‘Kimya’ Kategorisi için Arşiv
Cuma, 16 Ekim 2009

atomun Tarihçesi
Antik Çağ ve Ortaçağda madde Anlamı ve atom teorisi
insanoğlu en eski çağlardan itibaren maddenin menşeini ve mahiyetini izah etmeğe çalışmıştır. Eskilerde kâinattaki her şeyin bir tek ana maddeden (prensipten) geldiği fikri vardı. Bu sebeple eskilerin ve bu arada bilhassa eski Yunan filozoflarının başlıca çalışmalarını kâinatın sonsuz karışıklığını az sayıda ana maddeyle açıklamak teşkil eder. Eski Yunan ve Avrupa felsefesinin babası olup Yunan Ege Okulunun kurucu su olan Milet’li THALES (MÖ.. 640-546), her şeyin sudan geldiğini farz ediyordu. Şüphesiz Thales’e göre mevcut olan şey, hava, su ve toprak şekillerini alabilmelidir. Thales ana madde olarak suyu almakla, akıcılık özelliğinde kâinatın esas vasfını düşünmüş ve bu vasfın mütemadi şekilde değişmesiyle de maddenin gaz, Sıvı (likid) ve katı (solid) gibi üç ayrı fiziksel halinin meydana gelebileceğini ifade etmek istemiştir. Milet Okulundan ve Thales’in talebesi ANAXIMANDROS’a göre her şeyin menşei olan ana madde müşahhas bir şey olarak düşünülmemelidir; onun bir tek özelliği vardır ki o da sonsuz ve sınırsız oluşudur.
Etiketler: atom, tarihçesi
Kategori: Kimya |
Cuma, 16 Ekim 2009

Barit Nedir
Barit (BaSO4) baryum sülfattan oluşan bir mineraldir. Genellikle beyaz ya da renksizdir , bazen de sarı ve gri olabilir. Baryumun ana kaynağıdır. Işıma yapan şekline bazen Bologna Taşı da denir.
Barit genellikle kireçtaşlarındaki kurşun – çinko damarlarında, sıcak kaynak yataklarında ve hematit cevheriyle birlikte oluşur. Sıklıkla anglesit ve selestit mineralleriyle birlikte bulunur.
Etiketler: Barit, nedir
Kategori: Kimya |
Perşembe, 11 Haziran 2009

Sıvı Nedir
Bulunduğu kabın biçimini alabilen ve üstü yatay bir düzlem durumuna gelebilen akışkan cisim, mayi, likit. Moleküllerin bir birlerine göre devinim yapabildikleri, ancak tek türel yapışma kuvvetleri etkisiyle değişmeyen oylumu bulunduğu kabın biçimiyle sınırlanmış, özgün nitelikleri olan evre. Sıvı, Maddenin ana hallerinden biridir. Sıvılar, belli bir şekli olmayan maddelerdir, içine konuldukları kabın şeklini alırlar, akışkandırlar. Sıvı molekülleri, sıvı Hacmi içinde serbest hareket ederler, fakat partiküllerin ortak çekim kabiliyeti, hacmin izin verdiği ölçüdedir.
Etiketler: Sıvı, Sıvı anlamı, Sıvı Nedir, Sıvı tanımı
Kategori: Kimya |
Cuma, 08 Mayıs 2009

Mineral Nedir
Normal Sıcaklıkta doğada katı durumda birtakım Maddelerle karışık veya birleşik olarak bulunan veya kimyasal yollarla elde edilen inorganik madde.
Mineral doğal şekilde oluşan homojen, belirli kimyasal bileşime sahip ve belirli bir kristal öz yapıları olan inorganik kristalleşmiş katı bir cisimdir. Buna göre Minerallerin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
Etiketler: Mineral Nedir, Mineral tanımı
Kategori: Kimya |
Çarşamba, 06 Mayıs 2009

Madde ve Özelikleri
Kimya
Maddelerin iç yapısını özelliklerini ve maddeler arası ilişkileri inceleyip kanunlaştıran Pozitif bilim dalıdır.
Madde
Kimyanın konusunu madde oluşturur. Kütlesi ve Hacmi olan yani doğada yer kaplayan her şeye madde denir.
Etiketler: madde, maddenin özellikleri
Kategori: Kimya |
Pazartesi, 16 Şubat 2009

Karbon Ondört Metodu
ikinci Dünya Savaşı’nı tâkip eden yıllarda (1949) Amerikalı kimyacı Willard Libby kendisine Nobel ödülü kazandıran bir buluş yaptı. Bu, tarih öncesi zamanla ilgili çalışmalarda dönüm noktası teşkil eden, fakat esas olarak Dünya’nın yaşı konusundaki bilgileri alt–üst eden bir gelişmeydi.
Libby’nin keşfi, bugün “Karbon 14” (veya radyokarbon) tekniği olarak ünlenmiş olan, organik kalıntıların yaşını belirleme metoduydu. Arkeologlar 1950’lerde bu yeni metodu kullanarak ilk tarih öncesi yerleşimlere mutlak yaşlar verdiler. Rusya ve Afrika’daki Neolitik yerlerin yaşı 50 bin yıl civarında belirlenirken, Filistin’deki Eriha şehrinin 11 bin yıl önce kurulmuş ilk insan yerleşimi olduğu ortaya kondu. Hâlen arkeologlar, paleontologlar ve paleoantrepologlar 50 bin yıldan daha genç olan organik malzemelerin (kemik, diş, odun kömürü vs) yaşını belirlemek için karbon 14 tekniğine başvuruyorlar. Peki ama karbon 14 ile yapılan yaş tayinleri ne kadar güvenilirdir? Bu ve diğer yaş tayin metodları bize geçmişle ilgili ne ölçüde sıhhatli bilgi vermektedir?
Karbon 14 metodu
Prensip basittir. Uzaydan gelen kozmik tanecikler yukarı atmosferde bulunan karbondioksit (CO2) gazı moleküllerinden bazılarıyla karşılaşırlar ve bunlardaki yaygın, olağan ve kararlı (radyoaktif olmayan) karbon 12 atomlarını sürekli olarak bombardıman ederler. Karbon 12 atomu yapısına iki nötron alarak radyoaktif özellikteki karbon 14 hâline gelir. Bu sonuncusu hemen bozulmaya (desintegration) başlar ve belli bir süre sonra azot 14 gazına dönüşür. Bu arada karbon 14 ve karbon 12 önce CO2 yoluyla bitkiler (fotosentez), ardından da hayvanlar tarafından asimile edilir ve beslenme zincirine girer. Herhangi bir bitki veya hayvan için, karbon 14 atomunun dünya üstünde tabiî olarak bulunan yaygın ve olağan karbondan (karbon 12) farkı yoktur; canlı her iki atomu da sürekli olarak bünyesine alır ve bunların birbirlerine nisbeti bellidir. Bitki ve hayvan öldüğünde dışarıdan karbon alışı durur. O anda organizmada ölünceye kadar almış olduğu karbon 12 ve radyoaktif karbon 14 bulunmaktadır. Organizmadaki karbon 12 miktarı sabit kalırken, radyoaktif karbon 14 bozulmaya devam ettiğinden karbon 12’ye göre oranı azalır. Yaş tayini için alınan örnekteki karbon 14 miktarını belirlemek için, bir gram karbonda dakikadaki bozulma sayısını hesaplamak gerekir. Karbon 14’ün yarı ömrü 5.700 yıl olarak kabul edildiğinden (yani karbon 14 atomlarının yarısının bozulması için 5.700 yıl geçmesi gerektiğinden) analiz edilen organizmanın ölüm tarihi buradan bulunur. Radyokarbon nisbeten nâdir bulunur; bir bitki veya hayvanın yapısındaki toplam karbon miktarının sadece çok küçük bir kesri radyokarbondur. Yaş tayini için kullanışlı olan bu küçücük kesrin önemi Libby’nin iddiasına göre şuydu: radyokarbonun olağan karbona oranı dünyadaki bütün canlılar için daima aynıydı ve bu kolayca ölçülebilen birşeydi.
Radyokarbon oluşur oluşmaz bozulmaya başlar. Atmosferde bir miktar radyokarbon oluştuğunda, bu miktarın yarısı 5.700 yıl kadar sonra bozulmuş olur (ve azot gazına dönüşür). Geri kalan miktarın yarısı da daha sonraki 5.700 yılda bozulur ve ölçülemeyecek kadar küçük bir kalıntı kalıncaya kadar bu böyle devam eder. Bir ağaç, ölümünden 5.700 yıl sonra, canlıyken bünyesinde bulunan radyokarbon / olağan karbon oranının sadece yarısını ihtiva eder. 11.400 yıl (veya iki yarı–ömür) sonra, tabiattaki oranın sadece dörtte birini içerir. Yaklaşık beş yarı–ömür, veya kabaca 30 bin yıl sonra ise, çok zor ölçülen bir kalıntı kalır, bu yüzden radyokarbon testi sadece 30 bin yıldan daha genç kalıntıların yaş tayininde sağlıklı şekilde kullanılabilir.
Radyokarbon testi, bir zamanlar canlı olan varlıkların kalıntıları üstünde çalışır; meselâ binlerce yıl öncesine ait bir mezardaki kemikler veya ağaçtan yapılmış direkler gibi. Böyle organik bir maddenin yaşını tayin etmek için kalan radyokarbon miktarını saymak, buradan da canlının ne zaman radyokarbon almayı durdurduğu –yani ne zaman öldüğü– sonucunu çıkarmak gerekmektedir.
Testin değeri, bir papirüs parçasının veya seyrek karşılaşılan bir kafatasının ne kadar zaman öncesine ait olduğunu öğrenmek gerektiğinde ortaya çıkmaktadır. Netice itibariyle bu teknik yeryüzünde radyokarbonun (karbon 14) yaygın, olağan ve kararlı karbona (karbon 12) oranını, ve daha da önemlisi bu oranın zaman içinde sabit kalıp kalmadığını doğrulukla bilmeye dayanmaktadır. Yani testin sağlıklı işlemesi için yeryüzündeki radyokarbon / olağan karbon oranı, teste konu olan varlık hem hayatta iken, hem de öldükten sonra aynı kalmış olmalıdır, ve metodun ilk geliştirildiği günden beri de aynı kabul edilmiştir (son gelişmeler ışığında böyle bir ön kabulün doğru olmadığı anlaşılmıştır). Arkeologlar mezarını buldukları bir insanının yaşını belirlemek istediklerinde, eğer bu insan hayattayken yeryüzünde daha fazla karbon 14 mevcut idiyse, kemiklerden elde edilen yaş hatalı olacak, o insan gerçek yaşından daha genç gözükecektir. Eğer yaşarken yeryüzünde daha az radyokarbon mevcut idiyse bu durumda daha yaşlı gözükecektir.
Libby ve ekibi 1940’larda bu tekniği geliştirirken, Dünya’daki karbon 14 miktarının insanın yeryüzündeki varoluş zamanı boyunca değişmediğine inanıyorlardı; çünkü bu varoluş zamanı, Dünya’nın 4,6 milyar yıl olarak kabul edilen yaşı yanında çok küçük kalıyordu. Libby de radyokarbon oranını “denge değeri” ifadesiyle sabit kabul ediyordu.
Dünya oluştuktan ve bir atmosfere sahip olduktan sonra, karbon 14’ün inşa edileceği 30 bin yıllık bir geçiş periyodu olacaktı. Bu periyodun sonunda, kozmik radyasyon etkisiyle meydana gelen karbon 14 miktarı sıfıra doğru bozulan karbon 14 miktarıyla dengelenecekti. Libby’nin terminolojisiyle, 30 bin yıl sonunda yeryüzündeki radyokarbon rezervuarı sabit duruma ulaşmış olacaktı.
Problemler başlıyor
Üniformitaryen jeolojiye (jeolojik zamanlar boyunca tabiattaki şartların değişmediğini kabul eden görüşe) göre, Dünya, rezervuarın dolması için gereken 30 bin yıldan binlerce defa daha yaşlı olduğundan, radyokarbon miktarı milyarlarca yıl önce dengeyi yakalamış ve insanın yaratıldığı günden bugüne kadar da bu sabit değeri korumuş olmalıdır. Teorinin bu kısmını test etmek için Libby, radyokarbonun hem oluşma hem de bozulma oranlarıyla ilgili ölçümler yaptı ve önemli bir çelişki belirledi. Buna göre, radyokarbon atmosferde bozulup ortadan kalkma hızına göre % 25 daha hızlı oluşuyordu. Libby, bu sonucu deney hatası olarak kabul etti.
Libby’nin deneyleri 1960’larda, daha gelişmiş tekniklerle çalışan kimyacılar tarafından da tekrarlandı. Sözkonusu radyasyon miktarı çok küçük olduğundan (saniyede birkaç atomun bozulması) ve sonuçları bozabilecek diğer bütün radyasyon kaynaklarını seçip elemek gerektiğinden, deneyler çok hassas ölçümleri gerektiriyordu. Yeni deneyler, Libby’nin tesbit ettiği çelişkinin sadece deney hatası olmadığını gösterdi; bu mevcuttu. Büyük hatalara rağmen, bugünkü tabiî oluşum oranının tabiî bozulma oranını % 25 kadar aştığını gösteren güçlü belirtiler olduğu, karbon 14’ün oluşma ve bozulmasındaki dengenin korunmadığı belirlendi.
Bunu, Southern California Üniversitesi’nden Hans Suess; Journal of Geophysical Research’de ve V.R. Switzer Science’da yazarak diğer bazı araştırmacılarla birlikte teyid ettiler. Verileri gözden geçiren Utah Üniversitesi’nden metalürji profesörü Melvin Cook, karbon 14’ün bugünkü oluşum oranının bir dakikada bir gramda 18,4 atom, bozulma oranının ise bir dakikada bir gramda 13,3 atom olduğu sonucuna ulaştı; yani aynı zaman aralığında oluşma oranı bozulmadan % 38 kadar fazlaydı. Bu keşif Cook tarafından şu şekilde izah edildi: “Bu sonucun iki anlamı olabilir: ya, karbon 14’le ilgili olarak atmosfer şu veya bu sebepten dolayı geçici bir inşa aşamasındadır… veya radyokarbon yaş tayin metodunun temel kabullerinden herhangi birinde bir yanlışlık vardır.”
Cook, radyokarbon oluşması ve bozulmasıyla ilgili eldeki en son rakamları aldı ve buradan sıfır radyokarbona ulaşacak şekilde geriye doğru hesaplamalar yaptı. Aslında bunu yaparken, radyokarbon tekniğini kullanarak Dünya atmosferinin yaşını hesaplamaya çalışıyordu. Sonuçta, Dünya atmosferinin yaşı 10.000 yıl civarında çıktı. Üniformitaryen jeoloji ve Darwinci teori diyetiyle beslenip yetiştirilmiş birisi için, veya standard bir jeoloji ders kitabını açan lise veya üniversite öğrencisi için, hayatın Dünya üzerinde 10.000 yıl gibi kısa bir geçmişi olabileceği fikri, kaçınılmaz olarak mantıksız gözükür. Acaba radyokarbon metodu yaşı bilinen nesneler için test edilip doğruluğu tamamen gösterildi mi? Acaba bu teknik, mükemmel sonuçlarla arkeolojide geniş bir kabul gördü mü? Acaba kullanılan metodda yıllar önce herhangi bir kusur bulunmuş muydu?
Radyokarbon metodu, yaşını bağımsız olarak, meselâ arkeolojik kaynaklardan bildiğimiz nesneler üzerinde denenmişti ve etkileyici erken başarılar elde etmişti. Test edilen ilk eşyalardan biri, Mısır’da bir firavun mezarından çıkarılmış olan ve bağımsız olarak 3.750 yıl öncesine ait olduğu bilinen ağaç bir kayıktı. Radyokarbon denemesi 3.441 ile 3.801 yıl arasında bir tarih verdi; bu sadece 51 yıl gibi bir hata demekti. Fakat bu umut verici başlangıçtan hemen sonra, metod için zorluklar başladı ve sonraki denemeler anormal yaşlar verdi.
Anormal yaşlarla ilgili son örneklerden birisi şuydu: 1991’de Güney Afrika’da açık arazide bulunan kaya resimleri Oxford Üniversitesi tarafından analiz edilmiş ve yaklaşık 1.200 yıl yaşlı olduğu hesaplanmıştı. Bu önemliydi, çünkü bunlar bölgede bulunan ilk açık arazi resimleriydi. Fakat, bu konuda çıkan haberler Capetown’da oturan bir bayanın, Joan Ahrens’in dikkatini çekti. Ahrens resimleri tanıdı; bunlar kendisinin resim dersinde yaptığı ve daha sonra bahçesinden çalınan resimlerdi. Bu gibi olayların anlamı şuydu ki, yanlışlıklar, yaş tayin tekniklerini bazı dış metodlarla kontrol etme şansına sahip olduğumuz böyle seyrek durumlarda ortaya çıkarılabilirdi sadece. Böyle dışarıdan araştırma imkânları mevcut değilse, karbon tekniğinin verdiği hükmü kabul etmek zorunda kalıyorduk.
Bu anormal keşiflerle ortaya çıkan durum Introduction to Prehistoric Archaeology adlı eserde şöyle özetleniyor: “Yıllardan beri, muhtemel hataların…nisbeten küçük etkileri olabileceği düşünüldü, fakat radyokarbon yaşlarıyla ilgili yakın zamanda yapılan araştırmalar, karbon 14’ün atmosferdeki tabiî konsantrasyonunun hesaplanan yaşları belli dönemlerde önemli ölçüde etkileyecek kadar değişmiş olduğunu gösteriyor. Değişim miktarı teorik olarak tahmin edilemediğinden, karbon 14 ile gerçek takvim arasında korelasyon yapabilecek mutlak kesinlikte paralel bir yaş tayin metodu bulmak artık zorunlu olmuştur.”
Ağaçların büyüme halkaları
Radyokarbon yaş tayinini teyid etmek için başvurulan paralel tayin metodu, California ve Nevada dağlarının yüksek kesimlerinde yetişen ve Yeryüzü’ndeki en yaşlı canlı varlık olan ilginç bir ağaç, bristlecone çamı üzerinde test edilmiştir.
Bristlecone çamı, Arizona Üniversitesi’nden Charles Ferguson tarafından dendrokronoloji (ağaç halkalarıyla yaş tayini) bilimini geliştirmek için kullanılmıştır. Bu yararlı bir ağaçtır, çünkü çok uzun yaşamaktadır ve halkalarındaki ardışıklıkların geçmişteki belli yılları temsil ettiği söylenmektedir. Bu durum, genç bir ağacı daha yaşlı ağaçlarla (ölmüş ağaçlar da dahil) mukayese etme imkânı vermekte ve sonuçta ağaç halkası kronolojisi giderek daha geri tarihlere çekilmektedir. Alınan ağaç örneklerindeki belli diziler incelenerek yapılan yaş tayinleri Ferguson’a günümüzden 8.200 yıl öncesine uzanan bir ana kronoloji inşa etme imkânı vermiş ve bu da radyokarbon yaşlarındaki değişimlerin doğruluğunu test etmekte kullanılmıştır. Hans Suess, üzerine ana kronolojinin bina edildiği bristlecone çam örneklerinin yaşını bir de radyokarbon yöntemiyle tayin ederek bir sapma cetveli hazırlamıştır. Bu cetvel teoride radyokarbon metodunun yanlışlıklarını 10.000 yıl öncesine kadar düzeltme imkânı vermektedir. Fakat cetveller için bir kalibrasyon metodu henüz geliştirilmiş değildir. Yani geçmişten bugüne çok iyi bildiğimiz sabit bir kriter bulunmamaktadır.
Radyokarbon tekniğinin mucidi Libby, önemli sapmaların olabileceğini başlangıçta düşünmemişti. “Bu tekniği geliştirdiğimizde” diyordu Libby, “elimizde en küçük bir delil olmamasına rağmen, kozmik ışınların sabit kaldığını varsaydık. Fakat şimdi değişim olduğunu biliyoruz.”
Yakın zamanda tartışmaya yeni bir zorluk daha girmiş bulunuyor. Dendrokronolojinin dayandığı temel prensip –her yıl bir ağaç halkası oluşur– sorgulanıyor. Encyclopaedia Britannica’da Holosen dönemiyle ilgili olarak dendrokronoloji çalışmalarını yazan R. W. Fairbridge şunları söylüyor: “Ağaç–halkası analizlerinde bazı tuzaklar keşfedildi. Zaman zaman, çok şiddetli geçen bir mevsimde, büyüme halkası oluşmayabilir. Bazı enlemlerde, ağaç halkasının büyümesi nem ile, bazılarında sıcaklıkla doğru orantı göstermektedir. iklim açısından bu iki faktör farklı bölgelerde genellikle ters orantılı bir ilişki içindedir.” Aynı şekilde, eğer büyüme baharda başlar, sonra vakitsiz soğuklardan dolayı durur ve tekrar başlarsa, bir yıl içinde iki halka da gelişebilir ve bu yanıltıcı olur. Sonuçta, iklim değişiklikleri, düzeltme cetvellerinde bristlecone çam yaşlarıyla ilgili değişiklik yapmayı gerektirmektedir. Burada anahtar soru, karbon 14’ün oluşma ve bozulma oranı arasındaki uyuşmazlığın nasıl açıklanacağıdır.
2001 yılında Bahama adalarındaki bir mağarada 45 bin yıl önce oluşmaya başlamış bir dikit üzerinde analiz yapan Arizona Üniversitesi’nden Warren Beck ve arkadaşları, karbon 14’ün atmosferik konsantrasyonunda 45 bin ile 33 bin yıl öncesi arasında çok büyük değişimler belirlediler ve bunun sebebinin, yeryüzünü anormal derecede yüksek kozmik ışın akılarıyla radyasyona mâruz bırakmış bir süpernova patlaması olabileceğini ileri sürdüler.
Problem şuydu
eğer karbon 14 konsantrasyonu önemli ölçüde değiştiyse, bu dönemin fosillerinin yaşlarını tayin etmek imkânsız hâle gelmektedir. Lyon Radyokarbon Yaş Tayin Merkezi müdürü Jacques Evin, “atmosferdeki karbon 14 oranının zaman içinde sabit kalmadığı uzun zamandan beri biliniyor. Dolayısıyla ölçüm yaşları sıklıkla değişiyor” diyor. Üçbin yıl önce gözlenen en büyük karbon 14 değişimi bu metodun ve dolayısıyla ağaç halkaları, mercanların büyüme çizgileri ve göl tortullarının çökelme sınırları gibi kalibrasyon yöntemlerinin kullanılmasını imkânsız hâle getiriyor.
Kategori: Kimya |
Pazartesi, 16 Şubat 2009

Patlayıcı Maddeler
Ani bir reaksiyon vererek ısı ve gaz açığa çikaran maddeler.Patlayıcılar genellikle,tahrip edici ve askeri maksatlar için,aynı zamanda rokete infilak vasıtasıyla hız veren yakıt olarak da kullanılırlar.Kullanışlı bir patlayıcının normal şartlarda taşinması ve muhafazası emin olmalı,az bir ısı ile uyarıldığı an,kolayca reaksiyona geçebilmelidir.Bütün patlayıcılar tehlikeli olup,yüksek eğitim görmüş personel dışındaki kimseler tarafından kullanılamaz ve işleme tabi tutulamazlar.
Bilinen ilk patlayıcı madde olan barutu keşfedenlerin Müslümanlar olduğu arşivlerde geçmektedir.M.S.takriben 1200 yıllarında Arabistanlı Abdullah’ın kitabında,barutun temel maddesi olan potasyum nitrattan bahsedilmektedir.Çinlilerinde bu yüzyılda kullandıkları kara baruttur.Tahmin edildiğine göre bu barutun kullanımı Çin den batıya doğru yayılmış ve 13, yüzyılda da batıda kullanılmaya başlanmıştır.ilk olarak 1320 civarında tabanca patlatıcısı olarak istifade edilmiş 1600′lerde de tahrip edici olarak iş görmüştü.
Modern patlayıcı teknolojisi,1833′te,Fransız kimyageri Henri Braconnot’un nitrik asidi nişasta ile verdiği alev alıcı olan esteri elde etmesiyle başladı.1846′da Alman kimyageri Christian F. Schönbein,selülozu sülfat ve nitrat asidi karışımı ile nitrolayarak kara baruttan iki kat daha tesirli olan nitroselülozu elde etti.
1846′da italyan kimyager Ascanio Sobrero trinitro gliserini elde etti,fakat bunun asıl tahrip için olan kıymetini ise isveçli Alfred B.NOBEL keşfetti.Nobel,trinitro gliserinle toprağı karıştırarak silindir biçimine sokmuş ve dinamiti meydana getirmiştir.1875 yılında da Nobel,buluşlarını ilerleterek tahrip edici jelatini elde etti.
TNT (trinitro toluen) 1863 yılında Alman kimyageri J.Wilbrand tarafından bulunmuş ve birinci dünya savaşindan biraz önce silah cephanelerinde kullanılan nitrik asidin yerini almıştır.RDX [siklotrimetilen trinitramin(C3H6N6O6)] 1899′dan,PENT [Pentaeritritol tetranitrat(C5H8N4O12)] de 1920′den itibaren bilinmektedir.Fakat hassas ve güçlü patlayıcılara ihtiyaç duyulduğu ikinci Dünya savaşina kadar bu silahlar kullanılmaktaydılar.
Patlayıcı çesitleri:Genel olarak patlayıcılar tahrip edici patlayıcılar,askeri patlayıcılar,ateşlemeye yarayan patlayıcılar ve fırlatıcı yakıt halinde olan patlayıcılar olarak sınıflandırılır.
Tahrip edici patlayıcılar:Bu çesit patlayıcılar kömür ocaklarında,inşaatlarda ve tünel açmalarda kullanılır.Tahrip edici patlayıcıların en iyilerinden biri olan ve granüler bir madde olan dinamit,temel olarak nitrogliserin (NG),Amonyum nitrat(AN),sodyum nitrat ve talaş tozunun silindir kutular içinde yerleştirilmesinden ibarettir.istenilen güce göre kullanılan malzemelerin miktarları ve oranları değiştirilebilir.
Jelatin dinamiti granit tünelleri açmak,yeraltı metal madenciliğinde kullanılmak ve su altında tahribat yapmak için kullanılırlar.Bu çesit dinamit yüksek güçte bir patlayıcı olup,nitroselülozla jelatinlenmiş %25-50 nitrogliserin ihtiva ederler.
Amonyum nitratı fazla olan ve içinde biraz sodyum klorür veya sodyum karbonat bulunan dinamit,az alev çikardigindan dolayı,metan (grizu) patlamalarına sebep olmaz ve bu yüzden kömür ocaklarında emin bir şekilde kullanılır.
Amonyum nitrat (AN) ihtiva eden patlayıcılar ucuz ve emin olduklarından dolayı inşaatlarda ve yüzey maden ocaklarında kullanılır.Bunlardan başka birde ANFO patlayıcıları vardır.Bunlar %95 Amonyum nitrat %5 fueloil karışımından meydana gelirler.Kayalarda açılan deliklere akıtılarak kolayca yerleştirildiğinden dolayı taş ocaklarında kullanılır.
Detonatörler
Ateşleyiciler anlamına gelir.Detonatör patlayıcılar,hassasiyeti düşük patlayıcılarla yakıt patlayıcılarını ateşlemek maksadıyla kullanılır.Hassas patlayıcılar oldukları için ufak bir sıkıştırma ile derhal ateş alırlar.Detonatör olarak 1930 senesinden beri kurşun asit kullanılmaktadır.Cıva fulminat da detonatör olarak kullanılır.Modern detonatörler 5-8cm çapinda beonz kapsüllere yerleştirilen kurşun asitle yapılır.Kurşun asit ateşlenince ikinci bir detonatör bölgeyi tetikler.Bu bölgede bulunan bir gram civarındaki PENT,RDX veya tetril ise asıl patlayıcıyı ateşler.Tabanca ve tüfek mermi detonatörleri kalsiyum silsit tetrasin veya baryum nitrat,kurşun stifnat ihtiva eder.
Askeri patlayıcılar
Askeri maksatla yapılan patlayıcıların fiziki ve kimyevi olarak uzun zaman aşirı sıcakta durmaya dayanıklı olmaları,çevrelerine bomba düştğünde bundan etkilenmemeleri lazımdır.Ayrıca savaş zamanında sıkıntı çekilmemesi için bu patlayıcıların hammaddelerinin de bol olması gereklidir.En iyi askeri patlayıcı TNT’dir.Askeri patlayıcılardan olan pentolin (%50 PENT,%50 TNT) Bazukalarda;Amotol (%50 Amonyum nitrat,%50 TNT) Uçaktan atılan bombalarda;tritonal (%80 TNT,%20 alüminyum) Torpidolarda kullanılır.
Fırlatıcı yakıt patlayıcıları
Bu patlayıcılar mermi ve roketleri hedefe ulaştırmak için kullanılırlar.Diğer patlayıcı tiplerinin aksine bu patlayıcılar infilak etmezler.Bol miktarda gaz üretirler.
Modern tabanca,fırlatıcı yakıtı dumansız bir maddedir.Bu,etil eter ve etil alkol karışımı nitro selüloz ihtiva eder.Uçak cephaneliklerinde ve uzun menzilli balistik füzelerde katı roket,fırlatıcı yakıtı bulunur.Katı yakıtların temel formülü %14 pudra alüminyum,%60 alüminyum perklorat,%25 bütadiyen akilonitril kopolimer veya poli üretan ve %1 de yapıştırıcıdır.
Diğer patlayıcılar
Patlayıcılar çol çesitli maksatlar için kullanılırlar.Bunlardan petrol yataklarını parçalamak için kullanılanları,füzelerin yakıt kademelerini birbirinden ayırmak için,etrafı kurşun kaplı şeritler halinde olanları ve belli kalıplara göre metallere şekil vermek için kullanılanları da vardır.Ayrıca alüminyum ve demir gibi birbirlerine kaynak edilemeyen metaller de patlama metodları ile birleştirilirler.
Detonasyon
Yüksek enerjili bir bileşimkeskin bir yerde patladıktan sonra,çevreye süpersonik şok dalgaları yayar.Bu işleme detonasyan denir.Detonasyondaki kimyasal olaylar,yanma olayındakiyle hemen hemen aynıdırlar.Fakat fiziki olarak birkaç değişiklik vardır.Bunların başlıcası nakledilmelerindedir.Yanmada kıvılcım çok yavaş hareket ettiği halde detonasyonda bu,saniyede 8000m ile yol alan şok dalgaları halinde nakledilir.
Başlangıçtan sonra detonasyondan meydana gelen bu şok dalgaları,belli bir hıza erişene kadar yol alırlar.Patlayıcı maddeden o kadar çabuk geçer ki,bu reaksiyon saniyenin birkaç milyonda birinde tamamlanmış olur.
Detonasyon dalgasının önü artı basınç,arkası ise eksi basınç bölgesidir.Patlamadan sonra bölgede önce artı basınç nedeniyle hava itilmesi,sonrada eksi basınç nedeniyle hava emilmesi olur.Bu yüzden patlamanın olduğu yerde çogu zaman binaların pencere camları içeriye değil de dışarıya kırılarak dökülür.
Patlayıcı gök gürültüsünü anımsatan büyük bir gürültü ve parlak bir ışıkla patlayabilen maddeye denir.Patlayıcılar,gram düzeyinde kütleler halinde,ilkel patlayıcılar yada kapsül patlayıcıları olarak kullanılır.Patlayıcı kök yada grup,bir bileşiğin molekülünde bulunmasından dolayı,bu bileşiğe patlayıcı bir nitelik kazandıran atomsal kök yada atom grubudur. NO2,C≡C,N−Cl grubları patlayıcı köklerdir.
Uygulamada patlayıcı maddeler askeri ve sivil patlayıcılar olmak üzere ikiye ayrılır.Ancak aynı madde kimi zaman hem askeri,hem de sivil amaçla kullanıla bilir.Bir patlayıcı madde,nitrogliserin gibi tanımlanmış bir bileşik yada kara barut gibi bir karışım olabilir.Patlayıcılar kimyasal olarak şu grublara ayrılır.
Azotürler ve fulminatlar.
Nitrolu patlayıcılar,yani nitrik asit esterleri yada tam deyimiyle nitrolu türevler.
Nitratlı patlayıcılar (Ana bileşimi amonyum nitrat)
Kloratlı (Ana bileşimi sodyum klorat) ve perkloratlı(Ana bileşeni amonyum perklorat) patlayıcılar.
Dinamitler (Ana bileşeni nitrogliserin)
Kara barutlar ve benzeri karışımlar
En önemli başlatma patlayıcıları,civa fulminat ile kurşun azotür’dür.Kloratlı patlayıcılar ve kara barutlar,havai fişeklerin bileşimine katılmak amacıyla az miktarda üretilir.Dinamit tüketiminin giderek azalmasına karşin,nitrat-fuel üretimi hızla artmaktadır.Yaklaşik 1970 yılından bu yana yeni tip patlayıcılar üretilmektedir;bunlar genellikle sızdırmaz plastik torbalar içinde saklanan patlayıcı bulamaçlar ile metalleri biçimlendirmede kullanılan plaka patlayıcılardır.
Türkiye’de patlayıcı maddelerin üretimi devlet tekelindedir.Ancak barut ve patlayıcı maddelere ilişkin 9mayıs 1955 tarih ve 6551 sayılı yasayla bu tür maddelerin üretimi,ithali ve satışı serbest bırakılarak devletten çikarilmistir.
Maden ocaklarında kullanılan patlayıcılar özellikle yeraltı madenciliğindeki kullanım koşullarının zorluğu nedeniyle,bu patlayıcılar ancak özgül bir ateşleme tekniğiyle patlatılmalı,çok zehirli gazlar açığı çikarmamali,patlayıcı bir atmosferi tutuşturmamalı,özellikle kaybetmeden kolayca taşinıp saklana bilmeli ve ucuza mal edilebilmelidir.Bu sınırlamalar,yeraltı madenciliğinde her çesit patlayıcının kullanılamayacağını gösterir.Maden ocaklarında en sık kullanılan patlayıcılar şunlardır;kartuşlu(favier patlayıcıları)yada kılıfsız(nitrat-fuel)olarak kullanılan nitratlı patlayıcılar,daima kartuşlu olarak kullanılan zayıf (Minex) yada güçlü (gom)dinamitler;patlayıcı bulamaçlar (kılıfsız yada torbalarda).
Genel özelliklerinin yanı sıra,kayaç kazısında kullanılabilmeleri için patlayıcılarda şu özelliklerin de bulunması gerekir;patlayıcının kuvvetini belirten pratik kullanım kat sayısı,parçalama(patlayıcının kayacı parçalama yatkınlığı),patlama hızı(kartuş boyunca),duyarlılık(darbeye,kapsüle,patlama dalgasına,basıca,suya karşi),patlama hızını ve parçalama kuvvetini belirleyen kartuşlama yoğunluğu.Patlama sonucu açığa çikan gazların zehirli olanları(karbon monoksit,azot oksit dumanları)havalandırma yoluyla dışarıya atılmalıdır.
Kimyasal bir ayrışmaya uğrayarak,çok kısa bir zamanda,büyük enerji açığa çikaran,bu enerjiye de mekanik enejiye çevirerek iş gören maddelerdir.
Kimyasal enerjinin bu maddelerde mekanik enerji haline dönmesi sırasında önemli olan konu bu enerjinin dönüşme hızıdır.Bu hız ne kadar büyük olursa patlayıcılık özelligi o kadar artar.
Her patlayabilen madde patlayıcı madde olarak kullanılmaz.Patlayıcı madde olarak kullanılacak olanlarda bunların kolay kullanılabilir olması,mümkün olduğu kadar sıvı olmaması,gördüğü işin büyük olması gibi bazı özellikler aranır. Patlayıcı maddelerde aranan fiziksel özellikler şunlardır:
Patlama ısısı Patlama sırasında meydana gelen gazların büyük etkiler yapabilmesi o andaki sıcaklıklarına bağlıdır.Bu sıcaklık ne kadar yüksek olursa elde edilecek mekanik enerjide o kadar artar.
Gazların hacmi
Patlamanın etkisi ayrışma sırasında ortaya çikan gazların az,yada çok olmasına bağlıdır.Patlama sırasında ortaya çikan gaz hacmi arttıkça,patlayıcı etkisi de büyür.
Patlama hızı
Bu özellik patlayıcı maddenin kullanılma yerini bulmaya yarar.Patlama kimyasal ayrışmanın ilk başladığı andan bitinceye kadar geçen zamandır.Saniyede metre olarak ölçülür.En büyük patlama hızı sıvı nitrogliserindedir.Sıvı nitrogliserinin patlama hızı 8500m/san.,patlayıcı jelatinde 7800m/san.,kara barutun 300-500m/san.dir.
Yıkma özelligi
Patlama hızı ile ilgilidir.Özel bir kurşun aletle bulunur.Bu alet,ortasında 12,5cm derinliğinde,2,5cm çapinda bir çukur bulunan 20 20 boyutunda bir kurşun silindirdir.
Nasıl patlarlar
Patlayıcı maddelerde patlama olabilmesi için dıştan bir etki gerekir.Bu etki kıvılcım,kızgın tel (fitil),vurma,patlayıcı kapsül,başka bir patlamanın ‘dalga etkisi’ olabilir.
Kıvılcım yada kızgın tel sıcaklığın meydana getirdiği bir kimyasal olay başlatmasıdır.Vurma,mekanik bir etkidir,vurma anında kimyasal olayı başlatacak bir sıcaklık meydana getirerek patlamayı doğurur.Vurma ile patlayan maddelere başlatıcı(inisyal) patlayıcılar denir.Bunların patlamasında meydana gelen çesitli etkiler öteki patlayıcıları patlatır.<>bir patlama olayında meydana gelen hava dalgaların uzak yerdeki patlayıcıları patlatmasıdır.
Patlayıcı madde çesitleri
Patlayıcı maddeleri 3 bülümde toplayabiliriz.
Basit patlayıcılar: Karabarutla bu cinste olan daha başka patlayıcı maddelerdir.
Yıkma gücü olan patlayıcılar: Bu maddeler ikiye ayrılır.
Basit Patlayıcılar
Nitray esterleri ile nitro bileşikleridir.En önemlisi nitrogliserindir.Nitrogliserinden dinamit yapışır.Bunun dışında basit patlayıcılar şunlardır.
Gurdinamit
%75 TNG ile %25 kızdırılmış kiselgur,çok az soda karıştırarak,küçük sabun kalıbına bastırılır,parafinli kağıtlara sarılarak tahta sandıklarda ambalajlanır.
Dinamit Nobel
%15 TNG vardır,geri kalan %85 ile %85,4′i Sodyum nitrat,%0,5′i soda,%15′i kömür tozudur.
Patlayıcı jelatin
%92 TNG,%8 kollodyum pamuğu ile yapılır,jelatin görünüşlüdür.
Dinitroglikol
Kok fabrikalarında çikan etilen glikol bundanda dinitro glikol yapılarak TNG’ile karıştırılır.
Nitroselüloz
Buna dumansız barutta denir.Birçok mermilerde özellikle hafif silah mermilerinde mermiyi namludan hedefe iten kuvveti sağlamak için kullanılır.
Tetril
Bazı mermilerde,bombalarda paralayıcı olarak kullanılır.
Son zamanlarda savaş araçlarında kullanılan bu maddelere birde plastik patlayıcılar eklenmiştir.Bunlara (B ve C) terkipleri adı verilir.Sıcaklıkla yumuşayıp hamur gibi yoğrulabilecek şekildedirler.Hafif ateşle eriyebilirler,dolayısıyla duyarlığı biraz azdır.Yalnız,bir kapsül yardımı ile patladığı zaman elde edilen kuvvet ve enerji ötekilerinden büyüktür.
Karışık patlayıcı Maddeler
Amonyum nitrat,klorat perklorat gibi tuzlardır.
Başlatıcı patlayıcı maddeler
En önemli iki tanesi civa fulminat ile kurşun azotür dür.Bu maddeler küçük vurmalarla elektirik etkisiyle derhal patlarlar.Kimyasal tepkinin çabuk,kolay olması bu maddeleri öteki patlayıcı maddeleri patlatmada kullanmamızı sağlar.
Kategori: Kimya |
Pazartesi, 16 Şubat 2009

ilaç ve Zehir
Alkaloitler; Doğal olarak birçok bitki türünde ve yalnızca birkaç hayvanda bulunan, yapısındaki karbon, hidrojen ve azot atomlarının varlığıyla nitelenen organik maddeler sınıfıdır. Alkaloitlerin çok küçük miktarlarının bile insanlar ve hayvanlar üstünde güçlü fizyolojik etkileri vardır. Alkaloitler genellikle baz özelliği gösteren bileşiklerdir; asitleri nötrleştirerek, suda çözünebilen kristalli tuzlar oluştururlar.
Suda çok az, alkol, kloroform ve eter gibi organik çözücülerde ise çok iyi çözünürler. Kimyasal yapıları çok karmaşık olan alkaloitlerin en bilinen örnekleri morfin, striknin, kinin, efedrin ve nikotindir.
Haşhaştan elde edilen ilk alkaloit morfindir. Bu bileşiklerin tıpta geniş bir uygulama alanı olması bu maddelerin tanınmasına ve birleşim yoluyla elde edilmesine yönelik araştırmalara büyük bir atılım sağlamıştır.
Alkaloitlerin sınıflandırılmasında, biyolojik dağılımlarına, fizyolojik etkilerine ve kimyasal yapılarına dayanan değişik yöntemler uygulanır. Yenidünya kunduzu ve bir çörel (semender) dışında hayvanlarda rastlanmayan alkaloitler, genellikle çiçekli bitkilerde, daha seyrek olarak da çiçeksiz bitkilerde bulunur. Bazı bitki familyalarının bütün cinslerinde ve türlerinde alkaloitlere rastlanır: Düğünçiçeğigiller (Ranunculace), gelincikgiller (papaveraceae), patlıcangiller (Solanaceae), kadıntuzluğugiller (Berberidaceae), zakkumgiller (Apoynaceae) ve Annonaceae gibi. Ayrıca hezaren, kınakına, çayırsedefi, domates, patates, güzelavratotu, tütün, tatula, kanaryaotu ve acıbakla bitkileri de çeşitli alkaloitlerin kaynağıdır. Ne var ki, alkaloitlerin bitki yaşamındaki rolü henüz kesin olarak açıklığa kavuşturulamamıştır.
Alkaloitlerin çoğu, büyük ve küçükbaş hayvanlar ile insanda zehirlenmelere yol açar. Örneğin Cotalaria ve Heliaoropium türlerinde bulunan bir alkaloit sürekli alındığında karaciğer sirozuna neden olur. Çavdarmahmuzu olarak bilinen ve tahıl tohumlarında rastlanan bir tür mantarın ürettiği alkaloit, ergotizm hastalığının nedenidir. Bu bileşiklerin fizyolojik etkileri tıpta büyük önem taşır. Ağrı kesici olarak en çok kullanılan alkaloitler, haşhaştan elde edilen morfin ve türevleridir. Bunlardan kodein genellikle alışkanlık yapmaz, ancak eroin (diasetil morfin) bağımlılık yaratabilir. Kinidin alkaloitlerinden kinkona, kalp atışlarını düzenleyen bir kalp uyarıcısıdır. Nikotin, sitisin, konin ise solunum uyarıcı olarak kullanılır. Ancak, baldırandan elde edilen ve zehirli olan konin fazla kullanıldığında solunum yollarını uyuşturarak ölüme yol açar. Uygu dozda verilen atropin de solunum uyarıcı bir alkaloittir, ama beyinde yan etkileri gözlemlenmiştir. Kan damarlarını büzücü etkisi olan alkaloitlerden ergonovin, doğumdan sonra dölyatağı kanamalarını azaltmak için kullanılır. Efedrin, özellikle nezle, soğuk algınlığı, saman nezlesi ve bronşiyal astım gibi hastalıklarda çok sık kullanılan ilaçların bileşiminde bulunur. Yerel (lokal) uyuşturucu etkisi olan kokainin istenmeyen yan etkileri olduğu için, genellikle molekül yapısında değişiklik yapılarak elde edilen türevleri daha güvenli ve etkin biçimde kullanılmaktadır. Sıtma savaşının en etkili silahlarından biri olan kinin, kinkona alkaloitlerindendir. Kas gevşetici alkaloitlerin en iyi bilinen örneklerinden biri, güney Afrika yerlilerinin ok zehiri olarak kullandıkları kürardır. Striknin de bu alkaloite benzer etkiler gösterir ve her ikisi de tıpta kullanılır. Liserjik asit dietilamidi (LSD), meskalin, psilosibin gibi alkaloitler, bilinci etkileyerek sanrılara yol açar.
Molekül yapıları olağanüstü karmaşık olan alkaloitlerde, genellikle amin yapısı içinde en az bir azot atomu bulunur. Azota, karbon ve hidrojenden oluşan hidrokarbon grupları bağlanmıştır ve amin yapısı çoğu kez, azot ya da hidrokarbon grupları üzerindeki halkalı bir yapının içinde yer alır.
Alkaloitlerin kimyasal yapılarına göre sınıflandırılmasında, bileşiklerindeki halkalar ve bunlara bağlı gruplar göz önüne alınır. En basitleri, bir azot ile dört karbon atomundan oluşan beş üyeli pirol halkasının türevi olan bileşiklerdir. Daha karmaşık yapılar, halka sistemlerine, sayısına ve moleküldeki azot atomlarının sayısına göre önemli değişiklikler gösterir. Tütün, kakao yaprağı ve güzelavratotunda pirolidin halkası taşıyan alkaloitler bulunur. Altılı aromatik halkasında bir azotu bulunan piridinin doymuş ve doymamış biçimlerinin başka halkalarla yaptığı türevler içinde en çok bilinen alkaloit nikotindir. Piridinin indirgenme ürünü piperidin ise, lobelin alkaloitinin çekirdeğini oluşturur. Lobelin tıpta tütün tiryakiliğini önlemekte kullanılır. Beş üyeli iki halkanın ortak bir azot atomu üzerinden kaynaşmasıyla oluşan pirolizidinin en önemli türevi baklagiller ve hodangillerde rastlanan retronesindir. Halkalı diester türevlerinden retorsin meyve sineğinde başkalaşıma, farelerde karaciğer tümörlerine yol açar. ikişer azotlu, kaynaşmış beş ve altılı halkalardan oluşan purin bazlarının en önemli alkaloiti kafeindir. Uyarıcı niteliği yüksek olan kafeine karşı köpeklerin duyarlılığı insanlarınkinden daha fazladır. Purin çekirdeği triakantin alkaloitinde de bulunur. izokinolinler, biri azot içeren kaynaşmış iki altılı halka çelirdeğinden oluşur. Bunlara benzil, aril ve alkil grupları bağlanabilir. izokinolin alkaloitlerinin en iyi bilinen örnekleri papaverin, protoberberin ve porotopindir. Morfin ve kodein ise benzilizokinolinler gruplarındandır. Bisbenzilizokinolinler arasında, cerrahide kullanılan tubokürarin ve izotrilobin sayılabilir. indol türevi alkaloitler, gramin ve striknini de içeren bir aile oluşturur ve güçlü fizyolojil etkileri vardır. Gene büyük bir alkaloitler grubunu oluşturan kinolinler içinde kinin ve kalisantin önemli bir yer tutar. Belirli bir sınıf içine sokulamayan likapodin, kolşinin, spartein ve pilokarpin gibi alkaloitlere de rastlanmıştır.
itkilerin alkaloit bileşimlerinin (sentezinin) aminoasitlerden yapıldığı sanılmaktadır. Radyoaktif bir izotop olan karbon-14 ile işlenmiş aminoasitlerin alkaloitlere dönüşme süreci izleme teknikleriyle saptanabilmiş, hatta laboratuar koşullarında aminoasitlerden alkaloitlerin birleşimi gerçekleştirilmiştir.
Morfin gibi ticari önemi olan alkaloitlerin bitkilerden elde edilebilmesi için, bu maddelerin sulu çözeltilerinin hazırlanması gerekir. Dokulardaki alkaloitler ya sulu asit çözeltileriyle işlenerek çözülür tuzlara dönüştürülür ya da önce alkole özütlenerek yağ, mum ve reçinelerle birlikte çözülüp sonra asitlendirilir. Çözeltideki alkaloitleri ayırmak için, genellikle alumina ve silika gibi katıların yüze tutma (adsorpsiyon) niteliklerinin değişik olmasına dayanan kromatografi yöntemlerine başvurulur. Ayrıca, tuzların kristalleşme koşullarının değiştirilmesiyle de alkaloitler birbirinden ayrılabilir.
Orta molekül ağırlığındaki alkaloitlerin arıtılmasında damıtma ve süblimleştirme yöntemleri uygulanır. Ters akım dağılım yöntemi de kimi alkaloitlerin arıtılmasında yararlı sonuç vermektedir.
Türkiye’de geniş ekim alanları olan haşhaşın kapsülündeki alkaloitlerin değerlendirilmesi için 1927’de istanbul Eyüp’te kurulan ilk fabrika 1931’de kapatılmıştır. Bolvadin’de kurulan afyon alkaloitleri fabrikası, yılda 20 bin ton çizilmemiş haşhaş kapsülü işlemek üzere tasarlanmıştır. 1980’de üretime geçen fabrikanın ürünleri,morfin hidroklorür, etilmorfin hidroklorür, kodein ve kodenin fosfattır.
Kategori: Kimya |
Pazartesi, 16 Şubat 2009

Entropi Yasası
Termodinamiğin birinci yasası en genel haliyle enerjinin sakınımıdır. Bu yasaya göre evrendeki enerji miktarı sabittir. Toplam enerji şekil değiştirebilir, fakat asla kaybolmaz. Enerji iş yapabilme yeteneğini gösterdiği için, mutlak kapalı bir sistemin sonsuza kadar yaşaması ya da diğer bir deyişle iş yapma yeteneğini sürdürmesi gerekir.
Fakat gerçek bu şekilde değildir. Gerçeği kavrayabilmek için termodinamiğin ikinci yasasına bakmak gerekir. Termodinamiğin ikinci yasası, enerjinin farklı enerji dağılımlarından eşit enerji dağılımına doğru kendiliğinden akma eğiliminde olduğunu söyler. Örneğin bileşik kaplardaki su, kollardaki su seviyesi eşitleninceye kadar hareketine devam eder. Suyun kollar içindeki hareketi bir işin yapıldığını gösterir. Kollardaki su seviyesi eşitlendikten sonra, su artık kendiliğinden hareket etmez ve dolayısıyla da dışarıdan herhangi bir enerji verilmeden bu sistemde iş yapılamaz. Enerjinin düzgün dağılıp dağılmadığı nasıl anlaşılacaktır? Rudolf J. E. Clausius herhangi bir cisimde toplam ısının sıcaklığa oranının enerji dağılımının eşitlenmesinde önemli olduğunu gösterdi ve bu orana entropi ismini verdi. Entropi arttıkça enerji dağılımı da düzgünleşmektedir. Enerji dağılımı düzgünleştikçe iş yapabilme yeteneği azaldığından, entropi aynı zamanda işe dönüştürülemeyen enerjinin de bir ölçümü olmaktadır. ikinci yasaya göre eşitlenmeye doğru eğilim kendiliğinden olduğu için entropi artışı önlenemez.
ikinci yasaya göreye entropi artışı önlenemediğinden (Canlılar bu süreci kırabilmektedir), kapalı sistemdeki entropi eninde sonunda en yüksek düzeye ve sistem de zamandan bağımsız olarak dengeye ulaşır. Diğer bir deyişle sistem dengeye ulaştığında; entropisi en üst düzeye ve işe dönüştürülebilen serbest enerjisi ise en alt düzeye iner. Böyle bir sistemden iş alınamayacağından; bizim için sistem bozulmuş, çökmüş ya da ölmüş demektir. Sistemi ölmekten kurtarabilmek için entropi artışının önüne geçmek gerekir. Bu da, ancak sistemin dışarıdan enerji almasıyla mümkün olur ki, o zaman da sistemin adı açık sistem olur.
Açık sistem de çevresiyle sürekli enerji alış verişinde bulunurken, zamandan bağımsız olarak sabit kalabilir yani girdilerle çıktılar arasındaki oran sabit tutulabilir. Bu duruma kararlı durum (steady state) adı verilir. Kararlı durumda sisteme giren enerjiyle sistemdeki entropi artışı dengelenebilir ve böylece sistemin sürekliliği sağlanabilir. Burada ki sürekliliğin aynı enerji düzeyinde olması gerekmez. Sistem arasıra bir üst enerji düzeyine ya da daha alt enerji düzeylerine sıçrayarak bir başka enerji düzeyinde kararlı dengeye ulaşabilir. Atomdaki elektronların yörünge değiştirmesine benzeyen bu olguya günümüzde dönüşüm (transformasyon) adı verilmektedir. O halde sorunlara genel olarak açık sistem kuramıyla yaklaşmak gerekir; fakat uygulamada bu; büyük sistemler için pratik olmayabilir ve bu nedenle bazı sistemlerin karşılıklı ilişkiler gözönüne alınarak yönetilebilir boyutlara indirgenmesi gerekebilir. Ancak bu durumda sistemin geneline hakim uzmanların bulunması gerekir.
Sistemin açık olmasının yani çevreyle ilişkilerinin ne kadar önemli olduğunu, Arie De Geus şöyle der;
“ingiltere’de çok uzun bir süredir, sütçülerin küçük kamyonetlerle getirdikleri süt şişelerini her evin kapısına bıraktıkları geleneksel bir süt dağıtım sistemine sahiptir. Yirminci yüzyılın başlarında, bu süt şişelerinin kapakları yoktu. Kuşlar da, şişenin ağzında biriken kaymaklara kolayca erişebiliyorlardı. ingiliz bahçe kuşlarından iki farklı tür, mavi baştankara ve ardıç kuşu, çiğ süt kaymağını, bu yeni ve zengin besin kaynağını, şişelerin ağzına yaklaşıp emerek almayı öğrenmişlerdi.
Bu yenilik, kendi başına, büyük bir başarıydı. Ama aynı zamanda bir evrimci etkisi de olmuştu. Süt kreması, bu kuşların öteki besinlerine oranla daha zengin bir besindi ve bu iki ötücü kuş türünün sindirim sistemleri, daha önce tanımadıkları bu yeni alışılan besini sindirebilmek için bazı değişikliklere uğramışlardı. Bu iç uyum, neredeyse kesin olarak Darwin’ci ayıklanma sürecine uygun olarak gerçekleşmişti.
Daha sonra, iki dünya savaşı arasındaki dönemde, ingiliz süt dağıtım şirketleri süt şişelerinin ağızlarını ince alüminyum kapaklarla kapatarak bu kuşların kreması ile beslenmelerini önlediler.
1950′lerin başlarında, ingiltere’deki bütün mavi baştankaralar yaklaşık bir milyon kuş-süt şişelerinin alüminyum kapaklarını parçalamayı öğrenmişlerdi. Eski zengin besin kaynaklarına yeniden erişebilmenin yolunu bulmuş olmaları, mavi baştankaralar familyasının tümü için, önemli bir zafer olmuştu. Onlara yeniden varlıklarını sürdürme konusunda üstünlük sağlamıştı. Ama, onların tam tersine, ardıç kuşları, bütün bir familya olarak süt kremasına erişmeyi öğrenemediler. Zaman zaman tek tük ardıç kuşlarının süt şişelerinin kapaklarını parçalayıp krema yemeyi öğrendikleri görüldüyse de, bu bilgi hiçbir zaman türlerinin öteki üyelerine yayılamadı.
Uzun sözün kısası, mavi baştankaralar olağanüstü başarılı bir kurumsal öğrenme süreci geçirmişlerdi. Ne var ki, bazı ardıç kuşları mavi baştankalar kadar yenilikçi ve buluşçu oldukları halde, tür olarak başarısız kalmışlardı. Üstelik dahası, iki ötücü kuş ailesi arasındaki fark asla iletişim yetenekleri arasında fark bulunduğuna yorulamazdı. Ötücü kuşlar türü olarak, ardıç kuşları da mavi baştankaraların sahip oldukları tüm iletişim olanak ve becerilerine sahiplerdi: renk, davranış, hareket ve ötüş. Aralarındaki farkın açıklaması, diyordu Profesör Wilson, ancak toplumsal yayılım sürecinde bulunabilirdi: Mavi baştankaraların kendi becerilerini türün bir bireyinden bütün üyelerine yayma biçimlerinde.
ilkbaharda bütün mavi baştankaralar, yavrularını buyütünceye dek hep çift olarak yaşarlar. Yaz başlarında genç mavi baştankaralar yalnız başlarına uçmaya ve beslenmeye başladıkları zaman, kuşlar bir bahçeden öbürüne sekizerli onarlı kümeler halinde uçarak yer değiştirmeye başlar. Bu kümelerdeki kuşlar birbirlerinden ayrılmadan kırlarda hep bir arada uçuşurlar ve bu hareketlilik dönemi iki üç ay sürer.
Oysa ardıç kuşları, onların tam tersine, bölgeci kuşlardır. Erkek bir ardıç kuşu, kendi bölgesine asla bir başka erkek ardıç kuşu sokmaz. Buna yeltenen herhangi bir olduğu zaman da hemen bir meydan okuma ötüşü koy verir; sanki “Defol benim bölgemden!” der gibidirler. Genel olarak, ardıç kuşları birbirleri ile hasımca bir biçimde iletişim kurma eğilimindedirler; her biri kendi bölgesinin efendisidir ve sınırına bir başkasının yanaşmasına izin vermez.
“Kümeleşen kuşlar”, diyordu Alan Wilson, daha hızlı öğrenirler. Varlıklarını sürdürme ve daha hızlı evrim geçirme şanslarını artırırlar.”
Entropi kavramı enerji dağılımın düzgünlüğünü ölçtüğü gibi sistemin belirsizliğini de gösteren bir kavramdır. Yönetimde verilen her karar bir miktar belirsizlik içerecektir.
Belirsizlik ve Entropi
Bir organizasyon ya da sistem başlangıçta belirli bir düzen içindedir. Zaman geçtikçe sistemi oluşturan öğeler birbirlerinden çok değişik şekillerde hareket edebilirler. Bu nedenle zamanın herhangi bir anında sistemin hangi düzeni alacağını kestirmek son derecede güçtür. Çünkü seçenek sayısı çoktur, özellikle eleman sayısı arttıkça, sistemin gelecekte hangi düzeni alacağını kestirmek hemen hemen olanaksızdır. Aynı belirsizlik çevre koşulları için de geçerli olduğundan maalesef gelecek belirsizdir ve bu belirsizlik içinde yaşamak zorundayız. Bu nedenle çevre koşullarında meydana gelen değişikliklere uyum sağlayabilmek için kurulan sistemlerin de mümkün olduğunca esnek sistemler olması gerekir.
Nedensel belirsizliği arttıran olaylardan biri de, nedenle sonuç arasındaki süreçtir. Bunun etkileri de her sistemde bulunması gereken geri besleme kavramıyla açıklanabilir.
Geri Beslenme
Sistemin çıktılarının özelliklerini gösteren bilgilerin sisteme, yine sistem yoluyla girdi olarak verilmesidir. Sistemi etkileyen girdiler, etkilerini anında göstermedikleri gibi bu etkilerin ölçümünde de gecikmeler olmaktadır. Bu da çıktılardaki sapmaların nedenlerini belirlemekte büyük sorunlar doğurmaktadır. Örneğin çiçekte meydana gelen bozuklukların ışık yetersizliğinden mi? Su yetersizliğinden mi? Yoksa toprağından mı? kaynaklandığını belirlemek oldukça güçtür, çünkü bu girdiler etkilerini hemen göstermezler. Gecikme örneklerinden biri de yemekle ilgilidir. insanlar doyduklarını ancak doyduktan onbeş dakika sonra anlarlarmış. Bunun kaçınılmaz sonucu da onbeş dakika fazla yemek yemektir. Dolayısıyla şişmanlıktır.
Tüm sistemlerde hatayı azaltıcı yönde yani negatif geri besleme alt sisteminin bulunması kaçınılmazdır. Esasen yönetim bilgi sistemi bir geri besleme sistemidir. Yöneticilerin görevi de geri besleme sistemi aracılığıyla sistemden istenen çıktıların güvence altına alınmasıdır. Yani genel olarak sistemin tasarlanması görevi girişimcinin, sistemin istenen şekilde çalışması da yöneticinin görevidir. Sistemin o anda çalışır durumda olması da teknisyenin görevidir. Bu ayırımlar geneldir. Sistemde bulunan herkeste yukarıda söylenen niteliklerden bir miktar vardır, fakat kişinin temel stratejisinin farkında olması önemlidir.
Sistemdeki bu temel karakterler hem bireysel olarak kendi içimizde, hem de farklı bireyler olarak aramızda çatışmalara neden olacaktır. Yeri geldikçe tekrar tekrar üzerinde duracağımız gibi bu çatışma ya da gerilim, şirketin sağlığı için gereklidir, ancak gerilimin yaratıcı yönde olması gerekir. Kişiliklere yönelik gerilimler kurumun daha kısa sürede yok olmasına neden olur. Bu nedenle her işletmede farklı karakterlerin olması gerekir, ancak bunların kişiliklere saygı göstermesi zorunludur.
Tüm sistemler insanların amaçlarına hizmet etmek için tasarlanır. O halde istenen sonuçlar da insanların amaçlarını gerçekleştirmek için bir araçtır.
Kategori: Kimya |
Pazartesi, 16 Şubat 2009

Kimyasal Gübre
Bununla birlikte XIX. yüzyılın ilk yarısında et özüyle yaşanabileceğine marnlamıyordu. Günümüzde bunca bollaşan konsantre çorbalar henüz çok enderdi. Temel besin ekmek ve halkın büyük çoğunluğu için tahıllardı. Ekmek yapımı da gelişmemişti. Makinelerle hamur yoğurma tekniği gittikçe yaygınlaşmaktaydı ve fırınlar genellikle odunla ısıtılmakla birlikte kömür de kullanılmaya başlanmıştı.
Buğday ekimine gelince hâlâ eski yöntemle sürdürülüyor ve bu tarım hâlâ bilgisizlik içinde yüzen köylülerin elinde bulunuyordu. Ama yine de Devrim’den bu yana toprak işçisinin hayat şartlarında bir gelişme olmuş, botanikçiler tarım işleriyle yakından ilgilenmeye başlamışlardı. XVIII. yüzyılda “iyi tarımcı” aranıyor, bilim adamları tarım üzerine makaleler yazıyor, kaliteli tohum ve verimli çalışma konuları ciddi şekilde ele alınıyordu.
Henri-Louis Duhamel du Monceau (1700-1782), buğdayı on yıldan fazla saklamanın yolunu bulmuş, ayrıca hayvanların beslenmesi ve ağaçların aşılanması konusunda incelemeler yapmıştı. Abbe Henri Alexandre Tessier (1741-1837), 1776′da buğday çeşitleri üzerinde denemelere girişmişti. 1800′den sonra Alman tarım bilgini Albrecht Taer (1752-1828), tarım tekniğini modernleştirmeye çalışmış. isviçreli Theodore de Saussure (1767-1845), bitkilerde solunum ve beslenme mekanizmasını aydınlatmıştı. Fransız Jean-Baptist Boussingault (1802-1887), toprağın beslenmesi ve gübrelerin rolü üzerinde çalıştı. Böylece bilim, tarım konusuna da eğilerek onu başlı başına bir bilim dalı haline soktu. Fransa’da ilk tarım okulu 1822′de Nancy’de kuruldu. Bunu 1827′de Grignon’daki okul izledi. 1830′da bir Tarım Bakanlığı ve 1848′de Tarım Enstitüsü kuruldu.
Ancak, bu takdirde değer çabalara rağmen, tarım konusunda ağır bir gelişme göze çarpmaktaydı. Köylüler atalarından kalma bilgilerinden şaşmıyorlardı. Elde ettiklerini iyi fiyatla satmaya bakıyor ve gerisini umursanıyorlardı, ingiltere dışında, öteki ülkelerde yenilik çıkaranlara kuşkulu gözlerle bakılmaktaydı. Yaşayışlarındaki yalınlık, kalın kafalılıklarının aynasıydı sanki.
Daha önce anlattığımız gibi, ingiltere toprağı dinlendirme yöntemim kaldırarak bir “tarım devrimi” yapmayı başarmıştı. Bu yenilik özellikle 1840′larda Kara Avrupası’na yayıldı. Böylece toprak yalnız tahıl vermekle kalmayıp hayvan yemi de verdiğinden davarlar ve bunun sonunda da gübre çoğalmıştı. ingilizler bu durumdan yararlanıp hayvan türlerini geliştirmişler, bilinçli çiftleştirmelerle en iyi yünü veren koyun, en iyi eti sağlayan sığır türleri üretip yetiştirmişlerdi.
Toprağın ekiminde iki, üç, dört yıllık bir almaşık yöntem, o ezeli kıtlık korkusuna son vermiş, aynı zamanda kolza, şeker pancarı, şerbetçiotu gibi sınai bitkilerinin ekimine ve bostancılığa da hız vermişti. Bu arada saban yavaş yavaş yerini pulluğa bırakıyordu. Böylece toprak daha derin kazılmaya, gübrelenmeye, kireçten yoksun topraklara kireç verilmeye başlanmıştı.
Gübrelemek ve kireçlemek toprağı fizik ve kimyasal yönden geliştirmenin tek yöntemi olarak bilinmekteydi. Tarımcılığın başlamasında o güne kadar bilinen tek gübre türü hayvansaldı. Buna ara sıra bazı deniz yosunlarını da eklerlerdi. Bu sırada Thiersli köylülerin ilginç bir gözlemi oldu: Yakınlarında bulunan bıçak sapı fabrikasının, kemik artıklarını tarlalara döktüklerinden iyi ürün aldıkları dikkatlerini çekti. Bu gözlemin söylentileri kulaktan kulağa yayıldı ve kemiklerin gübre olarak kullanılması yaygınlaştı. Açıkgözler kemikleri toplayıp değirmenden geçirmeye ve tarımcılara satmaya koyuldular. Tüketim çoğalınca insan kemiklerine de dadandılar ve Napolyon’un savaş alanları temizlenmeye başlandı.
Kemik nasıl bir oluşumla tarlaların verimini artırmaktaydı? Bu soru Liebig’in kafasını kurcaladı ve Giessen’deki laboratuvarında bitkilerin beslenmeleri üzerine araştırmalar yapmaya koyuldu. 1840′da şöyle bir gözleme vardı: Bitkiler beslenmeleri için gerekli olan karbonu havadan, fosfor ve potasyumu topraktan alıyorlardı. Öyleyse toprağın verimliliği bu maddelerin ne oranda bulunduğuna bağlıydı. Kemiklerde fosfat bulunduğundan, bu oluşum açıktı.
Liebig, köklerin fosfatı daha iyi emebilmeleri için kemiklerin sülfürik asitle işlenmesini salık verdi. Bu öğüdü John Lawes adlı bir ingiliz (1414-1900) değerlendirdi. Rothamsted’deki (Hertfortshire) malikânesinde daha önce de bitkiler üzerinde araştırmalar yapmıştı. Liebig’le işbirliği kurarak kemik toplama işine girişti ve evini fabrika durumuna soktu. Buldukları kemikleri burada işleyerek süperfosfat adiyle piyasaya sürdüler (1843).
Lawes iyi bir sanayiciydi. Büyük bir servet yaptı ve tarımcıları da zengin etti. Aynı zamanda bilim adamı olduğundan, bir deneme merkezi haline gelen fabrikasında deneylerini sürdürmekteydi. Çalışmalarının sonunda, bitkilerin azotu havadan değil de topraktan aldıklarını ortaya koydu, önemli olan bu buluş tarımsal kimyaya yeni bir alan açmıştı. Bunun üzerine Şili’den nitratlar ve Peru’dan guano (kuş gübresi) ithal edilmeye başlandı.
Liebig, bitkilerin beslenmesinde potasyumun rolünü açıklamıştı. Bu besin Şili nitratlarında bulunmaktaydı. XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Stassfurt’da (Almanya) dünyanın en zengin potasyum yatakları ortaya çıkarıldı. Böylece 1860 dolaylarında kimyacılar toprağa ihtiyacı olan fosfor, azot ve potasyumu istenen oranda verebildiler. Verim büyük çapta artmış ve o ezeli kıtlık korkusu tarihe karışmıştı. Rothamsted Deney istasyonuna göre, 1771′de hektar başına alman ürün 21 hektolitre iken, 1885-1894 arasında 25.7′ye yükselmişti.
Öte yandan, ekim tarzı da gelişmişti. Makineleşmenin sanayiye getirdiği baş döndürücü ilerleme herkesin gözü önündeydi. ‘Azami’ üretim için bunun şart olduğunu artık herkes takdir ediyordu. Çünkü makine insandan daha çabuk iş görmekle kalmamakta, üretime insan elinin aciz olduğu bir düzen ve standardizasyon getirmekteydi.
Makineleşmeyi tarıma sokmak, denenmeye değer bir şey olarak görülmeye başlanmıştı. Toprağı kazan, eken, sürgü çeken, biçen, döven bir makine, o güne kadar saçma olarak düşünülmüştü, ama neden olmasındı? Galyalılar bir tür biçki makinesi kullanmışlardı: Öküzlerin çektiği bir arabanın altında bulunan dişliler buğdayı kapıp kesmekteydi. Ne var ki, bu makine tutulmamış, çarçabuk unutulup gitmişti. Çünkü tarımda makineleşme, ancak el emeğinin kıt olması durumunda yararlıdır.
Sezar’ın zamanında el emeğinin kıt olması diye bir şey söz konusu değildi. Bu ihtiyaç gerçekten ancak XVIII. yüzyılın sonlarında duyulmaya başlandı. O dönemde Sanayi Devrimi ingiliz köylülerini şehirlere çekmekteydi. Yüzlerce hektarlık toprakların sahipleri bu durumda modern tekniğe başvurmak zorunluluğunu duydular. Küçük toprak sahipleriyse topraklarını satıp şehirlere, fabrikalarda işçi olarak çalışmaya gidiyorlardı. El emeği kıtlığı tehlikeli bir durum almaya başlamıştı. Zengin tarımcıların projeleri altüst olacağa benzerdi. Buğdayı makineler aracılığıyla biçme imkânı bulunmaz mıydı?
Royal Society, sorunu yarışmaya koydu (1780). Binlerce ve çoğu hayali cevaplar geldi, öyle ki, XIX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar şöyle elle tutulur bir çözüm şekli ileri süren olmadı. Ta 1828′e, Patrick Bell’in “biçer”ine kadar. Bu araçla, ekinler gel-git hareketine uyan bir bıçakla kesilip kenara atılmaktaydı.
Aynı tarihlerde makineleşme sorunu Amerika’da ciddi bir durum almıştı. Bu ülkede el emeği kıtlığı yoktu, ama topraklar el emeğiyle ekilmeyecek kadar büyüktü. Louisiana’yı ve daha birçok devletleri de içine alarak genişlemiş olan Amerika Birleşik Devletleri’nde çiftliklerden her biri Belçika büyüklüğündeydi ve esir tüccarları harıl harıl zenci köle taşıdıkları halde, bunlar uçsuz bucaksız topraklarda kayboluyorlardı. Bu durumda, makineleşme çok ciddi bir sorun olarak karşılarına çıkmaktaydı.
Sorunu, Virginialı bir çiftçinin oğlu, Cyrus McCormick çözümledi (1809-1884). Babasının tarlalarına iki beygirle çekilen garip bir makine getirdi. Bir kayış aracılığıyla tekerlekler bir bıçkıyı harekete geçiriyorlardı. Bu araç buğdayları biçiyor ve özel bir bölmeden geçirip yana atıyordu. Tarlaların ne büyük bir hızla ve ne kadar düzgün tarandığını görenler şaşırıp kaldılar. Bunun üzerine McCormick sanayici oldu ve 1839′dan başlayarak makinelerini satmaya başladı.
1851 Londra Sergisi tarımsal makineleşmenin zaferini ilân etti. Birçok tip biçer makine sergilenmişti. Ama McCormick’inkinin bunların en gelişmişi olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Biçki makinelerinin yanı sıra mekanik ekerler, döverler ve birkaç demirli mekanik saban da sergilenmişti.
1868′de Rus Andrey Vlassenko’nun “biçerdöver”! ortaya çıktı ve aynı yıllarda ilk buharlı döverler de işlemeye başladı.
Kategori: Kimya |
Pazartesi, 16 Şubat 2009

Sülfürik Asit
Toprak, insana hayatının iki temeli olan ekmek ve sudan başka gerekli bir maddeyi daha, tuzu da sağlar. Bu maddenin öteden beri beslenmede önemli bir yer tuttuğunu ve uzun zaman tuzdan yoksun kalmanın organizmada ne gibi düzensizliklere yol açtığını biliyoruz. Tuzun, yalnız beslenmede değil toplumsal hayatta da büyük rol oynadığını gösteren olaylar çoktur.
Sözgelişi Fransızcadaki Salaire, ingilizcedeki Salary kelimesini bir göz önüne alalım: Bu kelime Roma lejyonerlerinin ücretlerinin bir kısmını tuz (sel) olarak almalarından gelmektedir. Bu madde gerçekten birçok ülkede para yerine geçiyordu ve en uzak çağlardan beri devletin tekelinde olup birçok yerlerde ‘tuz vergileri’ konmuştu. Tuz, bazen buharlaştırma yoluyla deniz suyundan bazen tuz kayalarından çıkartılır.
XIX. yüzyıla kadar tuz, mutfaklarda ya da et ve balık tuzlama işinde kullanılırdı. Ama Leblanc’ın sodyum karbonatı hammadde olarak kullanmaya başlaması üzerine, yeni doğmakta olan kimya sanayinin temel maddesi haline geldi.
Kimya sanayii böylece Leblanc yönteminin gerektirdiği ikinci elemanı, yani sülfürik asidi de imal etmeye koyuldu. Bu madde Arap simyacıları tarafından bulunmuştu ve Fransa’da Devrim sırasında biliniyordu. Ancak kullanıldığı yerler sınırlıydı. Kemirici bir madde olduğundan, yalnız boyacılıkta yararlanılan bazı maddelerin hazırlanmasında, altın ve gümüşü arıtmada, bazen de organik kalıntıları yok etmekte kullanılmaktaydı. Belli sanayi dallarında kullanılan sülfürik asit içi kurşunla kaplanmış odalarda imal edilirdi. Bu odalarda kükürdü yakarlar ve elde edilen kükürtlü anidriti sudan geçirerek sülfürik asit elde ederlerdi.
Bu imal şekli uzun süre ingilizlerin sırrı olarak kaldı. Ama şiddetle ihtiyaç duyulan bu madde elbetteki günün birinde öteki ülkelere de sızacaktı. Halk dilinde zaçyağı diye bilinen bu maddeyi imal eden ilk fabrika 1766′da Rouen’de kuruldu. Kullanma yerleri gittikçe artıyordu. Demire dökerek balonlar için gereken hidrojeni elde ediyorlar ve kibrit imalinde kullanıyorlardı. Derken imparatorluk döneminin ablukası gelip çatınca, Sicilya’dan gelen bir ithal malı olması nedeniyle görülmemiş bir fiyat yükselişi oldu. Bunun üzerine, kükürdün yerini tutabilecek başka bir madde bulma zorunluluğu başgösterdi.
1810′da Peregrine Phillips adlı bir ingiliz, kükürtlü anidriti, ispanya’dan getirilen ve tabii demir sülfüründen başka bir şey olmayan piriti platinde ısıtmak yoluyla elde etti. Pirit bol bir hammaddeydi; kurşun odalar da artık yeterince geliştirilmiş olduğundan, 1838′den başlayarak bütün sodyum karbonat ve süper fosfotlar talepleri karşılayacak miktarda sülfürik asit imal edilmeye başlandı.
Kaldı ki, bu maddeyi arayanlar yalnız Leblanc yöntemiyle sodyum karbonat ve suni gübre imalcileri ya da boyacılar ve değerli madenleri işleyenler değillerdi. Güçlü ve ucuz bir kimyasal etken olduğundan sayısı gittikçe artan alanlarda bir reaksiyon etkeni olarak da aranmaktaydı. Henüz emekleme döneminde bulunan organik kimyada bile belli başlı rol oynamaya başlamıştı.
Şeker, eritilmiş domuz yağı, alkol, üre gibi organik maddelerin esrarlı bir “hayat gücüne” sahip oklukları sanıldığından bunlar organik olmayan maddelerden ayrı tutulmaktaydılar. Bununla birlikte, kimyacılar bu maddeleri de her türlü analize tabi tutmaktan geri kalmadılar. Genç bir Fransız kimyacısı “Recherches chimiques sur leş corps gras” “Yağlı Maddeler Üzerinde Araştırmalar” adlı eserinde (1823) hayvansal ve bitkisel yağların, yağlı asitlerle gliserin bileşiminden meydana gelen kimyasal maddeler olduklarını kanıtladı.
Eugene Chevreuil (1786-1889) adlı bu genç kimyacı Charlemagne Lisesinde kimya öğretmeniydi ve Vauquelin’in yönetimindeki kimyasal maddeler fabrikasında çalışmaktaydı. 1823′te eserinin yayınlanması üzerine profesör olarak Gobelins Fabrikasına atandı ve orada yeteneklerinin ürünlerini verme imkânlarını buldu.
Yağlı asiti bir bazın üzerine uygulayarak sabun elde ediliyordu. Böylece bilimsel bir temel kazanan sabun sanayii, randımanını olduğu kadar ürünlerinin niteliğini ve çeşitlerini de artırdı. Baz olarak potası alındığında yumuşak, sodyumu alındığında sert sabun elde ediliyordu. işte bundan sonradır ki, tuvalet sabunları ev ya da sanayi sabunları gibi özel kullanışlı sabunlar imal edilmeye başlandı.
Bu çalışmaların ikinci önemli sonucu mumların kalıplanmasında asitstearikin kullanılabilmesi oldu. Bu işi gerçekleştirme hevesine kapılan bilgin Paris’te bir fabrika açtı. Herkes, beyaz ve saydam bir ışık veren o hem süslü, hem ucuz mumlan kapışmaya başladı. Gariptir; tatsız bir konu olarak kabul edilen kimya bilimi insanları doyurma işinden sonra öteki alanlara da elini uzatacak kadar yararlı bir bilim dalı haline gelmeye başlamıştı.
Ya fotoğrafı? Onu insanlara armağan eden de kimya bilimi olmadı mı? Bu teknik objektifine kadar her şeyini kimya bilimine borçludur. Önce her işe elverişli adi camı gerçekleştirmiş, bundan sonra kullandığı maddelerin bileşimlerini ve oranlarını değiştirmek yoluyla çeşitli niteliklerde camlar meydana getirmiştir. Fotoğraf objektifleri, astronomik dürbünler, gözlükler, mikroskoplar, spektroskoplar, jeodezik ve topografik camlar gibi cam ve şişeden çok farklı niteliklerde ve kullanışta gereçler yaratmıştı.
Bunların yaratıcıları modern optik camların bulucusu isviçreli Pierre-Louis Guinand (1748-1824), Alman Cari Zeiss (1816-1888) ve Ernest Abbe (1846-1907) oldular. Bunlardan birincisinin torunları Paris’te optik araçlar fabrikası kurdu, ikincisi de bilimsel kaliteyi ve üretimi geliştirdi.
Kategori: Kimya |