıla kadar sürmüş olabileceği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarla Likçe’nin bir Hint-Avrupa dili olduğu ortaya çıkmıştır.

Side dili hakkındaki bilgiler MÖ 5. ve 3. yüzyıllara tarihlenen Side sikkeleri üzerindeki yazılardan ve MÖ 2. ve 3. yüzyıllara tarihlenen ikisi çift dilli beş yazıttan gelmektedir. Side dili özel ve yerel bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir niteliğe sahiptir. Grekçe bir proto-tipten ziyade, semitik bir yazı sisteminden türetilmiştir. Grek etkisi, çift dilli yazıtlarda da ortaya çıktığı gibi, hemen hemen hiç yoktur. Side dili hakkında ilk güvenilir çalışma Helmut Th. Bossert tarafından 1950’de gerçekleştirilmiştir. Side dilinde bulunan bir grup işaretin değeri henüz karalaştırılmamıştır. Bunun yanı sra, araştırmalar,metinlerin verimli bir analizi ile dilin sınıflamasını yapabilecek bir aşamaya ulaşamamıştır.