Kadın Nedir
Kadının toplumdaki yeri, ne yeni, ne de tamamen halledilmiş bir konudur. islam’ın bu konudaki tutumu modernleşmiş okuyuculara pek nadiren tarafsız olarak sunulan konulardandır. Bu maddede biz çeşitli medeniyetlerde kadına nasıl bakıldığını kısaca ele aldıktan sonra, is-m’ın bu konuda takındığı tavrı açıklayacağız. islam’ın öğretileri, temelde Kur’ an-ı Kerim ve Hadislere dayanır. Kur’an ve Hadis, gerçek ve tarafsız bir şekilde anlaşıldığı takdirde, islam’a atfedilen herhangi bir görüş, ya da tutumun doğru olup olmadığını anlamanın ana ölçüleridirler. Önce islam-öncesi dönemde kadının konumunun kısabir değerlendirmesini yapacak, daha sonra da islam’ın kadının toplum içindeki konumuyla ilgili tutumu nedir? Bu tutumun, islam vahyedildiğinde egemen olan ‘çağın ruhu’ndan farklı ya da benzer tarafları nelerdir? Bunu son yıllarda kadının kazanmış olduğu ‘haklar’ ile nasıl mukayese edeceğiz? gibi sorulara cevap arayacağız.
Çeşitli Medeniyetlerde Kadın
Hinduizmde kadının yerini tanımlamaya çalışan önde gelen bir otorite durumu şöyle ortaya koymaktadır: “Hindistan’da itaat temel bir ilkedir. Miras daima erkek akrabalara intikal eder; başka deyişle soy zinciri kadınlar dışarda bırakılarak erkekler aracılığıyla ilerler.” Hindu kutsal metinlerinde iyi bir eşin tanımı şöyle yapılır: “Zihni, konuşması ve bedeni itaatla biçimlenmiş bir kadın bu dünyada büyük bir ün kazanır, öbür dünyada (ahirette) ise kocasıyla aynı makamı paylaşır.”
Atina’da kadın Hindistan,ya da Roma kadınından daha iyi durumda değildi: “A-tinah kadınlar daima bir erkeğe tabi olan
ikinci dereceden insanlardı. Onlar ya babalarına, ya erkek kardeşlerine, ya da erkek akrabalarından herhangi birisine bağlı durumdaydılar”. Kadının evliliğe rıza göstermesi zorunlu bir şart olarak düşünülmüyordu ve o, ebeveyninin isteklerine itaatle yükümlü olup, o kişi kıza bir yabancı bile olsa eşini ve efendisini onlar bulurdu.
Romalı bir eş, bir tarihçi tarafından şöyle tanımlanır: “Bir çocuk, ikinci sınıf bir insan, vesayet altında bir çocuk, kendi bireysel zevkine göre hiçbir şey yapamayan, sürekli eşinin vesayet ve himayesi altında yaşayan bir kişi.” Roma medeniyetinde kadının hukuki statüsü ise şöyle ifade edilir: “Roma hukukunda bir kadın tarihsel çağlarda bile tamamen bağımlı bir durumdaydı. Eski kadın ve onun mülkü kocasının eline geçmişse, kadın eşinin satm alınmış mülkiyeti sayılırdı ve tıpkı bir köle gibi yalnızca onun isteklerine boyun eğerdi. Bir kadın kamu işinde çalışamaz, şahit, kefil, veli (vasi) yada idareci olamazdı; evlatlık edinilmez ve edinemez, anlaşma veya sözleşme imzalayamazdı.”
iskandinavya ırklarında ise kadın, evli olsun olmasın daima vesayet altındadır. XVII. yüzyılın sonlarında, V.Hıristiyan kanunnamesi ile birlikte şu kararlara varılmıştı: Eğer bir kadm vasisinin rızası olmadan evlenirse, varisi istediği takdirde vesayetindeki kadının hayatıboyuncamal-larının yönetimi ve intifa hakkına sahip olabiliyordu.
ingiliz Anayasası’na göre ise evli bir kadının evlilik sırasında sahip olduğu tüm gerçek mal-mülk kocasının olur. Koca, topraklarından rant almaya, eşlerin birliktelikleri sürdüğü müddetçe mülkleri işletmekten doğacak karları almaya hak kazanıyordu. Zamanla ingiliz mahkemeleri.
kadının rızası olmaksızın kocasının, kadından geçen mal-mülkün başkasına aktarmasını yasaklayan maddeler getirmiştir. Fakat erkek hala onu işletme ve oradan gelen parayı alma hakkına sahipti. Kocanın kişisel mülklerine gelince, erkeğin iktidarı herşeye egemendir. O, uygun gördüğü kadar harcama hakkına sahiptir.
Ancak XIX. yüzyılın sonlarındadır ki, bu durum düzelmeye başlamıştır. 1870′de Evli Kadınların Mülkü Hareketi ile başlayan bir dizi hareketle evli kadınlar kendi mülklerine sahip olma ve yaşlı kızlar, dullar ve boşanmış kadınlarla eşit derecede anlaşmalara girme hakkına kavuştular. XIX. yüzyılın sonlarında bir kadim hukuk uzmanı olan Sir Henry Maine şunları yazıyordu: “Hıristiyan kurumlarından bir renk taşıyan topumlardan hiçbiri, Orta Çağ Roma Hukuku tarafından getirilen kişisel Özgürlüğü evli kadınlar adına düzenlemeye yanaşmamıştır” John Stuart Mili ise, Kadının itaati ÇDıe Sııbjectton of Wome/ı) adlı eserinde şöyle diyordu: “Biz sürekli olarak medeniyet ve Hıristiyanlığın kadına gerçek haklarını verdiğini anlatıp duruyoruz. Oysa kadın kocasının fiili hizmetkarıdır; bu, yaygın biçimde kölelik dediğimiz şeyden pek de farklı değildir.”
Kur’ ân’ın kadının yeri konusuna yaklaşımına eğilmeden önce, Kitab-ı Mukad-des’ten bazı hükümler konuya daha fazla ışık tutabilir. Hz. Musa’nın Yasa’ sında kadın ‘nişanlanmıştı1. Bu kavramı açıklarken Encyclopedia Biblica şöyle der: “Bir kadını bir erkeğe nişanlamak basitçe, başlık parası Ödeyerek kadına malik olma anlamına geliyordu; nişanlı kız, başlık parasının kendisine ödendiği kişiydi. Hukuk açısından kızın rızası, onun evliliğinin geçerli olmasının zorunlu şartı değildi. Kızın rızası, gereksiz olup onun gerekliliği
Hz. Musa Şeirat’ının herhangi bir yerinde vurgulanmamıştır.” Boşanma hakkına gelince, erkeğin mülkiyeti demek olan kadının boşanma hakkı diye bir şey sözkonu-su değildir. Boşanma hakkı erkeğe mahsustur. Yahudilikte boşanma yalnızca kocaya özgü bir ayrıcalıktı.
Hıristiyan kilisesinin son birkaç yüzyıla kadarki tutumunun hem Yahudilikten, hem de çağındaki hakim kültürlerde başat olan düşünce akımlarından etkilenmiş olduğu görülmektedir. David ve Vera Ma-ce, yazdıkları Doğuda ve Batıda Evlilik, (Marriage: East and West) (1960) adlı kitapta şöyle diyorlar:
“Hiç kimse Hıristiyan geçmişinin bu tür hafifseyici yargılardan beri olduğunu sanmasın. Kadın cinsine ilk Hıristiyan Babaların yaptığından daha alçaltıcı atıfların yapıldığı başka bir yer bulmak oldukça güç olacaktır. Ünlü tarihçi Lecky, Kilise Babalarının kadım cehennemin kapısı, tüm beşeri kötülüklerin anası olarak gördüklerini belirtir. Kadın, kadın olduğunu düşünüp utanmalı, dünyaya gelmesine vesile olduğu lanetlere karşılık sürekli acı içinde yaşamalıdır. Kadın, giysilerinden utanmalıdır, zira onlar düşüşü hatırlatmaktadır. Güzelliğinden utanmalıdır, zira güzellik, şeytanın en çok kullandığı alettir. Kadına Kilise Babaları tarafından yöneltilmiş en ağır saldın Tertullian’dan gelmiştir. “Her birinin birer Havva olduğunu biliyor musunuz? Bu çağda yaşayan sizlerin cinsiyeti üzerine Tanrı’mn ifadesi şudur: Bu günah [sizinle birlikte] yaşayacaktır. Sizler şeytanın işbirlikçisisiniz. O yasak ağacın meyvasını yediniz; ilahi yasayı ilk ihlal edenlerdensiniz; siz şeytanın saldırma cesaretini gösteremediği erkeği kandıranlarsınız. Tanrı’mn sureti olan erkeği kolaylıkla baştan çıkarıp mahvediyorsunuz. Çölünüzü aşarken -ki o ölümdür-Hz. îsa bile ölmek zorunda kaldı.” Kilise, kadını ikinci sınıf insan saymakla kalmadı, daha önceleri sahip olduğu meşru haklarını bile çiğnedi.
islam’da Kadın
Allah’ın insanlığa son vahyi olan islam, insanlığa yepyeni, asil ve evrensel bir mesajla indirildi. islam’ın kadına bakışı, yukarıda özetlediğimiz diğer medeniyetlerin bakışından kökten farklıdır. islam kadım gerçek bir insan ve erkekle arasında Allah indinde hiçbir fark olmayan bir varlık olarak kabul eder.
Aşağıda islam’ın, kadının toplumdaki yeri konusundaki görüşlerinin ana hatlarını manevi, sosyal, iktisadi ve siyasi açılardan vereceğiz.
Manevi Yön
Kur’an kadının, Allah katında hakları ve sorumlulukları bakımından erkekle tamamen eşit olduğunu açıkça söyler: “Ben sizden erkek olsun, kadın olsun hiçbir çalışanın emeğini zayi etmeyeceğim” (Al-i imran, 195), “Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız. (Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güze-liyle veririz” (Nahl, 97; bk. ayrıca Nisa, 124).
Kur’an’a göre kadın, Adem (as)’ın ilk hatasından sorumlu tutulmaz. Her ikisi de pişman olup tövbe edip bağışlanmıştır, bir başka ayette ise (Taha, 121) Havva değil, Adem özel olarak suçlu bulunmuştur.
Namaz, oruç, zekat ve hacc gibi dini ibadetler konusunda kadının durumu erkekten farklı değildir. Bazı durumlardaysa kadın erkek karşısında bazı avantajlara sahiptir. Örneğin kadın hayızlı olduğu dönemlerde ve çocuk doğurduktan sonra kırk gün günlük ibadetlerden (namaz,
oruç vb) muaf tutulmuştur. Kadm ayrıca hamilelik esnasında ve şayet kendi sağlığı ya da bebeğin sağlığı tehlikeye giriyorsa bebeğini emzirirken, oruç tutamaz. Eğer Ramazan’da orucunu mazeretinden dolayı tutamamışsa, kendisi için mümkün olduğu günlerde bu borcunu eda eder. Buna karşılık bu dönemlerde kılmadığı namazları daha sonra yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı eda etmesi gerekmez. Kadınlar Peygamberimiz zamanında camiye gidebiliyorlardı ve cuma namazına gitmek ise onların isteğine bırakılmıştı; oysa cuma namazı erkeklere farzdır. Bu, bir kadının bebeğini emzirebileceği, ya da onun bakımını yapabileceği, böylece namaz vakitlerinde camiye gidemeyebüe-ceğini dikkate aldığı için islam öğretilerinin hassasiyetini göstermektedir. Bu öğretiler aynı zamanda kadmm doğal işlevleriyle ilişkili fizyolojik ve psikolojik değişmeleri de hesaba katmaktadırlar.
Toplumsal Yön
Çocuk ve genç olarak kadın: Kimi Arap kabilüerinde kız çocuğunu öldürmenin yaygın olarak kabul edilmesine rağmen, Kur’ân bu geleneği yasaklamıştır. islam, kız çocuklarına müşfik ve adil bir yaklaşımı emreder. Hz.Muhammed (s.)*in bu konudaki bir hadisi şöyledir; “Kimin bir kızı olur ve diri diri gömmez ve ona iyi muamelede bulunur, oğlan çocuğunu ondan üstün tutmazsa, o kişi Cennet’e girecektir.” Kadınların ilim öğrenme hakkı er-keklerinkinden farklı değildir. Hz.Muhammed (s.) bir hadisinde şöyle buyurur: “ilim her müslümana farzdır”. Burada kullanıldığı şekliyle “müslüman” kelimesi hem kadın, hem erkeği içermektedir.
Eş Olarak
Kur’ân açıkça belirtir ki, evlilik toplumun iki yarısı (iki cinsi) arasında paylaşılmakta ve amaçları, insan hayatını idame ettirmek dışında, duygusal rahatlama ve manevi ahenktir. Onun temelleri aşk ve merhamettir.
islam fıkhına göre kadın rızası haricinde evlenmeye zorlanamaz. ibn Abbas şöyle rivayet eder: Allah’m Resulü’ne bir kız geldi ve babasınm kendisini rızası olmadan evlenmeye zorladığını anlattı. Allah Resulü kızdan evliliği kabul ya da reddetme konusunda bir tercihte bulunmasını istedi.
Evlilik sırasında kadının korunması için tüm diğer tedbirlerin yanısıra özel olarak onun “mehir” denilen bir evlenme hediyesini almaya tamamen hakkı bulunduğu beyan edilmiştir. Mehir kadına kocası tarafından verilir ve nikah akdi içerisinde yer alır. islam’da mehir kavramı kadın için bazı kültürlerde gördüğümüz gibi ne gerçek (aktüel), ne de sembolik bir fiyattır, o daha çok sevgi ve muhabbeti sembolize eden bir armağandır.
islam’da evlilik hayatının kuralları açık olup insanın dikey tabiatıyla uyum içindedir. Erkek ve kadının fizyolojik ve psikolojik yapısını gözönüne aldığımızda, her ikisinin de eşit hak ve taleplere sahip olduğunu görürüz. Bunun tek istisnası evin reisinin durumudur, ama bu da büyük sorumluluk istediği için verilmiştir. Bu, herhangi bir ortak hayat içinde tabii olup insanın tabiatıyla da tutarlıdır. Kur’ân bu durumu şöyle dile getirir: “Ve onların (kadın-lar)da erkekler üzerinde hakları vardır, tıpkı erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi.” (Bakara,228).
Bu makam kıva’me’dır. Kıvame, korunacak daha zayıf cinsi adlandıran, cinsler arasındaki tabii farklılığa işaret eder. O, kanun önünde hiçbir üstünlük ve avantajın bulunmadığım ifade eder. Dahası, erkeğin ailedeki reislik rolü, kocasının karı-
sına diktatörce davranması demek değildir. islam aileyle ilgili kararlarda karşılıklı anlaşmanın ve istişarede bulunmanın önemini vurgular.
Kadınm bir eş olarak sahip olduğu temel hakların önünde Kur’ân tarafından vurgulanan ve Hz. Muhammed (s.) tarafından güçlü bir biçimde yeniden yorumlanan bir hakkı daha vardır; şefkatle terbiye ve dostluk. Kadının kendi evliliğine karar verme hakkının yanısıra başarısız bir evliliği sona erdirme hakkı da tanınmıştır. Bununla birlikte ailenin istikrarını sağlayabilmek ve onu gelip geçici duygusal stresler altında alınacak acele kararlardan koruyabilmek için, boşanmayı isteyen erkek ve kadın tarafından bazı adımlar ve bekleme dönemleri gözetilmelidir. Kadının nisbe-ten daha duygusal tabiatım gözönüne alırsak, boşanmak için geçerli bir nedenin mahkemeye gösterilmesi gerekir. Fakat, erkek gibi kadın da kocasmı mahkemeye başvurmadan boşayabÜir, tabii eğer nikah sözleşmesi buna izin veriyorsa.
Daha özel anlamda, islam fıkhının evlenme ve boşanmayla ilgili bazı yönleri ilginçtir ve ayrıca ele alınmaya layıktır. Evlilik ilişkisinin sürdürülmesinin herhangi bir nedenle imkansız olduğu zaman, erkeklere onu tatlı bir şekilde bitirmeleri öğretilir.
lU)Awıe Olarak
islam anne babaya iyilikte bulunmayı hemen hemen Allah’a ibadetle birlikte zikreder (isra, 23). Dahası Kur’ân’ın analara iyi davranılması yönünde özel bir tavsiyesi de bulunmaktadır. Bir adam Hz. Muhammed’e (s.) gelerek sordu: “Ey Allah’ın Rasulü! insanlar Arasında benim en iyi dostum kimdir?” peygamber cevapladı: “Annen” Adam “Daha sonra kim?” deyince Peygamber (yine) “Annen” dedi. Adam “Daha son-ra?” deyince, Hz. Muhammed (s.) (yine) “Annen” diye cevapladı. Adam aynı soruyu bir daha sorunca bu kez “baban” dedi. Peygamberimizin “Cennet anaların ayakları altındadır” sözü de bu bağlamda zikredilmelidir.
Ekonomik Yön
islam kadınm hem islam’dan önce, hem de islam’dan sonra (hatta içinde bulunduğumuz yüzyıla kadar) bağımsız mülkiyet hakkından yoksun bırakıldığını belirtmiştir. islam fıkhında kadına para, mülk ya da diğer mallarına sahip olma hakkı tanınmıştır. Bu hak kadın evli de olsa, bekar da olsa değişmez; kadın tüm hakkını satabilir, ipotek bırakabilir, ya da kiralayabilir. Fıkıhta bir kadının kadın olmak hasebiyle ikinci sınıf insan olduğu hiçbir yerde ileri sürülmemiştir. Aynı zamanda kaydedilmesi gerekir ki, böyle bir hak evlilik öncesi mallarına olduğu kadar, evlilik yoluyla kocasından kalan malları için de geçerlidir.
Kadının çalışmayı isteme hakkına gelince, ilkin şu ifade edilmelidir ki, islam kadınm toplumdaki rolünün anne ve eş olduğunu ifade eder. Ne hizmetçisi, ne de çocuk bakıcısı çocuğun eğiticisi olarak annenin yerini alamayacaktır. Büyük ölçüde milletlerin geleceğini biçimleyen böyle asil ve hayati bir rol Avrupa’da anlaşıldığı gibi’aylaklık’ olarak görülemez.
Ne var ki islam’da, kadını gerektiği zaman iş aramaktan men eden hiçbir yasak yoktur, özellikle de, tabiatma uygun ve toplumun ona çok ihtiyacı olduğu durumlarda. Bu mesleklerden bazıları hemşirelik, öğretmenlik (özellikle çocuklara) ve doktorluktur. Dahası, kadının herhangi bir alanda istisnai yeteneğinden yararlanmaya herhangi bir sınırlandırma da getirilmemiştir. Hatta kadılık makamına ka-
dının getirilmesi konusunda Ebu Hanife ve Taberi gibi ilk dönem Müslüman alimlerinin cevaz verdiklerini görüyoruz. Buna ilaveten islam, bazı kültürlerde varolan miras alma hakkını kadına tanımıştır. Kadına düşen pay tümüyle ona aittir ve hiç kimse, babası ve kocası bile onun üzerinde hak talep edemez.
Çoğu durumlarda kadının hissesi erkeğin hissesinin yarısıdır, ama bunda kadının yarım erkek değerinde olduğu yolunda bir ima asla yoktur. Böyle bir sonucu çıkarmak, yukarıda tartıştığımız islam’da kadının eşit görüldüğü yönündeki ezici kanıtlardan sonra tutarsız gözükebilir. Miras haklarında ortaya çıkan bu değişildik, islam fıkhına göre erkek ve kadının parasal sorumluluklarındaki değişikliklerle birlikte ele alındığında anlam kazanır. islam’da erkek, eşinin, çocuklarının ve bazı durumlarda yakın akrabalarının, özellikle de kadın akrabalarının geçiminden sorumludur. Bu sorumluluk, servetiyle;ya da onun iş, kira, kâr veya herhangi bir meşru araçla elde ettiği kişisel geliriyle üe ertelenir ne de azalır.
Öte yandan, kadın Batıda olduğundan parasal olarak Batıda olduğundan çok daha güvence altında olup mallar* üzerindeki istekleriyle ilgili çok daha az sorumluluk yüklenmiştir. Onun evlenmeden önce sahip olduğu mallar kocasına intikal etmez ve hatta kızlık soyadım bile değiştir-meyebilir. Kadının, evlilikten sonra eline geçen gelirden veya bu tür mallarından ailesine harcamak için hiçbir yükümlülüğü yoktur. O, evlendiği sırada eşinden aldığı “mehir”e hak kazanmış olup boşandığı takdirde eski kocasından nafaka alabilir. islam fıkhının çatısı içinde miras fcuku-kunun tavrı, yalnız adaletin değil, kadına merhametin de bir göstergesidir.
Siyasal Yön
islam öğretileri ya da islam uygarlığı tarihi derinlemesine araştırıldığında, kadının erkekle eşitliği konusunda açık deliller bulunacaktır; buna biz bugün ’siyasal haklar’ diyoruz. Bu haklar, kadının seçme ve seçilme haklarını içerdiği gibi, doğal olarak onun kamu işlerine katılmasını da içerir. Hem Kur’ân’da, hem de islam tarihinde ciddi ilmi tartışmalara katılan ve hatta Peygamber’in kendisiyle münakaşa eden kadınları görüyoruz.
Her ne kadar Kur’an’da zikredilmiyor-sa da, Peygamberin bir hadisi, kadını devlet reisinin makamına çıkamayacağı (seçi-lemeyeceği)şekhndeyorumlanmıştır. Hadisin mealen çevirisi şöyledir: “Bir halkın reisi kadın olursa (o halk) iflah olmaz” Bununla birlikte bu sınırlamanın erkeğin üstünlüğü/kadının düşüklüğü gibi bir konuyla ilişkisi yoktur. Daha çok erkek ve kadının biyolojik ve psikolojik yapısındaki tabii farklılıklarla ilgilidir.
islam’a göre, devlet başkanı sadece şekli bir başkanlık değildir. O insanlara ibadetlerinde, Özellikle de Cuma ve Bayram namazlarında önderlik (imamlık) yapar; o sürekli, halkının güvenlik ve huzuru için karar alma sürecinde bulunan birisidir.
Bu, ‘emir’ konumu, ya da silahlı kuvvetler komutanı gibi benzer bir konum, genel olarak kadının fizyolojik ve psikolojik yapısına elverişli değildir. Şu tıpça da sabit bir hakikattir ki, hayız dönemlerinde ve hamilelik sırasında kadınlar çeşitli fizyolojik ve psikolojik değişmelerden geçerler. Bu tür değişmeler acil bir durumda ortaya çıkarak onun kararlarını etkileyebilir. Bu belirli dönemlerindeki aşırı duygusal gerilimin başka sonuçları da vardır. Dahası, bazı kararlar maksimum akıl ve
minimum duygu hali içinde olmayı gerektirir: bu, kadının içgüdüsel tabiatıyla hiç de uyuşmayan bir gerekliliktir.
Modern zamanlarda ve en gelişmiş ülkelerde bile, sembolik başkan olma dışmda, bir kadının devlet başkam ve silahlı kuvvetlerin kadın komutanı oluşuna, hatta parlamentolarda kadın milletvekillerinin erkeklerle orantılı bir nisbette bulunuşuna oldukça ender rastlanır. Bu çeşitli milletlerin geri kalmışlığına ya da kadının devlet başkanlığı veya parlamento üyeliği gibi bir konumda bulunma hakkına getirilmiş anayasal bir kısıtlamaya yorulamaz. Bu durumu, erkek ile kadın arasındaki tabii ve tartışılmaz farklılıklara dayanarak açıklamak daha mantıklı olacaktır. Bu birinin diğerine karşı herhangi bir ‘üstünlüğü’ olduğunu göstermez. Farklılık daha çok hayat içinde her iki cinsin ‘bütünleyici’ rollerine atıfta bulunur.
Son olarak üç önemli olguyu da burada zikretmemiz yerinde olur
Müslümanların tarihi VII. yüzyıl gibi erken bir tarihten başlayarak kadınların büyük başarılarına tanıktır;
islam hukukunda kadına kötü muamele edilmesini haklı kılacak bir emir veya kurala rastlamak imkansızdır;
Tarih boyunca Müslüman kadının iffeti, ünü ve annelik rolüne tarafsız gözlemciler tarafından hayranlık duyulmuştur.
Yine ifade etmek gerekir ki, kadının günümüzde Batıda ulaştığı konum, erkeklerin iyiliğine ya da bilim ve teknolojideki ilerlemeye bağlı olarak başarılmış değildir. Bu, kadınm rolüne ilişkin uzun bir mücadele ve binlerce kurbana mal olmuş bir başarı olup, ancak toplum kadının emeğine ve katkısına ihtiyacı olduğunda özellikle de dünya savaşları sırasında ve teknolojik değişmenin hızlanmasına bağlı olarak ortaya çıkmış bir durumdur.