‘Sosyoloji’ Kategorisi için Arşiv

Sosyoloji Nedir

Cuma, 28 Ağustos 2009

yararlibilgiler.net

Sosyoloji Nedir

sosyolojiYaşadığımız dünyada, yaşamın gelişimi nasıl sağlandı? Bizim yaşam koşullarımız, anne babalarımızın ve onların anne-babalarının yaşam koşullarından neden böylesine farklıdır? Gelecekte yaşamsal süreçteki değişmenin alacağı yön nasıl olacaktır?

Eleştirel Sosyolojinin Temel Kavramları

Cuma, 27 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Eleştirel Sosyolojinin Temel Kavramları

Eleştirel kuram ,Marksçı teorinin durumundan,özellikle bu kuramın ekonomik determinizme eğiliminden rahatsız olan bir grup Alman yeni Marksistlerin ürünüdür. Frankfurt Okulu ismini,Almanya’da 1923’te kurulmuş olan Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nden almaktadır. Okul Frankfurt’ta 23 Şubat 1923’te resmi olarak kurulmuştur.

Üyeleri bu resmi kuruluştan önce de aktiftirler.1930’larda Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte,çoğu önde gelen üyeleri Amerika’ya göç ederek bilimsel çalışmalarına orda devam etmişlerdir

Bu faaliyetlerini Kolombiya Üniversitesi’’yle işbirliği içinde olan bir enstitüde sürdürmüşlerdir.ikinci Dünya Savaşı’ndan sonrra eleştirel kuramcılardan bazıları Almanya’ya geri dönmüşlerdir.Diğerleri ise Birleşik Devletler’de kalmışlardır.Eleştirel kuram bugün Frankfurt Okulu’nun sınırları dışına taşmıştır.Sonraki eleştirel kuramsal gelişmeler için başlangıç noktası olmuştur da diyebiliriz.

Frankfurt felsefecileri,,Horkheimer,Adorno ve Macuse’den Habermas’a kadar iki kuşak boyunca,pozivistik felsefelerde ahlaki akıla empoze edilen sınırları eleştirmekle ilgilenmişlerdir.Pozitivizmin bu anlamdaki eleştirisi,sonradan eleştirel kuram olarak adlandırılacak olan düşüncenin en merkezi ilgilerinden biri olmuştur.

Eleştirel kuram içinde başat olan bir tek öğe varsa o da,Hegel ve klasik Alman felsefesindeki anlamıyla bilgiyi,insanın bütünleşmesini ve özgürlüğü ilerletecek bir biçimde dünyanın dönüştürülmesiyle birleştiren bir eleştirel yetenek olarak kavranan Akıl’ın (Vernunft) savunucusudur.Frankfurt felsefesi Marks’ın izinde gitmeye ve böylece Hegel’in Kantçı ikilemleri yalnızca saf ve pratik Akıl değil,fakat fenomenlerle bilinmez “kendinde şeyler”in benimsenmesini de aşmasından yararlanarak modern Marksizm’i de yenilemeye çalışmaktadır.

Frankfurt Okulu’nun toplum teorisi kesinlikle kötümser içeriktedir. Frankfurt Okulu da kitle toplumu ve kültürüne dayalı bir teori geliştirmişti:Kapitalizm giderek merkezileşirken,toplumsal yapısı aadım adım atomlaşmıştı.Burjuvazi on dokuzuncu yüzyılda kamusal kurumları,yani devletten ayrı olan kendi işlerini yürütüp kültürlerini örgütleyen kurumların alanlarını genişletmişti.

Eleştirel sosyal teoriyi ortaya koyabilmek için girişilen ilk çabalardaki kavram sebeptir.Sebep kavramının anlamı,Hegelci gelenekten kaynaklanır.Marcuse’ye göre sebep,var olan toplumların doğasını eleştirmek ve toplumla mücadele etmek için kullanılabilir.

Eleştirel kuram büyük ölçüde sosyal ve entelektüel yaşamın çeşitli yönlerinin eleştirisi üzerinde yoğunlaşmıştır.Marx’ın çalışmaları (felsefi düşüncenin eleştirel analizi,kapitalist sistemin doğasına yönelik eleştirel değerlendirmeler) etkilidir.Çalışmaların çoğu topluma ve çeşitli bilgi sistemlerine yoğun eleştiriden oluşur.Okulun çalışmalarının nihai hedefi toplumun doğasını daha analitik olarak sergilemektir. Getirdikleri eleştiriler şu alanlarda yoğunlaşır:

Marksçı Kuramın Eleştirisi
Eleştirel kuram marksçı kuramdan kök almakla birlikte ona eleştirel olarak yaklaşarak onu yeniden üretmiştir.Bu kuramdan en çok rahhatsız oldukları nokta ekonomik determinizm olmuştur.Bu nedenle ekonomik determinist,mekanistik Marksislere yönelik eleştirilerini yööneltmişlerdir.Bazıları,örneğin Habermas Marksın orjinal çalışmalarının bir kısmında içerilmiş olan determinizni eleştirmiştir;fakat çoğunluğu eleştirilerini neomarksistler üzerinde yoğunlaştırmışlardır.Çünkü bunlar Marksın çalışmalarını fazlasıyla mekanistik olarak yorumlamışlardır.Eleştirel kuramcılar,,ekonomik deterministleri,,ekonomik alanda odaklanmalarını yanlış olmadığını fakat aynı zamanda sosyal yaşamın diğer yönlerini de aynı ölçüde değerlendirmeleri gerektiğini vurgulamışlardır.Bu dengesizliği düzeltmek için eleştirel kuramcılar dikkatlerini kültürel alanda yoğunlaştırmaya yönelmişlerdir.Buna ek olarak eleştirel okul,görünüşte Marksçı kuramı uygulayan Sovyetleri de bu bağlamda yoğun eleştiri altına almıştır.

Pozitivizm Eleştirisi
Pozitivizm eleştirisi kısmen ekonomik determinizmin eleştirisi ile bağlantılıdır.Bu bağlamda pozitivizm bütün çalışmalarına tek bir bilimsel methodun uygulanabilirliği düşüncesini kabul eder.Bütün disiplinler için fiziksel bilimleri güvenilirlik ölçütü olarak ele alır.Pozitivistler bilginin doğal olarak tarafsız olduğunu kabul ederler.Değerlerin dışlanabileceğini düşünürler.

Bu noktadan hareketle eleştirel okul çeşitli açılardan pozitivizme karşı gelmiştir.Pozitivizm sosyal yaşamı maddeleştirir ve onu doğal bir süreç olarak görür.Ancak eleştirel kuramcılar insan eyleminde ve bu eylemin sosyal yapıları etkileme yolları üzerinde odaklanır..Özetle eleştirel kuramcılara göre pozitivizm aktörleri göz ardı eder ve onları “doğal güçler” ce belirlenmiş pasif bütünlüklere indirger.Bu bağlamda ele alındığında eleştirel kuramcılar bilimin genel yasalarının hiç sorgulanmadan insan eylemine uygulanabileceğini kabul etmez.Diğer bir eleştiri noktası da şudur:Pozitivizm amaçlara yönelik araçların yeterliliğinin değerlendirmekle yetinir.Ancak amaçları için benzer değerlendirmeye yönelmez.Doğal olarak bu eğilim içsel olarak konservatiftir ve dolayısıyla mevcut sistemi sorgulamaz.Sonuç olarak mevcut düzen maddeleştirilmiş olur;Olgular kesin çizgiler içinde ele alınır.Pozitivizm aktör ve sosyal bilimciyi pasifliğe sürükler.

Sosyolojinin Eleştirisi
Eleştiri aççısından sosyolojiyi de bir hedef olarak seçmişlerdir.Bilimsel methodu kendi içinde bir amaç olarak benimsemesi nedeniyle okulun eleştirisiyle karşı karşıya kalmışttır.Dahası bu bağlamda,sosyoloji status quo’yu kabullenmekle suçlanmıştır.Eleştirel okul sosyolojinin ciddi olarak toplumu eleştirmediğini,hatta çağın sosyal yapısını aşmadığını ileri sürer.Okula göre sosyoloji mevcut yapısıyla,çağın ttoplumu tarafından baskı altına alınan insanlara görevini yapmaktan uzaktır.Eleştirel sosyologlar insani olan herşeyi sosyal değişkenlere indirgeme eğilimindedirler.Toplumda,bireylerde odaklanmaktan ziyade bir bütün olarak toplumda odaklandıklarında sosyologlar birey ve toplumun etkileşimini göz ardı etmiş olurlar.Aslında çoğu sosyologlar bu eleştiriyi haketmezler ama bu görüş eleştirel okulun sosyologlara yönelttiği temel bir saldırıdır.

Modern Toplumun Eleştirisi
Eleştirel okulun çoğu çalışmaları modern toplumun eleştirisini amaçlamıştır.Erken Marksist teori,özellikle ekonomi üzerinde yoğunlaşırken,eleştirel okul kültürel düzeye yoğunlaşmıştır.Diğer bir deyişle okul,egemenlik üzerine vurgu yapar;ancak bu vurgu modern toplumda ekonomik öğelerden ziyade kültürel öğelerin egemenliği ile ilişkilidir.Eleştirel okul modern toplumda bireyin kültürel olarak baskı altında olduğu düşüncesinde odaklanır.Eleştirel okul modern toplumda rasyonalite tarafından üretilmiş olan baskının ekonomik sömürünün yerini aldığı görüşünü benimser.Eleştirel okul çok açık olarak Weber’in formal rasyonalite ve tözel rasyonalite ayrımını kabul etmiştir.Eleştirel okul öncelikle formal rasyonalitenin bir biçimi üzerinde yoğunlaşır:Modern teknoloji.Teknoloji çok etkilidir.insanı esir alırken tarafsız gibi gösterilir.Teknoloji bireyselliği yok eder.Bireyin içsel özgürlüğü modern teknoloji tarafından işgal edilmiştir.

Kültürün Eleştirisi
Frankfurt okulu özellikle kültürel alanda odaklanmıştır.Bu eleştirilerini “kültürel endüstri” anlayışında özetlemişlerdir.Kültür endüstrisi kitle kültürünü yansıtır.Bu endüstriye ilişkin olarak eleştirel düşünceleri iki şey rahatsız eder:

Endüstrinin sahteliği.Bu endüstri önceden hazırlanıp programlanır ve medya yoluyla da kitlelere ulaştırılır.

insanlar üzerinde pasifleştirici baskıcı etki.
Eleştirel teori asıl olarak hakikate ulaşmakla,evrensellik ve kurtuluşla ilgiliydi. Frankfurt Okulu’nun epistemolojisinin temelinde,,Hegelci totalik kavramı ile onun toplumun ve tarihin yasaları biçimindeki ifadesi bulunuyordu.Eleşttirel teori farklı düşünce formlarını belirli toplumsal gruplarla ilişkilendirmemektedir.

Eleştirel Teori Çerçevesinde J. Habermas ve K.Marx
Frankfurt Okulu’nun çalışmaları 1960’lı yıllarda yaygın biçimde bilinmeye ve toplum bilimlerinde etkili olmaya başlamıştı.Ancak,yeni bir eleştirel teorisyenler kuşağının üyesi olan Jurgen Habermas’ın gözlemlediği gibi,Frankfurt Okulu’nun Horkheimer ve Adorno tarafından belirlenmiş olan programı,kapitalist rasyonaliteye yönelttiği eleştirinin normatif temelini oluşturması açısından,tarihte nesnel bir teleoloji bulunduğunu öngörmüştü.Bu şekilde,gündelik dünyanın tarihsel açıdan karmaşık ve değişken pratikleri,gözardı edilmiş ve merkezileşmiş kültür endüstrisinin ideolojik reflekslerine indirgenmiş oluyordu.Frankfurt Okulu’nun teorisinin başlıca temalarından birisine göre,tüm kapitalist toplumlar,kapitalist üretim tarzının ayrılmaz bir parçasını oluşturan merkezileşmiş bir devlet aygıtının egemenliğinde,benzer bir yapıya ve ideolojiye sahipti.

Çalışmalarında Frankfurt Okulu’nun devletin düzenlediği bir kapitalizm görüşüne çok şey borçlu olan Habermas,işte bu tür bir indirgemeciliğe meydan okumuştu.Onun modern toplum analizinde,eleştirel teorinin kavramlarının birçoğu birleştiriliyordu:Bilgi, çıkarlara bağlıydı; bilim ve teknoloji giderek üretim ve idarenin denetimine girmişti;toplumsal bilinç teknokratik bir hal almış ve araççı akıla dayalı bir yapıya sahip olmuştu.

Habermas’a göre felsefi bilgi selfrefleksiyon ile iç içedir,böylece,biz insan var oluşunun belirli göstergeleri,özellikle de insan bilgisinin kendisinin doğası ve statüsü üzerine,yönelebiliriz.Dolayısıyla,Habermas teknikal ve pratik ilgiler arasındaki ilişkiler ile,bunların bilgi formlarının incelenmesini,kendi başına bir selfrefleksiyon olayı olarak görür.

Eleştirel okulun kültürel düzeyde ilgi alanlarından biri,Habermas’ın meşruluklar(legitimations) olarak belirlediği olgudur.Bunlar politik sistemin anlaşılmasını güçleştirmek ve buğulandırmak,tam olarak ne olduğuna ilişkin olarak bu sistemi kapalı hale getirmek bağlamında yaratılır,oluşturulur.

Eleştirel okulun en iyi bilinen diyalektik çalışmaları Habermas’ta dikkati çekmektedir.Habermas’ın bilgi ve insan çıkarları arasındaki ilişkiye ilişkin irdelemeleri,subjektif ve objektif öğeler arasındaki daha geniş çaplı ilişkiler diyalektik ilişkiye bir örnektir.Habermas şu noktanın özellikle farkındadır:Subjektif ve objektif faktörler birbirinden soyutlanmış olarak ele alınamazlar.Habermas’a göre,bilgi sistemleri objektif düzeyde var olur fakat insan çıkarları daha subjektif olgulardır.

Habermas üç bilgi sistemi ve bunlara karşılık gelen çıkarlar arasında bir ayrımlaşma yapar.Her bilgi sisteminin arkasında yatan ve yönlendiren çıkarlar genellikle halktan insanlar tarafından bilinmezler ve eleştirel kuramcıların görevi bunları,bu arka planı,açıklamaktır.Birinci tür bilgi sistemi analitik bilim veye klasik pozitivist bilgi sistemleridir.Bu tür bilginin arkasında yatan çıkar teknik kontroldür.Bu kontrol çevreye,diğer toplumlara veya toplumda insanlara uygulanır.Habermas’a göre analitik bilim,baskıcı kontrolü sağlayan bir araçtır.ikinci bilgi sistemi insani bilgidir.Bu bilginin çıkarı,amacı dünyayı,yaşamı anlamada temellenir.Bu bilgi şu genel görüş çerçevesinde hareket eder:Geçmişimizi anlamak genel olarak bugün olanı anlamamıza yardım eder.Bu bilginin karşılıklı ve kendini anlamaya yönelik pratik bir çıkarı vardır.Bu bilgi ne baskıcı ne de özgürleştiricidir.Üçüncü bilgi sistemi türü eleştirel bilgidir.Habermas ve Frankfurt Okulu’nun benimsediği bilgidir.Habermas ve diğerleri tarafından oluşturulan eleştirel bilginin,kitlelerin kendi altbilinçlenmesini(selfcousciousness) sağlayacağı ve ümit edilen özgürleşimle sonuçlanacak bir sosyal harekete yol açacağı düşünülmüştür.

Habermas’ın Marx’ın teorilerine ilişkin görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:Habermas’ın temel amaçlarından biri tarihsel materyalizmin yeniden üretimidir.Marx’ın başlangıç noktasını(insan potansiyeli,duyumsal insan etkinliği,insansal varoluş) kendisine başlangıç noktası yapmıştır.Ancak Habermas’a göre Marx insani oluşumun birbirinden analitik olarak farklı iki bileşeni arasında bir ayırım yapmamıştır.iş(veya emek,amaçsal rasyonel eylem) ve sosyal(veya sembolik) etkileşim(veya iletişimsel eylem) Habermas açısından Marx ikinci öğeyi ihmal etmiş ve bu ikinci öğeyi de “iş”e indirgemiştir.Marx’ın yaklaşımındaki sorun insanın kendi kendine üreten eyleminin emeğe indirgenmesidir.Habermas,bu bağlamda şöyle der:iş ve etkileşim ayırımı benim başlangıç noktamdır.Tüm çalışmalarında bu ayırım süreklilik gösterir.Bu kavramlar yerine şunları kullanmak eğili gösterir:Amaçsalrasyonel eylem(purposiverational action) ve iletişimsel eylem(communicative action)

Amaçsalrasyonel eylemi de ikiye ayırır:Araçsal eylem(instrumental action) ve stratejik eylem(strategic action).Bu iki eylem biçimi tasarlanmış kişisel çıkar elde etmeyi içerir.Araçsal eylem,seçilmiş bir amaca ulaşmada en iyi araçları rasyonel olarak hesaplayan tek bir aktörle ilgilidir.Stratejik eylem,bir amaca ulaşmak için amaçsal rasyonel eylemde birbirleriyle işbirliği yapan iki veya daha fazla kişiyi içerir.Her iki eylem türünde amaçlanan;araçsal yetkinliktir.

Habermas’ı Marx’tan ayıran temel nokta şudur:Amaçsalrasyonel eylem(iş) değil fakat iletişimsel eylem en kapsayıcı ve özellik belirten insan olgusudur.iletişimsel eylem sosyokültürel yaşamın olduğu kadar insani bilimlerin temelidir.Marx iş üzerinde yoğunlaşırken,Habermas iletişimde odaklanmıştır.Çeşitli tarihsel aşamalarda,özellikle kapitalizmde eleştirel olarak işi analizde Marx iş üstünde yoğunlaşmakla kalmamış aynı zamanda özgür ve yaratıcı işi ölçüt almıştır.Habermas’ın temel aldığı alan amaçsalrasyonel eylemden ziyade iletişimsel alan olmuştur.Habermas’ın hareket noktası çarpıtılmamış iletişimdir,yani zorlayıcı,baskıcı olmayan iletişim.Bu ölçütten hareketle Habermas çarpıtılmış iletişimi eleştirel olarak analiz edebilmiştir.Habermas iletişimi çarpıtan sosyal yapılarla ilgilenmiştir.Marx ise işin çarpıtılmasının yapısal kaynaklarını irdelemiştir.Hareket noktası olarak farklı ölçütler kullanmış olsalar da yine temel alınan bir ölçüte sahiptirler.Bu durum onlara çeşitli tarihsel olgulara ilişkin değerlendirmelerinde tutarlılık kazandırmıştır.Habermas özellikle Weber’i ve önceki eleştirel kuramcılar gibi kuramcıları ölçüt yoksunluğuna sahip olmaları ve relativizme kaymaları noktasında eleştirmiştir.

Marx ve Habermas arasında ve hareket noktası olarak temel alınan ölçüt açısından diğer bir paralellik daha vardır:Her ikisi için bu temel hareket noktaları,onlar için sadece analitik olarak başlangıç noktası olmayıp aynı zamanda onların politik amaçlarını temsil eder.Diğer bir deyişle Marx için amaç komünist toplum,çarpıtılmamış işin ilk defa var olacağı toplum,Habermas için politik amaç çarpıtılmamış iletişimin var olduğu bir toplumdur.Hemen gerçekleştirilmesi gereken amaçlar açısından Marx çarpıtılmamış iş açısından(kapitalist) engellerin ortadan kaldırılması arayışı içindeydi;Habermas ise özgür iletişime yönelik engelleri ortadan ladırmayı amaçlar.

Marx’da olduğu gibi,Habermas için de geleceğin ideal toplum temeli çağdaş dünyada mevcutturç.Başka bir biçimde söyleyecek olursak,Marx için insani oluşum öğeleri kapitalist toplumda “iş” te içkindir.Habermas için çarpıtılmamış iletişimin öğeleri çağdaş iletişimin her eyleminde bulunmaktadır.

Bu nokta bizi Habermas’ın çalışmalarında temel konuya yani “rasyonelleşme” ye getirir.Bu konuda Habermas hem Marx hem de Weber’den etkilenmiştir.Rayonelleşme konusunda Habermas’ın amaçsalrasyonel ve iletişimsel eylem arasında yaptığı ayırım önemini korur.O’na göre,çalışmalar amaçsalrasyonel eylemin rasyonelleşmesi üzerinde odaklanmıştır.Bu odaklanma üretim güçlerinin genişlemesi ve teknolojik kontrolün yaşam üzerindeki etkisinin artışıyla sonuçlanmıştır.Rasyonelleşmenin bu biçimi Weber ve Marx’ta olduğu gibi modern dünyada temel,belki de tek temel sorundur.Ancak,burada sorun genel olarak rasyonelleşmenin değil amaçsalrasyonel eylemin rasyonelleşmesidir. Habermas için amaçsal rasyonel eylemin rasyonelleşmesine yönelik sorunun çözümü iletişimsel eylemin rasyonelleşmesinde yatar.iletişimsel eylemin rasyonelleşmesi egemenlikten,özgür ve açık eyleme yol açar.Burada rasyonelleşme özgürleşmeyi,iletişim üzerindeki sınırlamaların kaldırılmasını içerir.

Sosyal normlar düzeyinde böylesi rasyonelleşme bireysel esneklik ve düşünümsellikte artışlara yol açacak olan normativ baskı ve katılıktaki azalmayı içerir.Bu yeni,,daha az sınırlayıcı veya sınırlayıcı olmayan normativ sistemin geliştirilmesi Habermas’ın sosyal evrim kuramının kalbinde yatar.Yeni bir üretim sistemi yerine rasyonelleşme yeni,daha az çarpıtan normativ sisteme yol açar.Bu açıdan Habermas Marxist köklerini keserek maddi düzeyden normativ düzeye geçiş yaptı diye eleştirilmiştir.Ancak Habermas bu eleştiriye karşı gelerek yanlış anlaşıldığını ileri sürmüştür.Bu evrimin son noktası Habermas için rasyonel bir toplumdur.

Ermeni Sorunu ve Ermeni Olayları

Cuma, 27 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Ermeni Sorunu ve Ermeni Olayları

1974 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti, milletler arası planda bir “Ermeni Terörü” ile karşılaştı. Onyıl kadar sürenbu terör sırasında, Türkiye, birbirinden değerli pek çok diplomatını kaybetti. Çünkü her terör hareketi kendi düşüncesine göre edef seçer. Bu tarihlerdeki, “insanlık dışı” metodları ile ermeni terörü de, milletine ve ülkesine hizmet etmekten başka amacı ve çabası olmayan, çok değerli Türk diplomatlarını seçti.

Bu yolla sözüm ona, yılların gerisindeki bir “ermeni sorunu” na dikkati çekmek ve 1878 den sonra olduğu gibi, bu sorunu milletlerarası politika arenasına getirerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü parçalamak istedi. Dışarıdan ve hatta Amerika gibi guya dost veya müttefik devletlerden de destek gördü. Bütün bu “mezbuhane gayretler” bize bir şeyi ögretti: Türkiye’nin artik elindeki “Ermeni Dosyasi” ni açma zamaninin geldigini. Bu ermeni terörü bize, şimdiye kadar bu konuda susmanın zararını ve hatasını da öğretti. Biz Türk milleti olarak bu hatayı derhal düzeltme yoluna gittik ve arşivlerimizdeki, sayilari yüzbinlerle ifade edilen belgelerimizi dünyanin gözü önüne açmaya başladik. ilginçtir, bizim bu tutumumuz üzerine, ermeni terörü de kesildiği gibi, arşivlerimizi bütün dünyaya açtığımız halde, Ermeni davasını savunan, dost-düşman bütün yabancı tarihçilerin “lutfedip” bu arşivlere ilgi göstermediğini hayretle gördük. Sadece bu durum, Osmanlı imparatorluğu’ndaki “Ermeni sorunu” nun gerçek niteliğini göstermeye yetmektedir.

Günümüzdeki “Ermeni Sorunu” tartışmalarının odak noktasını, I. Dünya Savaşı sırasında, tam bir vatan hainiliği ile, Osmanlı vatandaşı ermenilerinin Türk cephesini yıkmak için her türlü alçaklığı yapmaları üzerine, Osmanlı Devleti’nin de savaş sırasında her devletin almak zorunda olduğu güvenlik tedbirleri sonucu Doğu Anadolu bölgelerinden güneye göç ettirilmesinin teşkil ettigi açiktir. 1915 Nisanindaki “göç” kararinin arkasinda, sadece ermenilerin “ihaneti” yatmamaktadır. Çünkü bu ihanetin evveliyatı vardır ve bu da ermenilerin, Osmanlı Devleti’ni yıkmak isteyen bütün yabancı devletlerle işbirlliği ile ve onların kışkırtmaları sonucu, 1878 den itibarenn Osmanlı Devleti’ni yıkma çabalarıdır.

Berlin Kongresi’nden sora ingiletere’nin Osmanlı Devleti’ne karşı politikasının değiştiğini, 1791 den beri Osmanlı Devleti’ne karşı güttüğü, onun toprak bütünlüğünü koruma politikasını terkederek, özellikle Liberal Parti ve Gladstone ile 1880 den itibaren, Osmanlı imparatorluğu’nu parçalama ve onun toprakları üzerinde kendisine bağlı milli devletler kurma politikasının en önemli işaretlerinden biri de 1880 lerden başlayarak Avrupa politikasında ön plana geçen “Ermeni Sorunu” dur.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde çeşitli gayrı Müslim unsurlar ve azınlıklar vardı. Bunlar arasında “Millet-i Sadıka” denen Ermeniler de bulunuyorlardı. Bunların büyük bir kısmı Van, Bitlis, Diyarbakır ve Sivas vilayetlerinde ve Torosların güneyinde Halep civarında bulunuyordu. Fakat bu vilayetlerin hiç birinde Ermeniler çoğunluk teşkil etmediği gibi, bu vilayetlerde roplam nüfusun ancak -o da bazı vilayetlerde- % 39 unu teşkil ediyorlardı. Mesela, 1914 de yapılan resmi istatiklere göre, Ermenilerin kalabalık oldukları vilayetlerden Bitlis’te 300.999 nüfusun 134.777 si, Sivas’ın 939.735 kişilik nüfusunun 147.099 u, Trabzon’un 921.128 kişilik nüfusunun 38.399 u Ermenilerden meydana geliyordu.

Osmanlı Devleti’nin ilk döneömlerinde Ermeni Patrikliği Kütahya’da iken, Bursa’nın başkent yapılması üzerine, Ermeni Patrikliği de Bursa’ya getirilmiş, fakat Fatih Sultan Mehmed’in istanbul’u fethetmesinden sonra, 1461 yılında Fatih Ermeni Patrikliği istanbul’a getirlimiş ve Böylece Rum Patrikliği’nin yanında bir de Ermeni Patrikliği kurulmuştur. Bununla beraber, Ermeniler arasında mezhep bakımından bir birlik yoktu. Çoğunluk Gregoryen Kilisesine bağlıydı. Bundan sonra Ermeni Katolik kilisesi ve ondan sonra da, 9. Yüzyılın ilk yarısında kurulmuş bulunan Ermeni Protestan kilisesi geliyordu.

Gayrı Müslimler içinde Osmanlı kültürünü en fazla benimseyenler Ermeniler olmuştur. Ermeniler Türklerle tam anlamı ile karışmışlar ve kültür, din, sanat ve gelenekler bakımından adeta Türkleşmislerdi. Bunda Fatih ile beraber birçok Osmanlı padişahı zamanında Ermenilerin hemen her alanda istihdam edilmiş olmasi önemli rol oynamiştir denebilir. Saraylarda pek çok görevler ermenilere verilmişti. Islahat Fermani’ndan sonra ise ermeniler Vali, Genel Vali, Müfettiş, Elçi, ve hatta bakan olarak tayin edilmişlerdir. Mustafa Reşit Paşa, Ali ve Fuat Paşalar, ve hatta Mithat Paşa ermei danişmanlar kullanmişlardir. Devlet hayatında ermeniler, rumların yerini almışlardır.

Bunula beraber, ermenilerin devlet ve toplum içindeki bu durumu, Ermeni Patrikliği’nin etkisini hiçbir zaman azaltmamıştır. Zira, Patrikler, ermenilerin din işlerini yönetir, şikayetlerini inceler ve hatta ermenilere ait emlaki de yönetip gelirlerini toplarlardı. Fakat zamanla Patriklerin ermeni toplumu üzerindeki bu etkinlikleri siyasal etki ve kontrol haline de dönüştü. Özellikle yabancılar, Rum patriklerinde olduğu gibi, Ermeni patrikliğini de milli ve siyasal bir makam olarak görmeye başladılar. Berlin Antlaşmasından sonra patlak veren ermeni sorununda istanbul Patrikliği’nin büyük rolü olduğu gibi Doğu Anadolu’daki ermeni ayaklanmalarında da ermeni kiliseleri silah deposu ve terör karargahı görevini de yapacaklardır.

1878 den sonra ermeni sorunun hız kazanmasında ingiltere’nin yeni politikası esaslı bir faktör olmakla beraber, yine ingiltere ile ilgili fakat dolaylı bir faktörü de belirtmek gerekir.

Osmanlı imparatorluğu içindeki katoliklerin koruyuculuğunu Fransa’nın ve ortodoksların koruyuculuğunu da Rusya’nın üstlenmesi ve bu suretle Osmanlı imparatorluğu’nun iç işlerine karışma imkan ve fırsatını elde etmeleri, 1840 lardan itibaren ingiletere’yi de harekete geçirmiş ve Ingiletere de Osmanli Imparatorlugu içinde bir protestanlik politikasina başlamiştir. Ingiltere bu suretle bir denge kurmaya çalişmaktaydi. Bundan dolayi Ingiletere’nin teşviki ile 1842 de ilk defa Kudüs’te bir Protestan Kilisesi açilmiştir. Yine Ingiletere’nin destegindeki Protestan misyonerleri Osmanli Imparatorlugu topraklarinda, okullar, kolejler açtilar ve ilginçtir, buralarda yapılan ilk iş ermeni tarih ve edebiyatının ve kültürünün işlenmesi olmuştur. ingiltere’nin bu faaliyeti sonucu bir çok ermeni Protestanlığa dönerken, şimdi Ermeniler de ingiltere’de bir koruyucu bulmaya başlıyorlardı. Bu da ermenilerin milli duygularının harekete geçmesine sebep olmuştur.

Ermeni sorunu aktif olarak 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Rusya’nın Doğu anadolu’daki bazı Türk şehirlerini işgal ederek bu şehirlerde yaşayan ermenileri bağımsızlık amacı ile Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtmasıyla başlamıştır. Bu durum ingiltere’yi telaşlandırmış ve Rusya’nın ermenileri koruma perdesi altına, Doğu Anadolu’yu Balkanlaştırmasından ve bu savaşla sağlamış olduğu toprak kazançlarının yarattığı elverişli durumdam faydalanarak, nüfuzunu bir yandan iskenderun öte yandan da Mezopotamya üzerinden Basra Körfezine yaymasından korkmuştur. Böylece ermeni davası ermenilerin değil Osmanlı imparatorluğu üzerinden çıkarları çarpışan iki büyük devletin ingiltere ve rusya’nın tahrikleriyle ortaya çıkmıştır. Osmanlı -imparatorluğu’nun Hristiyan topluluklardaki milliyetçilik ve özerklik hareketlerinde teşebbüs bu toplulukların kendisinden gelmiş iken ermeni sorunu veya davası esas itibariyle dış tahriklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, imparatorluk içindeki ermenilerdenihayet bağımsızlıklarını kazanmak üzere oldukları ümidini uyandırmıştır. Rusların Kafkas cephesi kuvvetlerinde ermeni erleri , assubaylar, ve subaylar bulunurken, Ayatefanos’a gelen Rus kuvvetlerinde bazı general ve subaylarda buradaki ermeni aileleri tarafından misafir edilmişlerdir. işte bu atmosfer içinde osmanlı devleti savaşta yenilip de Ocak 1878’de edirne’de mütareke görüşmeleri başladigi zaman Istanbul’daki Ermeni Patrikligi Meclis’i toplanarak, Eçmiyazin Ermeni Katogikoslugu vasitasi ile Rus Çar’indan şu isteklerde bulunmaya karar vermişlerdir.

Ermenilerin bulunduğu Fırat2a kadar olan toprakların rusya’ya ilhak edilmesi. Bu olmazsa, Rusya tarafından Bulgarista’a verilecek imtiyazların Ermenilere de verilmesi. Bu da olmazsa, ıslahat yapılması hususunda Osmanlı devleti’nden garanti alınması ve bu ıslahat yapılıncaya kadar Rus askerinin Ermeni topraklarından çekilmemesi.

istenen ıslahat arasında, güvenlik kuvvetlerinin Ermenilerden kurulması ile, Ermeni askeri kuvvet kurmaları da vardı.

Ermeni Patrikliği’nin bu teşebbüsü yanında ayrıca, Patrik Nerses Varjabedyan ile dokuz piskoposun imzasını taşıyan, 13 Şubat 1878 günlü bir dilekçe Rus Çarı’na, bir dilekçe de Başbakan Gorçakof’a gönderilmişti. Bu dilekçelerde Rus Çarı’na büyük kurtarımız diye hitap edildiği gibi Patrik Nerses’in Eçmiyazin Katogikosu’na yazdığı yazıda da şöyle deniyordu: “Çar’a müracaat etmeliyiz. Bugün Türkiye, büyük ve önemli bir kısmını kaybetmiş birhalde olarak, onun ayaklarının altında bulunuyor. Asya kısmına da bizim sahip olmaya çalışmamız lazımdır. Türkiye o kısımda kalsa bile bundan sonra Rusya’nın muti bir tabii olacaktır. Herhalde Rusya’nın himayesine muhtacız. Daima onun teveccüh ve muhabbetini celbe, bugün olmasa bile, çok geç kalmayacak birgün, meydana çıkacak olan Türkiye’nin Asya meselesi ortaya konulacağı zamanda, memleketimizdeki hissemize sahip olmak için şimdiden Ermeni meselesini çıkarmaya başlamalıyız.”.

Ermeniler, Ayastefanos anlaşmasindan önce Edirne’de Grandük Nikola ve Kont Ignatiyef’i ziyaret etmişler ve Ayastefanos barişinda ermeniler hakkinda da hüküm koydurmaya çalişmışlardır. ignatiyef, Edirne’de ermeni temsilcisine, “Ermeni milleti bir millet olarak … Bulgarların elde ettiği hürriyete nail olmayacaklardır. Çünkü ermeniler Ermenistan’da hazır bulunmadılar. Ölü kelime halinde kaldılar” diye şikayette bulunmakla beraber, “Ben, daima Patrikinizi takviye için hazırım. Patrik beklemesin, işe başlasın, tam zamanıdır” diyerek ermenileri ayaklardırmaya kışkırtmıştır. Bu ziyaretten sonra Ayastefanos’da Ruslarlar osmanlılar arasında barış görüşmeleri yapılırken, istanbul’da Ermeni Patriği’nin başkanlığında bir heyet de Ruslara başvurmuş ve Ermenistan’a özerklik verilmesini istemiştir. Tabi bu özerkligin arkasindan Balkanlarda oldugu gibi bagimsizlik gelecekti. Ruslar özerklik isteginin kendi sinirlari içindeki ermenilere de örnek olmasindan çekindikleri için buna yanaşmamişlardır. Mamafih, ermenilerin iki aydır devam eden bu çabaları sonuçsuz kalmadı. Rusya Ayastefanos Antlaşması’na 16. Madde olarak Ermenilerle ilgili bir hüküm koydurdu. Buna göre, Rus askerlerinin işgal ettiği yerlerden çekilmesi halinde iki devletin münasebetlerine zarar verebilecek karışıklıklar çıkabileceğinden Osmanlı Devleti ermenilerin bulunduğu yerlerde “menafi-i mahalliyenin icab itdiği ıslahat ve tensikatı” vakit geçirmeksizin yapacak ve ayrıca, Ermenilerin, Kürtlerle ve Çerkeslere karşı güvenliğini sağlayacaktı.

Ayastefanos imzalanır imzalanmaz tepkiler başlayıp da Berlin Kongresi’nin toplanması söz konusu olunca Ermeniler bu sefer çabalarını o tarafa yönelttiler. Mesela Ermeni Patriği 17 Mart 1878 günü ingiliz Elçisi Layard’a yaptığı gizli bir ziyarette ermenilerin özerkliği için ingiltere’nin yardımı istemiştir. ingiliz elçisi Patriğin kullandığı “Ermenistan” deyiminden ne kasdettiğini sorduğunda Patriğin verdiği cevap ilginçtir: Van ve Sivas Paşalıkları, Diyarbakır’ın büyük bir kısmı ve eski Klikya Krallığı. Elçi’nin bu topraklar halkının çoğunluğunun Müslüman olduğunu söylemsi üzerine Patrik, Müslüman halkın da Osmanlı yönetiminden şikayetçi olduğunu, bu sebeple de bir “Hristiyan Hükümeti” tercih edeceklerini söylemiştir. Nihayet Patrik özerklik isteklerinin kabul edilmemesi ve Avrupa devletlerinin yardım etmemesi halinde, bu bölgenin ayaklanıp Rusya’ya katılacakları tehdidini de ileri sürmüştür.

Ermeniler bu kadarlada yetinmeyip büyük devletler başkentlerine de heyetler yollayarak Berlin Kongresi’ne suncaklari istekler için destek saglamaya çalişmişlardir. Nitekim ermeniler Berlin Kongresi’ne Osmanli Padişahi tarafindan tayin edilen bir Ermeni vali tarafından yönetilecek bir “Özerk Ermenistan” tasarısı sundular. Bu tasarı Ermenistan’nın yönetim esaslarını belirten bir çeşit Tşkilat Yasası idi. Tasarı o derece geniş yetkileri kapsamaktaydı ki bir “bağımsızlık” kelimesi kullanılmamıştı. Bu özerk Ermenistan’nın sınırları Batıda Fırat Nehri’nden başlayıp, Siirt, Ergani, Harput, Diyarbakır, Van ve Erzurum illerini de içine alıp, Rize’yi de bu Ermenistan’ın limanı yapıyordu.

Berlin Kongresi’nde ingiltere ile Rusya’nın dışındaki devletler Ermeni sorunu ile ilgili değildiler. ingiltere Kıbrıs’la ilgili 4 Haziran 1878 anlaşmasında, Osmanlı Devleti’nden “… memalik-i mahrusada bulunan tebaa-i hıristiyaniyeye ve sairenin hüsn-i idare ve himayelerine müteallik ilerde devleteyn beyninde karşılaştırılacak olan ıslahat-ı lazimeyi icra edeceği” taahhüdünü alarak, Ermeni sorununda sadece ıslahat taraftarı olduğunu çoktan göstermişti.

Bu sebeple Berlin Kongresi, Ayastefanos’un 16. Maddesini biraz yumuşatarak 61. Madde olarak benimsenmiş, 16. Maddedeki Rus askerinin tahliyesi ve Osmanli Devleti’nin arasira devletlere bilgi vermesi ve devletlerin de islahata nezaket etmesi ilkesini kabul etmekle yetinmiştir. Arasira deyimi ile Rusya’nin ikide bir Osmanli Devleti’nin başini agritmasinin önlemek istendiği açıktır.

Panslavistler gibi Ermeniler de Berlin Kongresi’nden ümitlerinin cenaze törenini yaparak ayrıldılar. Fakat bu sorunun kapanması değildi. Aksine Berlin Kongresi’nden sonra Ermeni sorununda iki yeni unsur ortaya çıktı. Bunlardan birincisi, 1880 de ingiltere’de Türk düşmanı Gladstone’un ve Liberal Parti’nin iktidara gelmesi ve Ermeni ıslahatı konusunda bir şiddet ve hırsla sarılmasıdır. Bu ise sorunun milletlerarası planda hareketliliğinin ve dinamizmini korumasına sebep olmuştur.

ikinci unsur ise, Ermenilerin düş kırıklığının sonucu olarak amaçlarını gerçekleştirmek ve davalarını yürütmek için şiddet yoluna başvurmaya yani silahlı mücadeleye kara vermeleridir. Berlin Kongresi’nde Ermenilerin temsilciliğini yapan Başpiskopos Hrimyan “Ermeni delegasyonu Doğu’ya müzcadelesiz ve isyansız hiçbir şeyin kazanılamayacağı hakkında öğrenmiş olduğu dersi de beraberinde götürecektir” diyordu. Lakin silahlı mücadele herşeyden önce örgütlenmeyi gerektirirdi. Onun için Ermeni Patriği “Bu gibi işler ne bir gün içinde ne de bir adamın eliyle yapılmaz. Gelecek için hazırlanalım” demiştir. Dolayısı ile 1878 den sonra ermeni sorununun esas itibariyle milletlerarası palanda kaldığını bu arada da ermenilerin örgütlenme işine giriştigini görüyoruz.

Gladstone 1880 yılında iktidara gelir gelmez hemen Ermeni sorununu ele almıştır. Yeni ingiliz Başbakanı Berlin Antlaşması’nı imzalayan devletler nezdinde harekete geçerek, 11 haziran 1880 de Osmanlı Devleti’ne ortak bir nota verilmesini sağladı. Notada, Babıali’nin Berlin Antlaşması’nın 61. Maddesiyle taahhüt ettiği ıslahata henüz başlamadığı ve her gecikmeden Osmanlı Devleti’nin tutulacağını biliyordu. Nata gayet sert bir ifade ile yazılmıştı ve tehdit havası taşıyordu. Babıali bu notaya 5 Temmuz 1880 de cevap vererek, Ermeni ıslahatı konusunda almakta olduğu tedbirleri ayrıntıları ile bildirdi. Devletler 7 Eylül 1880 de yeni ve yine sert ifadeli bir nota vererek, Babıali’nin açıklamlarının yetersiz bulduklarını bildirip, tedbirler konusunda eleştirilerde bulundular. Babiali 3 Ekim 1880 de devletlere yeni bir muhtira ile alinan tedbirleri açikladi. Bu tartişmalari daha bir süre devam etti. Bu tartışmalar da dikkati çeken iki nokta olmuştur. Birincisi devletlerin Ermenileri Kürtlerle karşi korumak için Osmanli Devleti’ne baski yapip bir bakima Kürtlerle Ermenileri karşi karşiya getirme çabaları; ikincisi de Osmanlı Devleti’nin aldığı her asayiş ve düzen tedbirinin yine Ermeniler tarafından bir “Ermeni katliamı” gibi gösterilmesinden Osmanlı Devleti’nin şikayetiydi.

Gladstone’un gayretkeşligi tepki yaratti. Bu sirada Rusya’nin içi ihtilalci hareketlerle karmakarışıktır. Hatta 1880 Aralık ayında Çar II. Aleksandr’a karşı bir suikast bile düzenlenir. Rusya ise 1878 Berlin Antlaşması ile eline geçirdiği Tiflis, Erivan, Kars, Ardahan ve Batum’daki Ermenileri Ruslaştırmak ve onları Ortadoks Kilisesine bağlamak için çaba harcadığından buralardaki ermenilerin tepkisine sebep oluyordu. Rusya’nın politikası ingiltere’den çok farklıydı. Fransa’nın derdi bu sırada Tunus’tur. Ve 1881 de bu Osmanlı toprağını işgal etmeye hazırlanmaktadır. Bismarck ise Berlin’deki ingiliz elçisine Ermeni ıslahatı konusunda Babıali’ye fazla yüklenmenin manasız olduğunu söylüyordu. Avusturya da Almanya gibi Osmanlı Devleti’ne fazla yüklenmenin taraflısı olmadı. Bu sebeple ingiltere yalnız kaldı ve Ermeni sorununda Osmanlı Devleti’ne baskıda daha fazla ileri gidemedi. Sorunun milletlerarası safhası şimdilik bu şekilde kapandı.

Lakin Gladstone’un teşebbüsü ermeniler için bir ümit dogurmuştu. Ingiltere de kuvvetli bir destek bulacaklarina inanmişlardi. Bu sebeple diplomatik faaliyetlerin durmasi Ermenileri silahli mücadeleye daha fazla itti. Silahli mücadele ise örgütlenme ile olurdu.

Esasına bakılırsa Ermeniler bulundukları yerlede kendi aralarında bir takım sosyal amaçlı dernekleri daha 1878’den önce kurmuşlardı. Bu derneklerle bir dayanışma sağlamaktaydılar. 1878 den sonra ise örgütlenme terör ve silahlı mücadele amacına yönelmiştir.

imparatorluk içindeki ermeni cemiyetlerinin ilki, 1860 da istanbul’da kurulan “hayırsever Cemiyeti” (Benevolent Union) dir. Amacı Kilikya’yı yükseltmekti. 1870 ile 1880 arasında Van’da Araratlı, Muş’da Okulsevenler ve Doğu, Erzurum’da Milliyetçi Kadınlar isimli dernekler ortaya çıktı. Okulsevenler ve Doğu dernekleri daha sonra birleşerek Ermenilerin Birleşik Cemiyeti’ni kurdular.

Bunların yanında ihtilalci dernekler de kuruluyordu. 1878 de Van’da Kara Haç derneği kuruldu. Amacı ermenileri saldırılardan korumak için onları silahlandırmaktı. 1882 de kapatılmıştır.

ihtilalci bir siyasi parti örgütü olarak ilk ortaya çıkan ise Armenakan Partisi’dir. 1885 de kurulmuştur. Programının başlıcanoktaları şunlardır. Partinin kuruluş sebebi ihtilal yalu ile ermenilerin kendi kendilerinin idare hakkını elde etmektir. Parti amacına ulaşmak için bütün milliyetçi ermenileri biraraya getirmek ihtilalci fikirleri yaymak, üyelere silah kullnamayı ve askeri disiplini öğretmek, silah ve para sağlamak, gerilla kuvvetleri oluşturmak ve halkı genel bir harekete hazırlamak gibi yollara başvuracaktı. Bir merkez örgütü olacak ve bölgelerde de bölge komiteleri oluşturulacaktı. Ayrıca diğer ihtilalci gruplarla işbirliği için de özel bir komite teşkil olunacakti. Silah kullanmak ve askeri strateji konularindaki bilgilerin Van Ermeni Okulu’nda, Rus konsolosu Binbaşi Kamsaragan tarafindan verildigi belirtilmiştir.

Bu dernekler içinde asıl önemliolan iki tanesi şüphesiz Hınçak ve Taşnak komiteleridir.

ihtilalci Hınçak Partisi
Hınçak (Hunchak veya Hentchak) Ermenice’de Çan demektir. 1887 deisviçre’de kurulmuştur. Marksist ilkelere sahipti ve 1890 dan itibaren faaliyetlerini Doğu Anadolu’ya yaymaya başlamıştır. Marksist niteliği dalayısıyla hınçak a göre bugünkü düzen ihtilal yoluyla ortadan kaldırılmalı ve onun yerine ekonomik gerçeklere ve sosyal adalete dayanan yeni bir toplum düzeni getirilmelidir. Partinin ilk ve yakın hedefi Türkiye Ermenistanının siyasal ve milli bağımsızlığını sağlamaktır. Türkiye de ihtilal yoluyla gerçekleştirilecek amaca varmak için kullanilacak metod propoganda tahrik tethiş ve işçi ve köylü hareketidir. Tahrik ve tethiş halkin cesaretini arttirmak için gerekliydi. Hükümete karşi nefret yaratmak tahrikin başlica yollaridir. Tethiş hareketlerini yürütmek için özel bir örgütlenme yapılacaktı. ihtilali gerçekleştirmek için en müsati zaman Türkiyenin savaşa girdiği dönem olacaktır. Süryaniler, Kürtler, Türklere karşı mücadelede kazanılmalıdır. Programında yakın amaca yani ihtilale ulaşmanın çaresi olarak “Türkiye’deki Ermeni bölgelerindeki genel kuruluşu altüst etmek, degiştirmek, genel isyanla Türk hükümetine karşi savaş açmak” gösterilmekteydi.

Hınçak Partisi içinde görüş ayrılığı çıktı ve özellikle sosyalist fikirlere karşı olanlar 1898 de iskenderiye’de Yeni Hınçak Partisi’ni kurdular. Tethiş olayları ile tanınan ise esas Hınçak Partisidir.

Hınçak Partisi 1896 daki genel kongresinde “Hınçak isyan Cemiyeti Kanunu Alisi” başlıklı bir belge kabul etti. Buna göre, Hınçak Cemiyeti veya Partisinin tek görevi ayaklanma çıkarmaktır. Osmanlı imparatorluğu bu yönden bir takım ayaklanma bölgelerine ayrılmıştı.

Ermeni ihtilalci Federasyonu (Taşnaksutyun): Taşnaksutyun ermenice de federasyon, ittifak anlamına gelmektedir. Rusya’dakiler de dahil olmak üzere birçok ermeni grupların biraraya gelmesinden meydana geliyordu. Hınçak da buna katılmış ve federasyon 1890 da ortaya çıkmış ise de Hınçak bir süre sonra Taşnaksutyun’dan ayrılmıştır. Taşnak Partisi 1892’de Tiflis’de yaptığı toplantıda bir program kabul etmiştir ki bu program ihtilalci gruplar kurmayı, çeteler teşkil etmeyi, halkı silahlandırmayı, kavgayı teşvik etmeyi, Hükümeti yıldırmayı, Hükümet müesseselerini yağmalamayı ve insan ve silah sağlamayı öngörmekteydi. Taşnak tam anlamiyla bir terör örgütü olarak kurulmuştur.

Bu bilgiler de göstermekttedir ki dünyada ki bütün ermeniler Osmanlı imparatorluğunda ayaklanma çıkartmak amacı ile örgütlenmiş bulunmaktaydılar. Ayaklanma için bahane bulmak veya yaratmak tabiatiyle güç olmadı.

1885 de Doğu rumelinin Bulgaristan’a katılması hareketi, Ermenileri de harekete geçirdi. Londra, Viyana, Rusya ve iran’da bulunan Ermeni komiteleri geniş bir propoganda faaliyetine girişerek Osmanlı Devleti’ndeki Ermenileri ayaklanma için kışkırttılar. Avrupa devletlerine beyannameler göndererek bağımsız bir Ermenistanın kurulmasını istediler.

Dışardan gelen bu kışkırtmalar, içerdeki Ermeniler ve ermeni komiteleri üzerinde etkisiz kalmadı. 1889 Mayısında Van olayı meydana geldi. Armenakan Partisine mensup üç ermeni Kürt kılığına girip Türk sınırından gizlice geçerek Van’a girmek isterlerken, Van-Başkale yolunda Türk zaptiyeler tarafından durdurulduklarında silahlarını teslim etmeyince çatışma çıkmış, üç ermeniden biri ölmüş, biri yaralanmış ve diğeri de kaçmıştır. Bunların üzerlerinde çıkan mektuplardan bunların ingiltere ve Fransa’da ki ermeni kuruluşları ile yakın bağlantıları olduğu anlaşılmıştır.

Bu olayın arkasından Erzurum ayaklanması patlak verdi. 20 Haziran 1890 da çıkan bu ayaklanmaının sebebi ise Erzurum’daki Sanasaryan okulunda kiliselerde, Ermenilerin Rusya’dan getirdikleri silahları depo ettiklerini haber alınması üzerine Vali’’in de buralarda arama yaptırmak istemesidir. Fakat aramanın yapılacağı Köpek Boğos adında bir tarafından birkaç saat önceden okula haber verilmiş ve herşey çabucak ortadan kaldırılmıştır. Tabii sonunda aramadan bir sonuç çıkmamıştır. Fakat bu arada komitacı ermeniler aramaya gelen subay ve erlerin üzerine ateş açtilar, Müslüman halka saldirdilar. Iki saatlik çarpişmalarda her iki taraftan 100 den fazla ölü ve 200-300 kadar yaralı vardı. Osmanlı Devleti hemen duruma hakim oldu.

Ermenilerin Erzurum’da böyle kanlı bir olay çıkarmak istemelerinin sebebi, bu şehirde Rus, ingiliz ve Fransız Konsolosluklarının bulunmasıydı. Sandılar ki bu konsoloslar olayı büyütüp, bütün dünyaya yayacaklar. Halbuki böyle olmadı ve bu bakımdan hayal kırıklığına uğradılar. Taşnaksutyun komitacılarından biri bu olay dolayısıyla şöyle demiştir: “Biz, inanıyorduk ki Erzurum’daki Avrupa devletleri konsolosları derhal bu olayı müthiş bir şekilde hükümetlerine yansıtacaklar ve Ermeni sorunu da bu suretle hemen bir sonuca bağlanmış olacaktır. Fakat bu olmayınca herkesi büyük bir şaşkınlık kapladı”.

Erzurum ayaklanması 1890 Haziranında oldu. Hemen arkasından Temmuz ayında bu sefer istanbul’da Kumkapı olayları meydana geldi. Olayların ve kışkırtmaların ta Erzurum’dan istanbul’a intikal ettirilmesini ise, Taşnak komitacisi şu şekilde belirtmektedir: “Idare heyetimizde bu sorunu (Erzurum’un başarisizligi) tartişarak şu sonuca vardik: Büyük Avrupa devletlerini bu taş gibi duygusuzluklarindan çikarmak için Padişahin başkentinde, elçilerin burunlarının dibinde büyük bir gösteri tertiplemek. Erzurum ayaklanmasına epey bir umut bağlanmıştı. Fakat istenildiği gibi bir netice elde edilemedi. Bununla beraber ilk adımdı”.

işte istanbul’daki Hınçak Komitesi büyük devletlerin ilgisini çekmek için büyük bir gösteri yürüyüşü düzenliyor. Gösteride Patrik Aşıkyan vasıtasiyle Padişah Abdülhamid’e bir dilekçe yahut bir bildiri götürülmesi planlanıyor. Lakin Patrik buna yanşmayınca Patriği zorla bir arabaya sokuyorlar ve aynı zamanda da “Yaşasın Hınçak Komitesi, Yaşasın Ermeni milleti, yaşasin Ermenistan” diye bagirmaya başlayinca Patrigin arabasi askerler tarafindan çevriliyor. Bunun üzerine Hinçak komitacilari askere ateş etmeye başliyor. Tabii asker de cevap veriyor. Ne var ki, Ermeniler 2 ölü verdikleri halde 6-7 asker agir ve 10 kadar asker de hafif yaralanıyor. Tabii olay bastırılıyor.

Gösterileri yönetmiş olan Cangülyan adli hinçak komitacisi “Anadoluda işlenecek cinayetler Avrupayı belki ilgilendirmezdi. Bundan dolayı elçilerin gözlerinin önünde Avrupa’nın ilgisini çekmek için bir şikayet hareketi yapmak şart oluyordu” dedikten sonra Anadolu’daki hareketlerin Rusya’yı endişelendirebileceği lakin ingiltere’nin ermeni davasına yatkın olması sebebiyle istanbul olaylarının daha etkili olabileceğini söylemiştir.

Padişaha gönderilmek istenen bildiride de Dogu Anadolu’da Ermenilerin silahsizlandirilmasından şikayet edilmekteydi.

1892 Temmuzunda bu defa Merzifon’da olaylar çıktı. Merzifon, 1892-1893 yıllarında, Kayseri, Develi, Yozgat, Çorum, Tenüs, Aziziye’yi kapsayan bölgenin Hınçak Komitesi merkeziydi. “Küçük Ermenistan ihtilal Kolitesi” adını taşıyordu. Komitenin başkanı, Merzifondaki Amerikan Kolejinin öğretmeni olan Karabet Tomayan’dı ve Kolej’de Hınçak’ın karargahı niteliğindeydi. Buradan halka mütamadiyen bildiriler dağıtılıyordu. Bu bildiriler köylere kadar gidiyordu. Bu arada Hınçak komitacıları bu bölgede, 1892 Temmuzunda, posta soygunculuğuna başladılar. Bu soygunlar sırasında posta sürücülerini ve zaptiyeleri öldürdüler. Bunların paralarını çaldılar. Soygunların elebaşısı bu Tomayan ile yine Kolejin sekteri Kayayan idi. Tabii her ikisi de ve diğer komitacılar yakalandı, muhakeme edildiler ve bazıları idama mahkum oldular. Fakat ingiliz protestan kiliseleri ve din çevrelerinin baskısı ile Tomayan ve Kayayan Padişah tarafından affedildiler ve ingiltere’ye gittiler.

Merzifon olaylarını Sasun Olayları izledi. 1894 yılında ingiltere’nin Van Konsolosunun sözde incelemeler yapmak amacı ile, Ermenilerin yoğun olduğu bölgelerde dolaşmaya kalkması Sasun olaylarının yakın sebeplerinden birini teşkil etti. Ermeniler, konsolosun dolaşmasını Osmanlı otoritelerine karşı direnmeye geçilmesi için işaret gibi telakki etti. Tiflis’te olan Hınçak cemiyetinin ajanları da sınırı geçerek Osmanlı ermenileri arasına yayıldılar ve isyan saatinin gelmiş olduğunu ihtar ettiler. Ayaklanma için Bitlis’in Sasun kasabası seçildi. Sasun, Mutki ve Garzan ilçelerine yakın olup, o zaman nüfusu 20 bin kadardı. Bunun 10 bin kadarı Müslüman 8 bin kadarı da Ermeniydi. Halk, ermeniler de olmak üzere Zazaca ve Kürtçe karışik bir dil konuşuyordu.

8 Ağustos 1894 günü Sasun’un Şenlik köyünde birkaç koyunun Kürtler tarafından kaldırılması üzerine Ermeniler ele geçirdikleri Müslümanları katletmeye başladılar. Diğer köylerde de zaten vergi vermemek, hükümet memurlarına direnmek gibi serkeşlik yapıyorlardıç Bu sebeple ayaklanma hızla gelişti. Padişah Abdülhamit ayaklanmanın sert bir şekilde bastırılmasını istedi. Gerçekten Ermenilere karşı çok sert davranıldı ve epey Ermeni kırıldı. Osmanlı Devleti bütün Ağustos ve Eylül aylarında bu ayaklanma ile uğraşmak zorunda kaldı. Osmanlı Devleti’nin Ermenilere karşı almış olduğu bu sert tedbirler üzerine, ingiltere ve Rusya harekete geçtiler ve ıslahat yapılamsında ısrar ettiler. ingiltere ve Rusya’ya Fransa da katıldı. Üç devletin istanbul’daki elçileri, Ermeni Patrikhanesinin verdiği esaslar dairesinde, bir ıslahat projesi hazırladılar. Bu ıslahat projesi Erzurum, Bitlis, Van, Sivas, Diyarbakır ve Harput vilayetlerini kapsıyordu. ingiltere, bu projeye bu vilayetlere tayin edilecek valilerin yabancı devletler tarafından tayin ve azlini öngören bir madde de sokmak istediyse de diğer iki devlet buna yanaşmadı. Bu sırada Üçlü ittifak Osmanlı Devleti’ni tutuyordu ve ingiltere ile yürümeyi reddetti. Osmanlı imparatorluğundaki ortodoksları daima desteklemiş olan Rusya ise artık ortodoksları tutmuyordu; çünkü ingilterenin politik amaçlarına hizmet etmek istemiyordu. 1894 ittifakı ile Rusya’ya zincirlenmiş olan Fransa da Ermeni sorununda kendi çıkarı için savunulacak bir şey görmüyordu. Dolayısıyla ingiltere’nin isteği kabul olmuş olsaydı, ingiltere Ermeni sorununa istediği gibi müdahale edebilme ve Ermenilerin bağımsılığını gerçekleştirme yolunda büyük imkana sahip olacakti.

Ermeni kuruluş ve komitelerinin yogun propogandalari sonucu Sasun olaylari bütün Avrupa’yı ayağa kaldırmış ve Osmanlı Devleti aleyhine yoğun bir hava yaratmıştı.

Üç devlet temsilcisinin istanbul’da hazırladığı projede vilayet sayısının azaltılması, siyasi suçlardan mahkum olan ermenilerin affı, göç eden veya sürgüne gönderilen ermenilerin memleketlerine dönmelerine izin verilmesi, Bitlis olayları sırasında zarar gören ermenilere tazminat ödenmesi gibi hususlar vardı.

Osmanlı Devleti Bitlis olaylarını araştırmak ve soruşturmak üzere buraya bir heyet yollamıştı. ingiltere tarafsız olacağını ileri sürerek milletlerarası bir heyet gönderilmesinde ısrar etti. Uzun tartışmalardan sonra ingizliz, Fransız ve rus temsilcilerinden meydana gelen ikinci bir heyet kuruldu. Bu heyetin çalışmaları ve soruşturmaları da ingiltere’yi memnun etmedi. Sorgulanan şahitlerin etki altinda birakildiklarini idda etti. Hasili bu çalişmalardan da bir sonuç çıkmadı.

ingiltere’nin baskısı altında kalan ve sorunun çıkmaza girdiğini gören Osmanlı Devleti, duruma bir an önce bir çözüm bulmak için Almanya’nın aracılığına başvurduysa da, Almanya bu işe karışmak istemedi. ingilizler ise 11 Mayıs 1895 de sunulan ıslahat projesine bir an önce cevap vermesi için Osmanlı Devleti’ni sıkıştırıyorlardı. ingiltere Başbakanı Lord Salisbury, 28 Haziran 1895 de Sadrazam Sait Paşa’ya gönderdiği tehditlerle dolu mektubunda şöyle diyordu: “Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu çok büyük tehlikeye dikkati çekerim. iktidara geldiğim gündenberi, ingiltere’de kamu oyunun Osmanlı Devleti aleyhine döndüğünü hayretle görüyorum. Bu devletin devam etmeyeceğine dair kanaat günden güne artmaktadır…. Ne Almanya, ne italya, ne Avusturya, ingiltere’nin Doğu Sorunu’ndaki politikasına engel olamazlar. Fransa Rusya’ya sadıktır. Osmanlı Devleti’nin devamına yarayan şey yalnız ingiltere’nin Rusya ile müttefik olmamasıdır. Eğer ittifak vaki olursa, tehlike son dereceye gelir. Osmanlı Devleti sona erer”. ingiliz Başbakanının düşüncesine göre “Ermeni sorunu yatışsa dahi Osmanlı Devleti yaşayabilmek için çok çürüktür”. Yine Salisbury’ye göre ingiltere Kırım Savaşı arifesinde Çar’ın teklif ettiği paylaşmayı reddetmekle hata etmiştir.

Salisbury 1 Ağustos 1895 de Lorlar Kamarasında yaptığı konuşmada da doğrudan Ermeni sorununu ele alarak Osmanlı Devleti bağımsızlık ilkesi bahenesini ileri sürerek ermeniler hakkındaki ıslahatı savsaklayacak olur ve “devletlerin nasihatlerini dinlemezse” gayet büyük ve korkunç bir hatada bulunmuş olacağını ve bunun Osmanlı Devleti’ne felaket getireceğini söyledi.

ingiltere’nin Osmanlı Devleti’nin bu şekilde ki tehditleri, Rusya’yı telaşlandırdı. ingiltere’nin ermeni politikası ve ermenileri desteklemesi, Kafkaslardaki ermeniler bakımından, Rusya’yı kuşkulandırmaya başlamıştı. Kaldı ki Rusya ingiltere’nin ermeni politikasının manasını çok iyi anlıyordu. Rusya Osmanlı Devleti’nin, ingiltere’nin kontrolü altına düşmesine izin veremezdi. Bu sebeple, Rusya, daha 11 Mayıs 1895 tarihli ıslahat projesine Osmanlı Devleti’nin cevabını beklemeden bu projenin uygulanmasına yönelik zorlayıcı tedbirlere katılmayacağını bildirdiği gibi Fransa’yı da aynı şekilde bir tutuma teşvik etti. Bundan cesaret alan Osmanlı Devleti de 11 Mayıs 1895 tarihli ıslahat projesini reddetti ve ıslahatını sadece Ermeniler için değil bütün Osmanlı imparatorluğu için düşünülmekte olduğunu bildirdi.

Durumun bu şekil aldigini gören ermeniler, devletin dikkatini bu sorun üzerinde tutmak için, bu sefer istanbul’da yeni bir olay çıkarttılar. Bu da, istanbulda 18 Eylül 1895 de yaptıkları Babıali Yürüyüşü’dür. Babıali’nin 1 Ekim 1895 deki resmi bildirisindeki deyimle “Ermenilerin hamal ve tulumbacı” esnafından bir takım insanların giriştiği bu yürüyüşün amaci Hinçak Komitesinin büyük devletler elçilerine yürüyüşten önce verdikleri bildiriye göre, “Babıali ile Avrupa’ya Ermeni halkının istediklerini bildirmek”ti. Fakat her zaman olduğu gibi güya masumane yapılmak istenen yürüyüş önceden planlandığı gibi “Ermeniler ya ölüm ya hürriyet istiyor” avazeleri ve “Erzurum Ermeni dağlarından bir ses çınladı” marşları ile sayıları bir ara 5 bini bulan ermenilerin Türk jandarmasına ve polisine ateş açtığı bir ayaklanmaya dönüşmüştü.

Babıali yürüyüşünde kan akmadığı gibi, ermenilerin Babıaliye saldırıları da Türk askeri tarafından önlendi. Fakat bu olay ve gösterilerin saldırgan niteliği karşısındaki beceriksizlik, hükümetin durumunu da ortaya koymuştur.

Bu olayın bir diğer ilginç yanı da, olayın sadece bir yürüyüş sınırları içinde kalmayıp softaların da ayaklanıp, Müslüman halk ile ermeniler arasında çatışmalara sebep olmasıdır.

Bundan başka Istanbul olaylari kisa zamanda Trabzon, Erzurum, Harput, Diyarbakir, Sivas, Antep, ve Maraş vilayetlerine de bulaşti. Buralarda da kiyamlar oldu. Avrupa yeniden “Ermeni mezalimi” havasi ile çalkalandi. Osmanli Devleti’nin, ermenileri tertipli bir şekilde yoketmeye çaliştigi propogandasi bütün şiddetiyle hüküm sürdü.

1895 yılındaki bu ermeni ayaklanmalarında, Osmanlı Devleti tarafından resmen tesbit edilen ölü ve yaralı sayısı şöyledir: Müslümanlardan 1828 ölü ve 1433 yaralı “Gayrı Müslim” lerden ölü sayısı 8717 ve yaralı sayısı da 2238 dir.

istanbul olayları ve bunun Doğu Anadolu vilayetlerine de yayılması ve Avrupa kamu oylarında beliren tepkiler, ingiltere’yi bir kere daha Osmanlı Devleti aleyhine harekete geçirdi. Devletler istanbul’daki uyruklarını korumak için istanbul önlerine savaş gemileri gönderdiler. ingiltere derhal müdahaleye taraftardı. Fakat Rusya kendisini frenledi. Güvenliğin sağlanması için Osmanlı Devleti’ne zaman verilmesi gerektiğini bildirdi. Almanya, Avusturya ve Fransa da Rusya’yı destekledi ingiltere yalnız kaldı. Osmanlı Devleti de ayaklanmaları bastırdı. Bunun arkasından da Osmanlı Devleti, Rusya, ingiltere ve Fransa ile mutabık kalarak, 22 Ekim 1895 de Erzurum, Bitlis, Van, Diyarbakır, Elazığ ve Sivas illerinde uygulanmak üzere 32 maddelik bir ıslahat tüzüğü kabul etti.

istanbul olayları sırasında, Osmanlı Devleti’ni meşgul eden bir başka ermeni ayaklanması da, Zeytun ayaklanması’dır. Zeytun, Maraş vilayetine bagli daglik ve topragi verimsiz bir ilçeydi. Bugünkü adi Süleymanli’dir Zeytun halki, Osmanli devleti’nin eski dönemlerinde de asiligi ile bilinmektedir. Geçmişte de devlet otoritesine karşi çok ayaklanmalar olmuştur. Bunun da sebebi, Zeytunluların 1884 de yandığı idda ettikleri ve tamamen uydurma olduğu anlaşilan IV. Murad’in bir fermanidir. Ferman’a göre Padişah IV. Murad Zeytunlulari bir çok vergiden muaf tuttugu gibi, Osmanli memurlarinin bu kasabaya ugramamalarini emredip imtiyaz ve bağımsızlık bahşetmiş. Kendisinden önceki I. Ahmed, I. Mustafa ve II. Osman gibi padişahlardan çok farklı olarak, Osmanlı Ordularının başına geçip Bağdad’ı ele geçiren, savaşta cesur oldugu kadar acimasiz da olan, sert ve otoriter karakterli bir Padişah olan IV. Murad’in (1623-1640) üç-beş kişilik Zeytunlu halkina böyle, devlet otoritesini yokeden ve bagimsizliga kadar giden imtiyazlar veren bir fermanin isdar ettigini kabul etmek, mantiga gayet ters düşmektedir.

Zeytun ayaklanması 1895 Temmuzunda Hınçak komitesi tarafından çıkarılmıştır. Hınçak propogandacıları, silah para ile köylere kadar halkı kandırıp, ayaklanma başlar başlamaz ingiliz donanmasının da Mersin ve iskenderun’a geleceğini söylemişlerdir. Bunun üzerine 2 bini silahsız, 4 bini silahlı Zeytunlu saldırılara başlayarak kışlayı ve hükümet binasını sarıyorlar. Kaymakam, 50 subay ve 600 er esir ediliyor. Esirler daha sonra Zuytunlu kadınlar tarafından öldürülüyor. Bunun üzerine etraftaki Türk kuvvetleri harekete geçerek, yapılan çarpışmalarda asileri Zeytun’a sığınmaya mecbur bırakıp, Zeytun’u kuşatmaya başlıyorlar. Asiler imha edileceği sırada, devletlerin elçileri Babıali’ye başvurup aracılık teklifinde bulunuyorlar ve Babıali de bu teklifi kabul ediyor. Bunun üzerine Altı devletin Halep’deki konsolosları 1Ocak 1896 da Zeytun’a giriyorlar. 28 Ocak 1896 da da Zeytun’lularla bir barış anlaşması yapılıyor. Bu 15 maddelik anlaşma ile Hınçak reisleri ile asilerin Avrupa’ya gitmeleri, kalanların affedilmeleri, Zeytun’a devlet onayı ile vali tayin edilmesi, Zeytunluların 5 yıliçin vergiden muaf tutulmaları, Zeytun’da ancak bir bölük Türk askerinin bulunması, v.s. gibi hususlar kabul ediliyordu.

Böylece Zeytun ayaklanması, Ermeni Sorunu’nda Osmanlı Devleti’nin sadece itibar değil egemenlik beğımsızlığından da önemli ölçüde kayba uğraması sonucunu veriyordu.

1896 yılı böyle başlamakla beraber, bu kadarla kapanmadı. 1896 Haziranında Van ayaklanması patlak verdi. 1 Haziran 1896 da başlayan bu ayaklanma, Taşnaksutyun’un eseridir. Yalnız, Taşnaksutyun’a katılan Hınçaklılar da bu ayaklanmada önemli rol oynamıştır.

Van ayaklanmasının hazırlıkları bir yıldan beri yapılmaktaydı. Ermeni halktan toplanan silah vergisi ile ve ölüm tehdidi ile ermeni halka gönderilen mektuplarla halktan para toplanmış, silah ve cephane yığınağı, yapılmış, ayaklanmayı yönetecek olanlar da, iran ve Rusya yoluyla gelerek, ayaklanmanın başına geçmişlerdir. Ayaklanma 15-24 haziran 1896 arasında devam etmiş olup, bu ayaklanma bastırıldığında 418 Müslüman ile 1715 ermeni hayatını yitirmiş ve 363 Müslümanla 71 ermeni de yaralanmiştir.

Van ayaklanmasının arkasından 26 Ağustos 1896 günü istanbul’da meydana gelen Osmanlı Bankası Baskını da yine bir Taşnaksutyun terör hareketidir. 1895 Eylülünde Hınçak’ın organize edip de başarılı olamadığı bir teşebbüsü şimdi Taşnaksutyun tekrar ediyordu. Yani amaç yine, başta Ingiltere olmak üzere, Avrupa’yi harekete geçirmekti. Saldirinin Osmanli Bankasi’na yöneltilmesinin sebebi ise bu bankanin milletlerarasi banka durumunda olmasi ve bundan dolayi da böyle bir bankaya saldiri dolayisi ile Avrupa’yi kişkirtmakti.

Osmanlı Bankası Müdür sekreterinin daha sonra yaptığı açıklamaya göre bankaya yapılacak baskın ve saldırı üç ay önce yabancı ülkelerdeki ermeni komiteleri tarafından hazırlanmış ve hareketi yönetecek olanlar, olaydan üç hafta önce istanbul’a gelmişlerdir. Saldırı geniş planlı olup aynı anda başka yerlere de bombalı saldırılar yapmak suretiyle güvenlik kuvvetlerinin Osmanlı Bankası baskınına müdahale etmelerini önlemekti. Bombalar ve dinamitler Türkiye’den sağlanmıştı.

Teroristlerin 26 Ağustos günü istanbul Osmanlı Bankası’na yaptığı baskınlarda, ermeni teroristlerden 3 kişi ölmüş ve 6 kişi yaralanarak, saldırganlardan 17 kişi sağ kalmışlardır. Lakin güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi üzerine çıkan çatışmalarda 125 asker ve 25 kişi de yaralanmıştır. ilginç bir durum da baskından sonra sağ kalan 17 teröristin Banka Müdürü Edgar Vincent’e sığınmalarıdır.

Osmanlı Devleti bu ayaklanmayı da bastırdı. Ama ne var ki Ermeni çevreleri kendilerinin düzenlediği bu terör olayını yine Osmanlı Devleti aleyhine propoganda yoluyla yayarak, Osmanlı Bankası olayında 4-6 bin kişinin öldüğünü iddia etmek suretiyle bunun büyük bir çoğunluğunun Ermeni olduğunu ima etmek istemişlerdir. Osmanlı Devleti, bir çok ermeni ile beraber, 300 kadar Müslüman’ı da tutuklayıp mahkemeye sevketmiştir.

Nihayet 19. yüzyılın son ermeni ayaklanması, 1897 yılında 2. Sasun Ayaklanması oldu. Taşnak çetelerinin, Osmanli Bankasi darbesinden sonra ikinci darbeyi Dogu Anadolu’da vurmak istemeleri üzerine, 1897 Temmuzunda iran üzerinden Van’a yönelmeleri ve Taşnak çetelerinin bu bölgede güvenlik kuvvetlerinin direnmeleri ile karşilaşmalari üzerine geri çekilmeleri, Taşnaklari yeniden Sasun ve Muş üzerine yöneltmiştir. Bunun üzerine 1904 Nisaninda burada bpatlak veren ayaklanma Sasun tepelerinden, Muş ovasina ve Van’a kadar yayildi. Nisan’da başlayan bu ayaklanma, Temmuz ortalarina kadar sürdü ve Ermenilerin söyledigine göre, bu çarpişmalarda 932-1132 Türk öldürülmüş ve sadece 19 ermeni öldürülmüştür.fakat buna ragmen Ermeni kuruluşlari ve komiteleri bu ikinci Sasun ayaklanmasini da “Ermeni katliami” na dönüştürdü. Mamafih bu ikinci Sasun ayaklanmasinin bu kere Avrupada yeteri kadar ilgi uyandirmadigi da bir gerçektir.

Ermeni sorunu bu şekilde I. Dünya Savaşi’na veya daha kesin bir deyimle 1915 Nisanina kadar devam etti. Bu tarihten sonrasi ise, günümüze kadar devam edecek ve uydurma tarih hikayelerine konu olacaktir.

Kent Sosyolojisi

Cuma, 27 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Kent Sosyolojisi

Araştırma Alnının Tanımı
Coğrafi Konum Aydın, Doğu Avrupa, orta Asya ve orta Doğu üçgeninin tam ortasında yer alan, Türkiye’nin tarım, sanayi, iç ve dış ticaret ile turizm faaliyetlerinin bir arada bulunduğu, ekonomisi en gelişmiş bölge olan Ege Bölgesi’nin orta yerindedir. Aydın ili Türkiye’nin güney batısında yer alır. 37. ve 38. kuzey enlemleri ile 27. ve 29. doğu boylamları arasında yerleşmiştir. Merkez ilçeyle beraber 17 ilçesi bulunmaktadır.

Batı Ege Denizi’ne açılan aydın ili, kuzeyinde izmir ve Manisa, doğusunda Denizli, güneyinde ise Muğla illeri ile komşudur. ilin kuzeyi ve güneyi engebelidir. Kuzeyde doğu batı doğrultusunda uzanan başlıca Hacettepe Tepesi, Karlıdede Tepesi, ve Aydın Dağları yer alır. Güneyini Çine Çayı, Akçay, Dandalas Çayı ve kollarıyla yarılmış olan menteşe dağları kaplar. Bu iki dağlık bölüm arasında, iki yandan faylarla sınırlanmış ve sonradan alüvyonlarla örtülmüş genç bir çöküntü alanı olan Büyük Menderes ovası uzanır. ilin başlıca tarım alanı olan bu ova, zaman zaman özellikle batı yarısında daha çok olmak üzere, Büyük menderes ve kollarının taşkın sularıyla örtülür. Ovada yer yer kopmuş menderesler, terk edilmiş çığırlar, sazlık v ebataklıklar vardır.

Antik çağlarda, taşkın tehlikesi nedeniyle önemli yerleşmeler, ovanın daha yüksek olan kenarlarında dağlardan inen derelerin çökelttiği birikinti konileri üzerinde kurulmuştur. Birinci derecede deprem alanı olan bölge birçok kez yıkıcı depremlere sahne olmuştur. Menderes ırmağı, taşıdığı alüvyonları çökelterek kendi oluşturduğu ovayı, tarih çağlarında da denize doğru ilerletmiştir. Bunun sonucunda Latmos Körfezi günümüzdeki Bafa Gölü’ne dönüşmüş, Milet liman kenti ve Lade adası da kara içinde kalmıştır. Verimli ovalar Akdeniz iklimi, kıyıdan Anadolu içlerine sokulmayı kolaylaştıran ve eskiden beri izlenen doğal yollar nedeniyle aydın ilinin yayıldığı alan, tarih boyunca gelişmiş zengin bir bölge olma özeliğini korumuştur. Akdeniz ikliminin görülmesiyle, yazlar sıcak ve kurak, kışlar serin ve yağışlı geçmektedir.

Denize kıyısı olan ilçelerde yazın denizin serinletici etkisinden faydalanmaktadır. Dağların kıyıya dik uzanmasıyla, ılıman iklimin iç bölgelere kadar girmesi sağlanır. Soğuk ve karlı gün sayısı hemen hemen hiç görülmemektedir. Bu olumlu iklim özelliklerinin görülmesi, sebze ve meyve yetiştiriciliğinin kaliteli ve yaygın olarak yapılmasında önemli bir etkeni oluşturmaktadır. Bitki örtüsü olarak %39 ormanlar, %6 çayır ve meralardan oluşmaktadır.

Tarihi
Büyük Menderes Vadisi ile Aydın Dağları arasındaki eğimli yamaçta eski çağlarda kurulmuştur. Asya’dan gelen, Millet ve Efes limanına ulaşan ana yolun üzerinde bulunuşu nedeniyle kent, her dönemde önemli ve hareketli bir yerleşim olmuştur. Antik yerleşimi, bugünkü kent merkezinin 1 km. kuzey yamacında Topyatağı Mevkiindeki Tralleis’tir. Kenti önceleri tepe üstünde akropol şeklinde kurulmuştur. 11. yüzyılda Aydınoğulları döneminde, “Aşağı Kale” yada “Aydın Güzelhisar” olarak adlandırılan Ortaçağ yerleşimi, topografya koşullarının daha uygun olması, Büyük menderes ovasındaki verimli tarım toprakları ve Ege kıyılarını Orta Anadolu’ya bağlayan yolun buradan geçmesi nedeniyle ova yönünde yeniden kurulmuştur.

13. yüzyılın sonlarında Menteşe Beyi’nin Bizans’tan aldığı kent, daha sonra Aydınoğulları Beyliği’nin kurucusu Mehmet Beyin ve Türkmenlerin önderliğinde egemenlik altına alındı.

Aydınoğulları’nın yükselişi Gazi Bahaüddin Umur Bey döneminde başlar. Aydınoğulları’nın denizlerde üstün olduğu dönemdir.

isa Bey döneminde (1360-1390) Aydınoğulları, Osmanlılarla dost ve müttefik olmuşlardır. I. Beyazıd 1390’da Aydın beyliğine egemen olur. 1402’de Anadolu’daki Timur tehlikesiyle Aydınoğulları da tam etki altına alındı. Fetret döneminden sonra 1413’de Çelebi Mehmet döneminde Osmanlı hakimiyetine girdi. Zaman zaman Osmanlılardan kopmalar olmakla birlikte II. Murat döneminde Aydın Eli Osmanlı birliğine katıldı ve Aydın Sancağı adı altında Anadolu Beylerbeyliği’ne bağlandı.

1308 yılından itibaren yaklaşık bir yüzyıl kadar bu beyliğin yönetiminde, 15. yüzyıl başlarından itibaren de, beş yüz yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde kaldı.

17. yüzyılda Aydın Güzelhisar’ında, büyüklü, küçüklü, kiremit damlı, bağlı bahçeli 6770 ev ve saraylar, hanlar, hamam ve çeşmelerle bezenmiş 26 mahallesi bulunmaktaydı.

I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı imparatorluğu’nun itilâf devletlerine yenik düşmesi üzerine, 1919 yılında yunan ordusu tarafından iki defa işgal edilen Aydın, yangınlarla büyük ölçüde tahrip edildi. Deprem kuşağında olması ve yangınlar nedeniyle çoğunluğu ahşap bağdadi olarak yapılmış olan konutların büyük bir bölümü yok olmuştur. Eğimli yokuşlu mahalleler içine dağılmış cami, han, hamam ile çok sayıda mescit Aydın’ın 19. yüzyıl dönemini yansıtan tarihi özellikleridir.

Kentin 20. yüzyıldaki gelişmesi, ırmak boyundaki bataklıklardan uzak, sert ve soğuk kuzey rüzgarlarına kapalı, Büyük Menderes ırmağının 10 km kuzeyinde Aydın sıradağlarının güney eteklerinde olmuştur. Kuzeyde yamaçlara yaslanmış bulunan kent, güney, doğu ve batıda bağ ve bahçe alanlarına açılmaktadır.

Kent, cumhuriyet döneminde planlı olarak gelişmiş olmasına karşın, özellikle eski mahallelerin yer aldığı orta ve kuzey kesimleri 19. yüzyıldaki yerleşme planına ait sokak ve odalar geleneksel düzenini korumaktadır. Cumhuriyet döneminde çağdaş belediyecilik anlayışıyla yeniden imar edilerek düzenli hale getirilen Aydın, modern yapıları ve bulvarları ile çağdaş bir batı Anadolu kentidir.

Demografik, Sosyal ve Ekonomik Göstergler

Nüfus Büyüklüğü
Türkiye’nin toplam nüfusu 67 803 927, şehirlerin (il ve ilçe merkezleri) nüfusu 44 006 274, köylerin nüfusu ise 23 797 653′tür.
1927 yılında yaklaşık 13.000.600 olan nüfusumuz 73 yılda beş kat artmıştır.
Nüfusumuz 1927-1935 döneminde yılda ortalama 314 bin kişi artarken 1990-2000 döneminde yılda ortalama 1 milyon 133 bin kişi artış göstermiştir.

Nüfus Artış Hızı
Yıllık nüfus artış hızı 1940-1945 döneminde binde 10.6 ile en düşük seviyede iken 1955-1960 döneminde binde 28.5 ile en yüksek seviyeye ulaşmıştır

Nüfusumuzun yıllık artış hızı 1960-1985 döneminde önemli bir değişim göstermemiş ancak 1985 yılından sonra hızla azalma sürecine girmiştir.

Yıllık nüfus artış hızı, 1980-1985 döneminde binde 24.9,1985-1990 döneminde binde 21.7 iken 1990-2000 döneminde binde 18.3′e düşmüştür.

1945 yılından sonra ilk kez 1990-2000 döneminde nüfus artış hızı binde 20′nin altına düşmüştür.

Şehir (il ve ilçe Merkezleri) Nüfusu
1927-1950 döneminde şehirlerde bulunan nüfusun oranı önemli bir değişim göstermemiş, 1950 yılından sonra şehirlerde bulunan nüfusun oranı hızla artmıştır.
Ülkemizde şehirlerde bulunan nüfus, köylerde bulunan nüfusa göre çok büyük bir hızla artmaktadır. 1990-2000 döneminde şehirlerde bulunan nüfusun yıllık artış hızı binde 26.8 iken köylerde bulunan nüfusun yıllık artış hızı binde 4.2′dir.
1927-2000 dönemi dikkate alındığında, ülkemizde 1985 yılından sonra şehirlerde bulunan nüfusun köylerde bulunan nüfustan daha fazla olduğu bir dönemin başladığı görülmektedir.
Ülkemizde şehirlerde bulunan nüfusun oranı son on yılda önemli artış göstererek 1990 yılında yüzde 59 iken 2000 yılında yüzde 64.9′a yükselmiştir.

Bölgesel Dağılım
1990-2000 döneminde yedi coğrafi bölgenin tamamının nüfusu artmaktadır. Bölgeler arasında en yüksek artış hızı Marmara, en düşük artış hızı ise Karadeniz Bölgesinde gerçekleşmiştir. 1990-2000 döneminde Marmara’da yıllık nüfus artış hızı binde 26.7, Karadeniz Bölgesinin yıllık nüfus artış hızı binde 3.6′dır.

Ülke genelindeki nüfusun %26’sının bulunduğu Marmara en fazla nüfusa sahipken, nüfusun %9′unun bulunduğu Doğu Anadolu Bölgesi en az nüfusa sahiptir.

Bölgeler arasında şehir nüfus oranı en fazla olan bölge Marmara Bölgesi iken en az olan bölge Karadeniz Bölgesidir. Marmara Bölgesindeki nüfusun yüzde 79′u, Karadeniz Bölgesindeki nüfusun ise yüzde 49′u şehirlerde bulunmaktadır.

illerin Nüfus Büyüklüğü
81 ilden toplam nüfusu en fazla olan ilk üç il sırasıyla istanbul, Ankara ve izmir’dir. Bu illerden istanbul ilinin toplam nüfusu 10.018.735, Ankara ilinin toplam nüfusu 4.007.860 ve izmir ilinin toplam nüfusu 3 370 866′dır. Bu illerin il merkezlerinin nüfusu, istanbul 468, Ankara’nın 3.203.362 ve izmir’in 2.232.265′dir.

istanbul ilindeki nüfus, ülke toplamındaki nüfusun yüzde 15′ini kapsamaktadır. Bir başka ifadeyle, ülkemizdeki her yüz kişiden 15′i istanbul ilinde bulunmaktadır.

istanbul, Ankara ve izmir illerindeki nüfusun çoğunluğu il merkezinde bulunmaktadır. istanbul ilindeki nüfusun yüzde 88′i il merkezinde bulunmakta iken bu oran Ankara ilinde yüzde 80, izmir ilinde ise yüzde 66′dır.

Nüfus büyüklüğü en az olan ilk üç il Tunceli, Bayburt ve Kilis illeridir. Tunceli ilinin toplam nüfusu 93 584, Bayburt ilinin toplam nüfusu 97.358 ve Kilis ilinin toplam nüfusu 114 724tür. Bu illerin il merkezlerinin nüfusu sırasıyla Tunceli’nin 25 041, Bayburt’un 32.285 ve Kilis’in 70.670′dir. Tunceli, Bayburt ve Kilis illeri toplam nüfus açısından son on yıl içinde nüfusları azalan iller arasında yer almaktadır.

illerin Nüfus Artışı
Son on yılda 81 ilden 66’sının nüfusu artarken 15′inin nüfusu azalmıştır. Nüfusu azalan iller Artvin, Çorum, Edime, Kars, Kastamonu, Kırşehir, Sinop, Sivas, Tunceli, Zonguldak, Bayburt, Bartın, Ardahan, Karabük ve Kilis’tir.

81 il içinde nüfus artış hızı en yüksek olan ilk üç il sırasıyla Antalya, Şanlıurfa ve istanbul’dur. 1990-2000 döneminde Antalya’nın yıllık nüfus artış hızı binde 41 .8, Şanlıurfa’nın yıllık nüfus artış hızı binde 36.6 ve istanbul’un yıllık nüfus artış hızı ise binde 33.1 olarak, gerçekleşmiştir.

81 il içinde nüfus artış hızı en düşük olan ilk üç il sırasıyla Tunceli, Ardahan ve Sinop’tur. 1990-2000 döneminde Tunceli’nin yıllık nüfus artış hızı binde -35.6, Ardahan’ın yıllık nüfus artış hızı binde -20.2 ve Sinop’un yıllık nüfus artış hızı binde -16.2 olarak gerçekleşmiştir.

illerin Şehir Nüfus Oranı
illerin şehir nüfus oranlan arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. 81 ilin 55′inde nüfusun çoğunluğu şehirlerde bulunurken 26 ilde nüfusun çoğunluğu köylerde bulunmaktadır.

Şehir nüfusu en yüksek olan ilk üç il sırasıyla istanbul, Ankara ve izmir’dir. Bu illerin şehirlerinde bulunan nüfusun oranı, istanbul ilinde yüzde 91, Ankara ilinde yüzde 88, izmir ilinde ise yüzde 81′dir.

istanbul, Ankara ve izmir illerinde şehirde bulunan nüfusun oranı diğer illerden daha yüksek olmasına rağmen bu illerin köylerindeki nüfusun artış hızları ülke ortalamasından daha yüksektir. 1990-2000 döneminde köylerde bulunan nüfusun yıllık artış hızı istanbul ilinde binde 81 , Ankara ilinde binde 16 iken izmir ilinde binde olur.

Köy nüfus oranı en yüksek olan ilk üç il Bartın, Ardahan ve Muş illeridir. Bu illerin köylerinde bulunan nüfus oranı, Bartın ilinde %74 Ardahan ilinde yüzde 70 ve Muş ilinde yüzde 65′tir.

Nüfusunun büyük bir kısmı köylerde bulunan Bartın ve Ardahan illerinin köylerdeki nüfusu son on yıl içinde azalmaktadır. Bu illerin köylerindeki nüfusunun yıllık artış hızı Bartın ilinde binde 17, Ardahan ilinde ise binde 32′dir.

Veri kalitesine yönelik olarak yapılan istatistiksel çalışmalar 2000 Genel Nüfus Sayımında, önceki sayımlara göre daha güvenilir bilgi derlendiğini göstermiştir.

Bugüne kadar yapılan nüfus sayımlarında sonu sıfır ve beş ile biten yaşlarda beyan hatası olduğu bilinmektedir. Yanlış yaş bildiriminin ölçülmesi amacıyla Whippte indeksi uygulanmaktadır. Bu indeks 100 ile 500 arasında değişim göstermekte ve 100′e yaklaştığı ölçüde veri güvenilir bulunmaktadır, il bazında ve cinsiyet ayrımında uygulanan bu indeks sonuçlarının göre 2000 Genel Nüfus Sayımında derlenen bilgi önceki sayım sonuçlarından daha güvenilirdir.
Bugüne kadar il yayınları tamamlanan 72 il için yapılan analizlere göre;

Sayım Sonuçlarının Yayınlanması
2000 Genel Nüfus Sayımının sonuçlan her il için ayrı bir yayın halinde hazırlanarak kutlamaya sunulmaktadır. Bu yayınlar, farklı kullanıcı kesimlerine hitap edebilecek şekilde hazırlanmıştır. Yayında, 2000 Genel Nüfus Sayımında derlenen tüm değişkenlerin bilgileri ayrıntılı olarak verilmektedir. Bununla birlikte, nüfus sayımında derlenen bilgilere dayalı olarak nüfus artış hızı, şehir nüfus oranı, yaş ve cinsiyet yapısı, özürlülük, eğitim, doğurganlık, bebek ölümleri, işgücü, işsizlik, istihdamdaki nüfusun faaliyet kolu ve işteki durumu ile hane halkı büyüklüğü ve konutun niteliklerine ilişkin göstergelere de yer verilmiştir. Nüfus sayımı yayınlarında ilk kez her ilin tarihsel gelişimini yansıtacak şekilde tüm göstergeler yorumlanmış ve ilde zaman içinde oluşan önemli gelişimler kullanıcıya sunulmuştur.

Böylece kullanıcı kitlesinin büyük bir kısmı nüfus sayımının bulgularına ek bir çalışma yapmadan ulaşabilmektedir.

Yayında yer alan bilgilerin dışında daha ayrıntılı bilgilere ihtiyaç duyulduğu takdirde Devlet istatistik Enstitüsü tarafından bu bilgiler hazırlanarak kullanıcıya verilmektedir.

2000 Genel Nüfus Sayımının ayrıntılı sonuçlarını içeren “2000 Genel Nüfus Sayımı Nüfusun Sosyal ve Ekonomik Nitelikleri” yayını 72 il için tamamlanmıştır. Diğer illerin yayın çalışması Eylül ayının sonuna kadar tamamlanacaktır.

Ekonomi
Aydın ili, topografik yapı itibarıyla polikültür tarıma uygun illerimiz arasındadır. Tarımın hemen her dalında faaliyet gösterilen ilde, sanayi bitkileri, tarla, bağ ve bahçe ürünleri yetiştirilen işletmeler ağırlıkta olup, hayvancılık ikinci derecede gelir kaynağıdır.

Aydın’ın ana ürünleri pamuk, zeytin, incir ve kestanedir. Zeytin, incir, kestane üretiminde Türkiye genelinde 1. sırada, pamuk üretiminde Adana’dan sonra 2. sırada, mısır üretiminde 3. sırada yer almaktadır. Süt hayvancılığında sap ve melez sığır varlığı en fazla olan illerdendir.

Tarım
incir: Aydın iline özgü bir meyve olan incir; ilin simgesi haline gelmiştir. Yerel olarak yemiş de denilen incirin antik ve egzotik bir yapısı vardır. Eski çağlardan eri incir ve incir yaprağı gücün ve barışın simgesi olmuş, incir kutsal niteliğini korumuştur. Noel zamanı ve öncesi batıdaki Hıristiyan ülkelere ihraç edilen incir, bahar aylarında da Müslüman ülkelere ihraç edilmektedir. Aydın’da yetiştirilen incirin özelliklerine başka bölgelerde rastlanmamaktadır. il topraklarının verimli olması, havasının uygunluğu, rutubetin istenilen düzeyde oluşu ve rüzgarların, özellikle incirin olgunlaşmasındaki olumlu etkisi, Aydın incirinin yüksek nitelikli olmasını sağlamaktadır.

Zeytin
Aydın ilinde, 19.600.000 adet zeytin ağacı olup, Türkiye zeytin ağacı sayısının %23’ünü oluşturmaktadır. Bu ağaçlardan ülke üretiminin %47’sini oluşturan 356.670 ton zeytin üretilmiştir.Aynı zamanda Aydın’daki üretim tesislerinde pres ve kuru sistem metotlarıyla sıkılan zeytinden yüksek asitli zeytinyağı üretilmekte ve bu ürün kısa sürede bozulmaktadır. Bunun nedeni genelde zeytin toplama tekniğinin yeteri kadar bilinmemesi şeklinde değerlendirilmektedir.

Pamuk
Pamuk, elyafının yanısıra yağından ve küspesinden de yararlanılan bir sanayi bitkisidir. Bu nedenle, pamuk ekimine Aydın’da önem verilmiş ve üretimi yıllar ilerledikçe artmıştır.

Pamuğa verilen önemde, Aydın’ın pamuk bitkisinde aranılan tüm iklim ve toprak özelliklerine sahip olmasından ötürü, verimin çok yüksek olmasının etkisi büyüktür. Tekstil sanayiinin hammaddesi ve birinci derecede dışsatım ürünlerinden olan pamuk üretimi, 1950’de 35.000 tonu aşmış ve 1960’ların başında 60.000 ton, 1960-1970’lerin başları arasındaki hızlı artışla 1970’lerin ilk yıllarında 108.000 ton dolayına çıkmış ve 1970’lerin sonlarında 110.000 tonu aşmıştır. 1960’lardan sonraki bu gelişmede, pamuk ekiminde ıslah istasyonlarının etkisiyle yeni tohumların ekimine başlanmasının etkisi vardır.

Kestane
Aydın için büyük bir potansiyel üretim olan kestane, gittikçe önem kazanmıştır. ilde Türkiye yıllık üretiminin %42’si yani 35.000 ton kestane üretilmektedir. Bu üretimin yalnızca 111 tonu ihraç edilebilmiş, geri kalan miktarı iç tüketimde başka iller tarafından işlenmiştir.

Diğer Sanayi Bitkileri
Zeytin, incir, pamuk ve kestane dışında ekimi yapılan sanayi bitkileri tütün, ayçiçeği, mısır, susam, patates ve yerfıstığı sayılabilir. Ayçiçeği ekimine 1970’lerin ikinci yarısından sonra başlanmıştır.

Hayvancılık
Aydın ilinde tarımın ayrılmaz bir parçası olan hayvancılık da önemli bir geçim kaynağıdır. ilde hayvan varlığı sayısal olarak çok yoğun olmamakla birlikte, hayvan başına düşen verim Türkiye ortalamasının üzerindedir.

Ülkemizin polikültür tarım yapılan Ege Bölgesi’nde hayvancılık oldukça yaygındır.

Ege Bölgesi’nde büyükbaş hayvan varlığı açısından Aydın ili 3. durumdadır. Küçükbaş hayvan sayısı bakımından ise 8. konumda, bitkisel üretim ve hayvancılığı birlikte yürüten işletme sayısı bakımından Aydın ili 54.252 adet ile 6., sadece hayvancılık ile uğraşan işletmeler yönünden incelediğimizde ise 2.058 adet ile 4. durumdadır. Bunun başlıca nedeni, 1950’li yıllardan sonra tarıma açılan alanların genişletilmesi, meraların tarlaya dönüştürülmesi olmuştur.

ilin hayvan varlığı yoğunluk olarak az olmasına rağmen, verim yönüyle ortalamaların çok üzerindedir. izmir gibi büyük bir tüketim merkezine yakınlık, çevre illerde kurulu et kombinaları, izmir, Manisa, Burdur’da pınar ve Et Süt Fabrikaları; izmir ve Yatağan’da Sek ve Pınar Süt, Dünya Bankası ve Ziraat Bankası kredileri ile kurulan modern hayvancılık işletmeleri, 1949 yılından beri sürdürülen suni tanımlama çalışmaları ve son yıllarda Bakanlıkça uygulamaya konulan dış kaynaklı hayvancılık projeleri, çiftçiyi, hayvancılık yatırımlarına yöneltmek amacıyla uygulanmakta olan Kaynak Kullanım Destekleme Fonu çalışmaları, hayvancılığın gelecek yıllarda daha çok gelişmesini sağlayacaktır.

Ormancılık
Aydın’a ait Orman işletme Müdürlüğü’ne bağlı 8 adet orman işletme Şefliği mevcuttur. Aydın’da merkez ilçe ve diğer ilçeler bakımından ormanlık alanları şu sıralamayı izlemektedir. Çine, Söke, Koçarlı, Merkez, Karpuzlu, Kuşadası ve Akçova.

Orman işletme Müdürlüğü’nün ormanları asli olarak kızılçam ve karaçam türlerinden oluşmaktadır. Bu ormanların devamlılığını sağlamak, verimi artırmak, amenejman ve silvikültür planlarına göre gençleştirme çalışmaları yapılmaktadır.

Maden
ilde varolan, maden kaynaklarından işletilenlerin başlıcaları seramik sanayii hammaddeleri, kömür ve zımpara taşıdır. Zımpara taşı, öteden beri önemli bir ihraç malı olarak batı ülkelerine satılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde duyarlı optik aletlerin merceklerinin parlatılmasında kullanılan zımpara taşı, ayrıca özel çimento yapımının da önemli bir maddesidir. Aydın, Türkiye zımpara taşı rezervleri içinde ise %20’lik bir paya sahiptir.

inşaat sektörünün gelişmesine paralel olarak yoğunlaşan seramik sanayiinin ihtiyacı olan kuvars, talk, kuvarsit gibi temel hammadde üretimi, Aydın’da gederek önemli bir madencilik dalını oluşturmuştur.

Turizm
Aydın ili kültürel ve doğal değerlere sahip olmasının yanında turizm faaliyetlerinin en yoğun olduğu Batı Anadolu’nun ortasında yer almaktadır. Aydın’ın Ege Denizi’ne açılan batısında Kuşadası ve Yenihisar gibi önemli turizm merkezleri yer alır. Öyle ki bu konuda geleceğe dönük yatırımlar bu bölgede yoğunlaşmıştır.

Aydın ilinin izmir gibi metropol bir şehre yakın olması ve bunun doğrudan etki alanı içinde olması önemini artırmaktadır. Aydın, izmir’e otoyol bağlantısı ile 100 km. uzaklıktadır. Deniz ulaşımı Kuşadası Limanı’ndan sağlanmakta, demiryolunda ise Denizli-Aydın-izmir hattının yanısıra Türkiye’nin ilk demiryolu hattı olan Söke uzantısı da il içerisinden geçmektedir. Aydın-izmir otoyolu üzerinde bulunan menderes havaalanı izmir ile birlikte Aydın ve dolayısıyla Kuşadası, Didim’e de hizmet etmektedir.

Aydın ilinde iklimin uygunluğu ve uzun bir turizm sezonuna olanak sağlanması turizm faaliyetleri açısından teşvik edici etmenlerden biridir. Sıcak ayların çoğunlukta olduğu Akdeniz iklimin hakim olduğu Aydın’da Mayıs-Ekim arasında deniz suyu sıcaklığı su sporları ve yüzme için olanak sağlamaktadır. Aydın ilinin doğu ve batısı turizm sektörü açısından oldukça farklıdır. Batıda iç ve dış turizme uygun olanakların ve potansiyelin bulunması burayı daha yoğun bir turizm yöresi haline getirmiştir. Doğuda ise daha çok iç turizme yönelik hizmetler vardır. Bunun yanında “Aphrodisias” ve “Pamukkale” yi kapsayan tur güzergahları nedeniyle dış turizm için doğu bölgesi de kullanılmaktadır.

Kıyı bölgesi dışında sağlık turizmi (termal), tarihi ve mimari eserler, ören yerleri, müzeler, geleneksel el sanatları, yöresel festivaller, deve güreşleri gibi kültür turizmi, doğa yürüyüşleri, atlı doğa gezileri, golf, dalma, deniz ve kara avcılığı, yüzme, yelken gibi sportif turizm ildeki geliştirilebilecek potansiyele sahip etkinliklerdir.

Kültürel Turizm
Aydın ili arkeolojik sit alanları yönünden Türkiye’nin en zengin yörelerinden biridir. M.Ö: 4000 yıllarından günümüze kadar Hitit, ion, Lidya, Roma, Bizans, Anadolu Selçukluları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve Osmanlı imparatorluğu gibi birçok medeniyetin parçası olan il bu birikimin sonucu olarak sahip olduğu antik kentler ve müzelerle iç ve özellikle dış turizm açısından büyük bir potansiyele sahiptir.

Batıda kıyı kesiminde yeralan antik yerleşimlerden Milet, Didyma, Priene; orta güneyde Alinda, Alabanda; kuzeyde Tralles, Nyssa ve doğuda Aphrodisias ve kuzey yakınında izmir, Efes ve Meryemana evi, doğuda Denizli’de Hierapolis (Pamukkale), güneyde Muğla’da Labranda, iasos ve Halikarnassos antik kentleri, tarihi ve arkeolojik gezi alanları oldukça yoğun turizm talebi oluşturmaktadır. Ayrıca kent merkezlerindeki camiler, medreseler, türbeler ve kaleler gibi Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait olan yapıların restorasyonlarının yapılması, tanıtımlarına ağırlık verilmesi ve turistik ziyaretlere teşvik edilmesi il turizmine yeni bir perspektif kazandırabilecektir.

ilin kendine has kentsel dokuları, özellikler tarihi yöresel yapıları, festivalleri, otantik kırsal yerleşimleri de turizm talebi oluşturabilecek diğer dikkat çekici öğelerdir.

Kuşadası yakınındaki Kirazlı köyü mimari dokusu, halıcılık ve dokuma tezgahları, yakınında bulunan Aslan mağarası ile turist çekmektedir. Çine ve Bozdoğan gibi ilçelerde turizm faaliyetleri açısından ilgi çekici yöreler arasınadır.

Eğitim
19. yüzyıl sonlarında Aydın ilinde 50 kadar medrese bulunmaktaydı. Aydın ilinde ilk teknik okul olan Aydın Sanat Enstitüsü, Aydın idadisi adı altında yine bu yıllarda açılmıştır. 20. yüzyılın başlarında Vali Hüsnü Bey zamanında Kenzul-irfan, yeni ismiyle 7 Eylül, Teslihiye sonradan Güzelhisar, Rabia hanım ve Erbeyli Köyü ilkokulları açıldı.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti sınırlı olanaklarına rağmen, özellikle, ilk ve orta öğretimde Osmanlı yönetiminin ilkel medreselerinin faaliyetlerine son vermiş, yerine modern eğitim ve öğretim seferberliğini başlatmıştır. Aydın ilinde geniş bir alana yayılan Milli Eğitim hizmetleri, klasik eğitimin yanısıra çok çeşitli meslek dallarında hizmet vererek büyük gelişmeler göstermiştir.

ilde 168 adet okul öncesi sınıfı, 447 adet ilköğretim, 36 mesleki teknik lise, 2 adet özel eğitim okulu olmak üzere toplam 737 okulda eğitim hizmeti verilmektedir. Bunun yanında Adnan Menderes Üniversitesi, akademik personeli ve teknik donanımıyla nitelikli insan yetiştirme, kalite ve uluslar arası standartlara yükselme konusunda Aydın ilindeki potansiyelin gelişmesi yönünde öncülük yapacak bir eğitim kurumudur.

Sağlık
Cumhuriyet dönemi öncesinde Aydın’da sağlık hizmetleri, geleneksel halk hekimliği şeklinde yürütülüyordu. “Ocaklı” ve “Hoca” denilen eğitimsiz kişilerle bir kısım sıhhiye erleri, terhisten sonra edindikleri deneyimlerle sağlık hizmeti vermekteydiler. Bilimsel anlamda sağlık hizmetleri ise çok az sayıda ve merkezde bulunan çoğunluğu gayrimüslim hekimler tarafından yürütülmekteydi. Cumhuriyetten sonra sağlık örgütlenmesinin Aydın’a da ulaşmasıyla, geleneksel hekimli çözülmeye başladı. Sağlık ve Sosyal Yardım Müdürlüğü Aydın’da 1924’de kuruldu. Yine aynı yıl içinde ilçelerde Hükümet Tabiblikleri kurulmuş, ancak doktor olmadığından buralara sağlık memurları atanamamıştır.

Daha sonra giderek gelişen sağlık alt yapısı ve hizmetleri, özellikle yakın bir geçmişte kalite ve kandite yönünden önemli gelişmeler göstererek, modern sağlık kuruluşları hizmete sunulmuştur.

Aydında Hizmet Veren Sağlık Kuruluşları
Devlet Hastanesi, Doğum Evi, AGS-AP Merkezi, Verem Savaş Dispanseri, Sağlık Ocağı, Köy Sağlık Evi, Mahalle Sağlıkevi, Sağlık Meslek Lisesi, Halk Sağlığı Laboratuarı, SSK Hastanesi ve Özel Hastane bulunmaktadır.

Sosyal Sınıflar

Perşembe, 26 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Sosyal Sınıflar

Sosyal sınıflar adı akındaki bu kitap Türkiye’nin şu andaki durumun gözler önüne sermektedir. 29 Ekim 1923 tarihinde kurulan yeni Türkiye Cumhuriyetinin Devletinin döneminin kapitalist ekonomi sistemini benimseme arzulan, özellikle 1945′lı yıllarda ikinci dünya savaşının hüküm sürdüğü sıralarda hız kazanır. Bu hızlanma da dönemin partisi olan Demokrat Partinin liberal görüşlerini temsil edici fikir ve tutundan bunun en açık göstergesidir.

Öyle ki (Küçük Amerika) yaratma çabaları ve bu çabalar doğrultusunda yapılan görüşmeler, sonrasında döneme damgasını vuran MARSHALL yardımları liberalleşme yoranda uygulanan politikaları oluşturmaktadır.

Uzun yıllar boyunca savaştan çıkmış bir milletin ..ekonomik yönden yetersiz olması kaçınılmaz bir durum şüphesiz, rahat bu durum Cumhuriyet döneminin ilk partisi olan CHP tarafından adeta yadsınmış ve mili bir burjuva sınıfı yaratılması hedeflenmiştir.

Bu hedeflemenin doğrultusunda ilk olarak 1923′te izmir iktisat Kongresi toplanmıştır; fakat kongrenin sonunda amaçlananın doğrultusunda bir yapılanma görülememiştir. Böyle bu iktisadi sistemin yerine günün koşullan gereğince karma ekonominin daha olacağı kabullenilmiştir.
ikinci dünya savaşı ile daha fazla yerleşmiş olan kapitalist sistem tam anlamıyla benimsenemediği için günün gereklilikleriyle birlikte emperyalizmin ülkemizde hissedilmesine neden olmuştur. Bu sistem içinde sermaye sahipleri olsun, tüketiciler olsun batırmışlardır. Kapitalist sistemin bayatım devam ettirebilmesi ülkeler üzerindeki baskılarını azaltmaması, o ülkenin gelişmişlik oranıyla ilintili olduğundan.eğitimin artması da engellenmiştir.

Sosyal sınıfların evrimi Türkiye’de kapitalist sistemin ,emperyalizmin günümüzde batı egemenliği akındaki bu gelişimi ekonomik, sosyal, bilimsel ve kültürel unsurlara da bağlı durumdadır, değişim de oluşumda bu çarpıklara bağlı olarak oluşacaktır.

Kır Dünyasının Evrimi
Şehir ve kırsal kesimdeki uçurumlar ve kopukluklar sosyal yapının değişimine olduğu kadar; sınıflararası farklılıklarda da önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Az gelişmiş ülkelerin ortak sorunu olmakla beraber her ülkede farklı seviyelerde ortaya çıkar. Ülkemizde ise bu en üst seviyededir. Bu nedenle sömürgesi olduğu Batı ülkelerinin kültürünü gelişme sayarak değişmeye, batılılaşmaya çalışan şehir hayatı 19. yüzyıldan itibaren emperyalist sömürünün halkası haline gelmiştir.

iki farklı sosyal yapı arasındaki çatışma, düşünce ayrılıklarından kaynaklanıyorsa, köyler tamamıyla batılılaşmanın karşısında bir tavır ve tutum izledikleri biline gelmiştir. Yine de meydana gelen değişimlerden pek de etkilenmediği varsayılan köylü kesimi, şehirle devamlı şekilde bağlantı halindedir. Öyle ki dış ilişkiler bazen köklü değişikliklere neden olmuştur. Hatta yaşayan bu değişimler köylerin yok olmasına ve hatta yeni köylerin kurulmasına bile neden olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin kapitalist ekonomi sistemine doğru açılmasıyla köylerde daha fazla bir parçalanma olmuştur. 1838’de Ticaret Antlaşması imzalanınca kır ekonomisinin üzerinde etkisini göstermeye başladığı yıllar 1840’lı yıllardır; ancak 1950’den sonra göze çarpan bir parçalanma vardır. Bu parçalanmayı kapitalist sisteminin eseri olarak görebiliriz.

Demografik Evrimi
Demografik evrimin ailemizde üç şekilde olduğunu söyleyebiliriz. Bu üç olgu, aileye göç dalgası ve ülke dışına olan göç, doğal nüfus artışı, köylerden şehirlere göç şeklinde sıralanabilir. Ülke dışından göç, özellikle 1774 Kırım Savaşı’ndan 1950’li yıllardaki Bulgaristan’da yaşayan Türklerin Türkiye’ye gelinceye kadar olan süreyi kapsamaktadır.

Osmanlı Devleti zamanında göçlerle gelenler devlet tarafından eski topraklara, meralara yerleştirilmiştir. Dışarıdan gelenlere yerel halkın elinde bulunan toprak kadar toprak verilmektedir. Bu şekilde uygulanan politika farklı ırklar arasında eşitlik ilkesine göre bağlı kalındığının bir göstergesidir.

Kırdan Şehire Gçö
Genel olarak baktığımızda kırdan en büyük kente doğru bir akış olduğunu görmekteyiz. Belirtilen bu sebeplerin dışında kalan askeri bölgelerde bir yığılma ve aşiretlerin, diğer bir etken olarak yer değiştirmesidir. 1965’de Trakya’da askeri birliklerin bu bölgeye yerleşmesinden doğan faktör ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde de aynı geçerli bir sebep teşkil etmektedir. Köyden kente göçlerin dağılımına baktığımızda Türkiye’nin en büyük illerini barındıran Marmara Bölgesi başta gelmektedir. Bu bölgede dışarlıklı nüfusun %34,5’ü bulunmakta, istanbul’da ise %27,5’i yaşamaktadır. Bunlardan sonra gelen ise Ankara ve ona komşu olan Eskişehir’dir. Daha sonra ise izmir ve sınır komşuları, ardından Adana ili ve komşuları olan Hatay ve mersin gelir. Bu dağılımlara baktığınızda genel itibarıyla ülkenin en büyük illeri oldukları görülüyor. Faktör olarak da sanayileşmenin, iş olanaklarının fazlalığı olduğu göze çarpıyor. Bunun yanında bir de hizmet sektörünün yoğun bir şekilde illerde bulunmasını da görmekteyiz.

Kırdan kente göç olgusunu incelediğimizde temelde demografik evrimin, ekonomik evrim sonucu ortaya çıktığı bilinmektedir. Türkiye’deki var olan göçlerin niteliği şehrin cazibesinden ziyade kırın iticiliğinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye’de hareketsiz nüfusa sahip yerleşim alanlarının olduğu pek söylenemez, fakat bunun en aza inmediği Ege ve Güney Bölgelerimizdeki örneklerinde rastlamaktayız. Bunun nedenini ise bu bölgelerin tarıma elverişli arazilere sahip olmasında ve küçük yada büyük mülkiyetlere sahip kişilerin teknolojik aletlerin kullanımının yoğunluğundan anlayabilmekteyiz. Oysa Doğu bölgelerimizi incelediğimizde görmekteyiz ki gerek coğrafi koşulların yetersizliği, gerek elverişsiz topraklar ve de gerekse arazinin büyük toprak sahipleri tarafından gasp edilmiş olması, göç etmeyi adeta mecburiyet haline getirmektedir.

Bölgede para ekonomisine geçilmemiş olmasından, eski sosyal yapıların kendilerini korumaları daha da kolaylaşır. Haberleşmenin de az olması ile ülkenin iki tarafında zıt kutupların oluşmasına sebep olu. Orta bölgelerde ise, göçlerin en fazla derecede görülmesi durumu var iken, Güney Doğudaki ise çok az bir kesim değişimden etkilenmemiştir.

Sosyo Ekonomik Yapıların Evrimi
Kapitalist üretimin ülkeye soktuğu çeşitli araçların sonucudur. Bunun sonucu olarak ise sosyo ekonomik yapılarda çözülme ve değişme olmuştur.

Bu değişim iki şekilde oluşur. Kapitalist sistem öncesi yapıların çözülmesi, değişime uğraması bu zaman içinde kapitalist güçlerin kendi egemenliklerini arttırıp pekiştirmesidir. Bu da kırsal kesimlerde ve aşiretlerde bir yıkıma neden olmuştur.

Kapitalist Öncesi Yapıların Evrimi
Bu daha çok Doğu Anadolu’daki aşiretlerde daha sonra ise uzantısı kapitalist işletmelerle ilgilidir.

Doğunun Evrimi
Doğu’daki sorunlar etnik bir sorun olan Kürt Sorunu’na bağlıdır. Osmanlı Devleti’nde de aşiretlerin iç yapılarına dokunulmamıştır. Sadece onların reislerine Sancak Beyliği verilerek onların aşiretlerine mensup insanlarla olan ilişkilerine dokunulmamıştır. 18. yüzyılda orta ve Batı Anadolu’da bir çözülme olmasına rağmen Doğu’da ancak 19. yüzyıla kadar herhangi bir değişim olmamıştır.

Bugün bile Doğu batı arasındaki farkın temelini kopukluk oluşturur. 19. yüzyılda Doğu’daki değişimin temeli aslında Batı’nın isteklerine uymak için Osmanlının yaptığı, geçirdiği değişimin bir sonucudur. Batı’daki feodal yapıları yıktıktan sonra Doğu’ya yönelmiştir. Kavalalı Ahmet Paşa’nın Suriye’den geçerek Doğu’dan ilerlemesi, bu bölgelerdeki feodal güçlerin stratejik önemini vurgular. Bundan yararlanan ise Mehmet Ali Paşa Olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin Kürt Beylerine karşı tutumunun değişmesi, Kürt Beylerini yıkan değişim için ortam hazırlar. Bu kez de yerine şeyhler yer alır. Aşiret alt yapısını korumasına rağmen üretim ilişkilerini değiştirmeye başlar. Önceden angarya olarak verilen vergileri daha sonradan ortakçılık olarak değiştirdiler. Bu da toprağın daha fazla sömürülmesine neden oldu. Bölgedeki tütün cinsinin yetiştirilmesi, para ekonomisinin ülkeye girmesine neden olur. Bu da kabile yapılarının çözülmesine neden olur.

ilk başlarda bol ve ucuz emekten yararlanmak için yapıları korunur. Batı’da kapitalist ekonomiyle birlikte Doğu’daki yapılanmanın anlamsız ve imkansız olduğu anlaşılmıştır.1960’lı yıllarda ise çözülme dönemine girmiştir. Doğu’da kapitalizme karşı varlığını sürdürmekte direnen göçebe Kürtlerin, büyük aşiret yapılarıyla büyük tarım mülkleri alanında kendini açığa vurur.

1945’ten sonraya baktığımızda ise bu tabloda bir değişim oluşur. Oluşan boşluk, yaş gruplar tarafından doldurulur. Nüfusta hızla ilerleme göze çarpar. Kişi başına düşen milli gelir ise 1938’dekini bulup üstüne çıkar.

Dışarıdan yapılan doğrudan yada dolaylı destekle köy nüfusunda hızlı bir artış olur. Bu ilerleme olmaksızın nüfusun artışı, büyüme ve hastalıklara karşı yapılan çalışmalarla nüfus artışı, büyüme ve hastalıklara karşı yapılan çalışmalarla nüfus artışı olmuştur. Ölüm oranı düşüp, yaşam standardının artmasından kaynaklanmıştır. 1970’li yıllarda ise işçi göçleriyle nüfusta bir durulma görülmüştür. Bu göçler 1960 1970 tarihleri arasında nüfusun düşmesinde oldukça etkili olmuştur.

Köylerdeki nüfus oranını karşılaştıracak olursak üç ayrı dönem olarak bakmamız gerekiyor. 1945 öncesi, köyden kente göç fazla olmasa da, esas doğan çocukların ölmesi, ülkenin genel nüfus artışının gerisinde kalmasında neden teşkil etmiştir. 1940’la 1945 arasında bu daha da artmıştır. 1950’li yıllara kadar dayanmaktadır. 1950’lerden sonra ise köy nüfus artışının düşmesi artık şehirlere göçlerdendir. Bu görüşler en iyi topraklara arazi sahipleri el koyması, makineleşmesi (üretimin) küçük köylülerin orman ve meraları açarak tarım alanı haline getirmeleri; fakat verimde orantılı olarak düşmüştür. Yayılmasının en son sınırına gelinmesi, buna rağmen köy ekonomisini canlandıracak herhangi bir ıslah yapılmaması ilk önce köy halkının şehre yığılmasına daha sonra ise dış ülkelere göçe neden olmuştur.

Göçün yurt dışından ülkeye yapılması demografik yönden olumlu bir gelişmedir. Azınlıkların yurt dışına göçleri ise olumsuz bir durum oluşturur. I. Dünya Savaşı sırasında Rum Ortodoks ahalinin Anadolu’dan kaçışı ya da Yunanistan’daki Türk ahalisiyle mübadelesi kırsal yapılar üzerinde oldukça etki yapmıştır. Doğu’daki Ermenilerin yurttan çıkarılmalarıyla topraklarını da ağalar işgal etmiştir. Savaş bitiminde geri gelip topraklarını istemelerini, bunun korkusuyla köy ağalarını zorunlu mücadeleye katılmaya itmiştir. Köy ağaları bir karaktere bürünmüşlerdir. Bu durum feodal bir yapının oluşturmasında etken bir rol oynadı. Köylü halk ile toprak ağası arasında temel eşitsizliğini gösterdi.

Azınlıkların yurttan çıkışlarıyla ticaret yerli esnafların eline geçti. Böylece yerli esnafların üzerindeki denetiminde, malların elden çıkarılması denetleniyordu.

Genel olarak baktığımızda göçlerle ilgili olan demografik evrim niteliklidir. Bu da demografik ilerlemenin temelinde en önemli olarak nüfus artışı olduğudur.

Türkiye’nin I. Dünya Savaşı sonrasına baktığımızda, on yıllık bir savaştan çıkan bu milletin nüfus yapısı alt üst olmuştur. Belirli yaşlar arasında boşluk oluşturmuştur. Aynı olay I. Dünya Savaşı sırasında göze çarpmaktadır; fakat buna bir de ekonomik buhran da eklenince ölüm oranının artmasına neden olur.

Göçebe Aşiretlerin Evrimi
Güneydoğu Anadolu’nun en uç kesiminde göçebe olarak yaşayan, yok olmuş bir kültürün devamını yaşatmaya çalışan bir kesim vardır. 1945’li yıllardaki büyük sıçrama Doğu bölgelerde diğer bölgelerle nazaran daha fazlasıydı. Bu da meraların, otlakların tarım arazisine çevrilmesine paralel olarak da arazi kiralarının artmasına, devlet ve yerleşik halk tarafından sömürülmesine neden olmuştur.

Bu sıkıntılar yüzünden kabileler giderek erimiş ve yok olmuşlardır. Onların yerine (Rumo) denilen yerleşim alanları oluşmuştur. Aşiret Reisleri ise göçebe olarak hayatlarını devam ettiren topluluklara otlak kiralamıştır. Bu paraları toplayarak toprak sahibine iletir. Bu göçebe yaşam er ya da geç bitecektir.

Doğudaki Büyük Tarım Mülklerin Evrimi
Doğu’daki evrim toprağa dayalı olduğu için bunun temelinde feodal kabileci geçmişinde bulmak gerekir. Bu yapılarda ülkenin sosyo ekonomik yapısının değişimine sebep olmuşlardır. Eski yapıların, bölgedeki sosyo ekonomik, hayatın hızlı evrimine rağmen, her şeyi elinde bulundurma iddiası vardır.

Kapitalist sistem, makineleşmiş tarım içinde köylüleri tarım proletaryası olarak kullanmıştır. işsizlik yüzünden eskiden bağlı oldukları toprak ağalarından kurtulurlar. Bu kez de kaçınılmaz olarak kendilerin sınıf çatışmaları içinde bulurlar. Bunun sonunda emperyalist sömürünün Doğu Anadolu’daki en son kademede olunca, ters yönde Doğuyla Batı uluslar arası emperyalizm arasındaki ilişkilere yansır.

Kapitaqlist Alanda Evrim
Kapitalist sistemin oluşturduğu, ortaya çıkmış olan egemen sınıfta üretici arasındaki ilişkiyi engellemez. Tersine yeni bir sosyo ekonomik yapıların oluşmasını kolaylaştırır. Kapitalist yapılar kendi içinde zamanla değişik şekillere bürünerek kendine yeterli mal ekonomisin yerini alır.

Bu sistem içinde üreticilerle tüccar arasında keskin çıkar karşıtlığı himayeci ilişkiler ardına gizlenmiştir. Ürününü satabileceği en yakın yerde kasabadaki dükkan sahibi onun dış dünyayla ilişkisi olmakla kılınmayıp devletin hemen hemen hiçbir şekilde sağlamadığı sosyal yardım mekanizmasının da tüccar sağlamaktadır.

Küçük Mülkiyete Dayalı Köyler
Yerleşim alanında yaşayanların hepsinin küçük mülkiyetleri olan egemen bir kesimin olmadığı köylerdir. Önceden kırsal kesimin yerleşme yeri coğrafi koşullara dayanılarak oluşan daha sonraları bu faktörler değişmiş; şehre uzaklık, dış pazara açılan şartlarda belirlenmeye bağlanmıştır. Bu köydeki üretimin ürün fazlalığı ise toprağın niteliğine – niceliğine bağlıdır.

Makineleşmiş dönemin ortakçılarıyla makineleşmemiş dönemin ücretli emekçileri büyük işgücüne ihtiyaç olan yerlerde yada şehirlerde çalışan gezgin emekçileri oluşturur. Bunlarda şehir proleteryasını lumpen proloteryasını oluşturur. Evrimin bu denli hızlanması köyde de siyasallaşmayı ortaya çıkartır. Bunun da önüne geçemeyerek 1961 Anayasasında köylülerin siyasetle uğraşmaması gerektiğini ifade etmişlerdir. Fakat köydeki halk göçlerle birlikte kasabalarda şehirlerde siyasetle uğraşmaya devam etmiştir. Emekçi sınıf burjuvaziyle olan kişisel ilişkileri arasında boğulup kalmışlardır.

Büyük Toprak Mülkiyetine Dayalı Köyler
Doğu ve Batı arasında büyük mülkiyetlerde farklılık vardır. Batı Anadolu’daki büyük mülkiyetler kapitalist üretim amaçlı mal üretmektedir. Çalışan kesime iş göçüne bakarsak benzer özellik kaydetmesi, emekçi kesim olması aynı kefeye koymamıza yetmez. Bu iki toplumun değişimleri de farklı şekilde gelişir. Batı daha önce kapitalist güçlerin ülkeye girmesi 1774’de antlaşmayla başlarken Doğu’da 19. yüzyıla kadar herhangi bir değişim yoktur. Koşullar ve bu koşulların sonuçları da farklı olmuştur.

19. yüzyıl sonlarına doğru başlayan makineleşme 1920 1930 yılları arasında duraksama (ekonomik buhrandan) olur. Bu durum farklı şekillerde açığa vurur. Tarım mülkiyetinin yeniden oluşmasına göçlerin başlamasına neden olur.

Doğudaki eski sosyal yapı tüketim ihtiyaçlarına yönelik değişimini izlemez. Bu insanların kendi ürettikleri kendilerine yetmekteydi. Osmanlı’da bunun iç yapısına dokunmamıştır. Bir çok kişi yerine tek kişiyle uğraşmanın daha basit olması, bunun yanı sıra ucuz emek ve mal alınması Doğu’daki gelişimin olmasına zaman kaybettirmiş, Batı’daki kapitalist sistemin pekişmesi sayesinde Osmanlı böyle gitmeyeceğini anlayarak toprak ağaları üzerindeki tutumlarını değiştirmiştir. Bu toprak ağalarının yerine şeyhlerin geçmesi onların yüzünden istemeyerek de olsa para ekonomisinin bölgeye girmesi, toplumun zanaatlar üzerine çalışmaları evrim sürecini arttırmıştır. Günümüzde bile hala bazı bölgelerde etkilerini sürdürmektedirler. Batıda daha erken bir geçiş olduğundan günümüzde güçlü toprak sahipleri yoktur. Hatta devlet küçülen arazileri büyütmek, tekelleştirmek için çalışma yürütmektedir. Çünkü toprakların miras olarak dağıtımından gittikçe araziler küçülmekte ve verim düşmektedir.

Emperyalist Sömürünün Kademeleri
Ülkemizdeki sömürü iki büyük sınıfın ticari ve mali büyük burjuvazisiyle köylerdeki büyük toprak sahibi tarım burjuvazisi arasında kurulmuştur. Bu düzen cumhuriyetin kurulduğu dönemde ortaya çıkmıştır. Şehir burjuvazisi oluşturma çalışmaları ilk yıllarda başlamıştır. Devlette destek vermiştir. Daha sonra II. Dünya Savaşı sırasında bu denge bozulur gibi olsa da 1950 yıllarda kabul edilen dereceli seçme sistemi ile yeniden sağlanmıştır.

Prekapitalist alanın ülke genelinde yetersizliği ve güçsüzlüğünde beraberinde getiren bu siyasal yetersizlik Doğu’nun Batı tarafından sömürülmesine neden olmuştur. 1950 yılından sonra hızla artan kapitalist ilişkilerle Doğu Batı arasında uçurumlar oluşturmuştur.

Doğu Anadolu’daki egemen sınıfın izlediği yol, onu emperyalizmin en büyük yararı sağlaması uğruna Batı’nın büyük burjuvazisiyle sıkı bir işbirliğine götürür. Doğu Anadolu’nun egemen sınıfı tarafından sömürülmesini engelleyecek biçimde kurmaktadır.

Doğu Anadolu’daki kapitalist ilişkilerin hızla evrimleşmesi buranın egemen sınıfının, önder olma niteliklerinden soyutlayarak ülkenin egemen sınıfı içinde eritir. Doğu Anadolu’daki halkın tepkisi sömürücülerin tamamına karşı yönelir.

Kırlarda Sosyal Sınıflar
Sonuç olarak bakıldığında kapitalist ilişkilerin, para ekonomisinin köylere girmesiyle bunların sosyal ekonomik yapılarında dejenere oluşturmaktadır. Hayat şartlarını da alt üst eder. Bunun yanında ise çelişkiler su yüzüne çıkar. Siyasal olarak olsun dini gericilik sömürü ortadan kalkar. Halkta bilinçlenme oluşur. Bu da mevcut olan yapıların değişmelerine yönelik en önemli güç olarak karşımıza çıkar.

Toprağın ilk kez ele geçirilmesi 19. yüz yılda başlar. Esas olarak Hıristiyan azınlıkların topraklarının işgaliyle tamamlanır. Bu işgal önce fiilen sonra medeni bununla yasal olarak gerçekleşir. 1950’de başlayan tarım politikasıyla başlayıp 10 yıl içinde tamamlanmıştır. Bu gelişmeler büyük tarım burjuvasını işini tarım araçları konusunda yatırım yapmaya yöneltmiştir. Böylece şehir burjuvazisini ortadan kaldırmak artık değerin tümünü kendi elinde tutmak ister.

1970 Öncesi Şehir Çevresinin Evrimi
Şehirlerin evrimi bulundukları yerlerin konumlarına göre değişir. Maden şehri, Başkent, Liman Şehri, örnek; istanbul’un evrimi ise sanayileşmesi iki kıtayı bağlayan konumda olması tarihi bir üstünlük olması gibi faktörlerle şehirlerin değişimi evrimi gerçekleştirir. Bu şehirler emperyalist sömürünün Türkiye’deki uçları ve çıkış noktalarıdır. Türkiye’deki şehir ağı kademeleşmenin büyük merkezlerinden sonra bölgesel şehir merkezleri daha sonra ise mahalli pazarlar gelir. Bu halka içerisine küçük merkezleriyle Pazar – kasaba niteliğindeki ilçe merkezleri de girer.

Ekonomik Yapıların Evrimi
Şehirlerdeki kademeleşme işlenmiş hammaddelerin dağıtımı bir yanda ise tarım kesiminden gelen hammaddelerin bir araya toparlanmasını sağlayan bir ağ olarak belirlenir. Emperyalizmin ürettiği malların karşısına o, Batı kültürünün taşıyıcısı olarak belirlenen her nesneyi tehlikeli sayan ve peşinen mahkum eden bir başka ideolojiye dikilir.

işte bu gözle görüldüğü içindir ki matbaada basılan kitabında tutun da makinesine kadar lanetlenir. Kır kesiminde üretilen zenginliklerin büyük şehir burjuvasıyla şehirlerde kullanılması Türkiye’de Şehir imgesini belirler.

Demografik Yapıların Evrimi
1950’den sonra uygulanan tarım politikası ile köylerden gelen güçlü göç eğilimiyle şehirlerin emme gücü çelişkilerini yaratmıştı. Şehirde görülen sanayileşme köylerdeki makineleşmeden sonra geliyordu. Böylece şehirler yetersiz geliyordu. Köylerden şehirlere göçen insanların lumpen proletaryası sıkıştırmakta ve onlardan kapak bir şekilde yaşamaktadır. Buna istihdam alanında “gizli işsizlik” veya “Belirsiz işler Kategorisi” diye önümüze çıkmıştır.

Büyük Burjuvazi
ikinci Dünya Savaşından sonra dış sermayenin ülkeye girmesiyle emperyalist ülkelere açılma böyle olmuştur ve bu tarihten itibaren ülkeyi daha iyi sömürmek için sermaye ve teçhizat verir. Kurulu yeni alanlarda yerli burjuvazi ise araç olarak görülür. Bu ona daha fazla para kazanma yolunu açmış olur. Buna örnek Marshall yardımlarını verebiliriz. Sözde verilen yardımla tarım yoluyla kalkınma olacaktı. Tarım arazisinin gelişip ilerleyecek, böylece yerli burjuvazi güçlenecekti.

1960’a kadar böyle sürmüş ve hükümet darbesiyle sonuçlanmıştır. Arkasına askeri kesimi de alan şehir burjuvazisi ekonomik buhranı, ithalat ve ihracatın durgunluğunu sonuçlandırmıştır. 1950 – 60 yılları arasında yapılan ithalat kısıtlamaları, büyük burjuvazinin zenginleşmesini sağlarken ortada büyük bir dengesizlik oluşturmuştur. Bu darlık ülkenin borçlarını ödemede de güçlük sağlamıştır. Yapılan sermaye birikimiyle toplanan paraları yerli burjuvanın oluşturması. Burjuva sınıfının borçlanma mekanizmaları sayesinde dış sermayeye bağlanması, tarım iş gücünün fazlasının göçü, iş gücü yarattıktan sonra emperyalizm büyük burjuvaziyi sanayi yatırımları yöneltmeye başlar. ilkel bir şekilde yapılan sömürüyü daha üst seviyelere taşımak için sanayileşmede artık ilkel sömürüden uzaklaşıp sınırlı tüketimle, harcamayla yüksek karlar elde etmektir. Suni ürünler, mal darlığı ve tekel durumu yaratmaktır. En az yatırımla en fazla kar sağlamaya elverişli usullere yönelmekteydi.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; şehir büyük burjuvaziyle büyük arazi sahiplerinin arasındaki karşıtlık siyasal rejimin evrimini belirleyen karşıtlıktır.

Küçük Burjuvazi
Bu tabakanın başlıca niteliği her zaman her yerde alışkanlığıdır. Bir yandan işçi sınıfını çoğaltırken diğer yandan zirveye üst kesime tırmanmaya çalışan kesim oluşturur.

Bu kategorinin en alt kademeleri bir yandan üstü başı ve evsaflı işçiler aracılığıyla proleteryaya, öte yandan kamu görevlilerinin en alt basamağını proleteryaya karışır. Üst kademelerinde ise sahici burjuva çevrelerine ulaşmak için devlet memurluğu hiyerarşisi ile sanayi ve hizmet sektörlerindeki kadrolar hiyerarşi basamak olarak kullanılır.

Demek oluyor ki bütünü içinde küçük burjuvazi birbirinden farklı iki unsurlu ortaya çıkmaktadır.

Şehir Proleteryası
Sayıca ifadesi en güç olan sınıftır. Türkiye’de proletaryanın evrimi sanayi sektörünün yapısına da bağlı durumdadır. Yani bu sektörün çeşitli alanlara dağılımı kadar işletme büyüklükleri de söz konusudur. ikinci Dünya Savaşı öncesinin sanayileşme yapılarına bağlı bu olgular, bu yapılarla birlikte evrimleşmeye uğrarlar. Böylece önce devletin “işveren” olarak etkinliği elden bırakması 1950 – 60’lı yıllarda özel teşebbüse dayalı, ikinci sanayileşme dalgası proletarya içinde imtiyazlı bir kesim oluşması hayalini silip yok ederken, sermayelerinin sanayi sektörüne yönelmesi sonucu doğan rekabet de işçinin durumunun da, kişisel düzeyde bir değişmeyi gitgide umulur olmaktan çıkar. Emperyalizmin 1960’dan sonraki yıllar boyunca Türkiye’de verdiği aşamanın belli başlı özelliklerinden biri kendi yararına çalışmamasıdır. Evrim özellikle istanbul’la ilgili olarak son derece açık seçiktir. Bu şehir Avrupa’ya giden işçi kafilerinin çoğunluğu meydana getirmek gibi imtiyazlı bir durumdan başka, Avrupa emek borsasına doğru yola çıkan köylü unsurların zorunlu olarak yerini alma özelliğini de kaydetmiştir. Böylece büyük şehirde daha önce yerleşmiş işçi kitleleriyle köylerden şehirlere doğru akan emekçi kitleler arasındaki karşıtlık aşılma yoluna girer ve bu süreçle risk işçi sınıfı hem nicelik, hem de nitelik olarak güçlenip pekişir.

Küreselleşmenin Arkeolojisi

Perşembe, 26 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Küreselleşmenin Arkeolojisi

Aslında basit manasıyla, yani sermayenin etki alanının artması anlamında, küreselleşme, daha Endüstri Devrimi’nin başından itibaren varolan bir olgudur. Örneğin daha 18.yüzyılın başında ünlü iktisatçı A.Smith, “ekonomide bir işbölümü olduğunu ve ticaretin sınırlar ötesinde işlemesi gerektiğini savundu.

Ancak Endüstri Devriminin ilk döneminde uygulama alanı bulan bu görüş, piyasa mekanizmasının yapısı ağır sosyal şartları çözemeyince özellikle 19.yüzyılın ortalarından itibaren alternatif fikirlerin çıkması sonucunu doğurdu.

Özellikle bunalımlı 1920’lerin ardında serbest piyasa modeline karşılık şüpheler artarken, “bu bunalıma karşı öne sürülen korportist alternatiflere karşı liberal yanıt “Keynesyenizm” oldu. (Ölmezoğulları,s:15)”.

Keynesyen ekonomik anlayış, talep yanlı politikalarıyla satın alma gücü yaratılmasına dayanıyordu. Bu tip ekonomik politikaların sonucu olarak “Fordist” üretim organizasyonları doğdu. Fordist yapılanmalar, geniş ölçekli üretim birimlerinde yine çok sayıda iş görenin istihdam edilmesinden oluşmaktaydı. Standartlaştırılmış ve küçük parçalara ayrılmış işlerde çalışanlar yine standart ve eskiye oranla daha yüksek ücretler alıyorlardı. Bu yapı aynı zamanda Keynesyen ekonomik politikaların hedefleriyle örtüşmekteydi. Buradan hareketle Fordizmin yapısı genel olarak üç başlık altında toplanabilir;

1. “Seri üretim kitlesel üretimi önceden varsayar
2. Fordizm korunmuş bir ulusal Pazar sistemiyle bağlantılıdır. Bu sistem seri üretim yapanların sabit giderlerini karşılamada da yardımcı olmaktadır.
3. Seri üretim modeli talepteki ani düşüşler karşısında duyarlıdır. Özellikle bunalım dönemlerinde ücretler yükseltilmiş, kredi olanakları arttırılmış, ücretsiz kesime yapılan maddi yardımlar da arttırılmıştır. Böylelikle talepteki ani düşüşler önlenmek istenmiştir.
Ancak 1970’lerin başından itibaren bu yapı işlerliğini yitirmeye başlamıştır. iç pazarların doyması ve tüketicilerin seri üretim ürünleri yerine kendi kişisel ihtiyaçlarına cevap veren esnek tarzdaki ürünleri tercih etmesi, diğer bir deyişle “tüketicinin nazlanır hale gelmesi, hammadde fiyatlarının aşırı yükselmesi, Bretton – Wodds’la birlikte kurulan döviz sisteminin çözülmesi Keynesyen modelin sorgulanması sonucunu doğurdu. Keynesyen politikalar artık güvenini yitirmişti, çünkü teorinin en önemli tezlerinden yüksek enflasyonun beraberinde istihdam hacmini genişleteceği öngörüsü başarısız olmuştu. istihdamın korunması için getirilen sosyal önlemler artık üretim yapabilmek için önemli bir külfetti, ayrıca sosyal dengeyi sağlamak için kamu harcamalarının boyutları oldukça büyümüştü ve bu durum devletin müdahalesini etkisizleştiriyordu.

Böyle bir ortamda üretim sürecinde, çıkış noktasını yüksek teknolojiler oluşturdu. Ayrıca nispeten daha liberal politikaların uygulandığı Japonya ve diğer bazı Güneydoğu Asya ülkeleri bunalımı rahatlıkla atlattılar. Japon modeli ürün elastikiyetine dayanıyordu ve ileri teknoloji kullanımına elverişliydi. Bununla birlikte Amerikalı iktisatçıFreidman’nın yeni liberal – monetarist görüşleri hükümetler için ilgi çekici alternatifler oluşturuyordu.

Artık ekonominin organizasyonu neo – liberal politikaların getirdiği ilkeler uyarınca yapılıyordu. Ulusal ekonomileri koruyan gümrük duvarları kaldırılmış, istihdam üzerindeki sosyal amaçlı korumalar zayıflatılmıştı. 1980’lerde anılan politikaları uygulan hükümetler dünya çapında iktidara gelmeye başladılar ( ABD’de Reagan, ingiltere’de Theatcher, Almanya’da Kohl, Türkiye’de Özal hükümetleri örnek olarak gösterilebilir). Ayrıca 1980’lerin sonunda liberal batı toplumlarının karşısındaki en önemli alternatif olan sosyalist modelde çözülünce “küreselleşmenin” kavram olarak da “küreselleşmesi” önünde hiçbir engel kalmadı.

Küreselleşmenin Yeni Dünyası
Berlin Duvarı’nın 1989 yılında çöküşünün ardından, 1990’lı yıllardan itibaren hemen her alanda sıkça karşılaştığımız küreselleşme sözcüğü, günümüzde sadece ekonomik bir kavram olarak değil, içinde bulunduğumuz uluslararası sistemi tanımlamak için de kullanılmaktadır.

Gerçek anlamı tamamıyla anlaşılmadan ve tartışılmadan, bütün dünyada olumlu veya olumsuz tepkilere yol açan bir sözcük olan küreselleşmenin bir şanssızlığı da, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, dünyada bu kelimeyi sıkça kullanmaya başlayan siyasetçilerin izledikleri politikalarla özdeşleştirilmiş olmasıdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, küreselleşmenin ne anlam ifade ettiği tam anlaşılmadan, hakkında olumlu veya olumsuz değer yargıları oluşmuştur.

Küreselleşmeyi savunanlar da, eleştirenler de kendi görüşlerinin haklılığını ortaya koyacak gelişmeleri ve istatistik bilgileri sıkça kullanmaktalar. Küreselleşmenin faydaları konusunda bir görüş birliği olduğunu söylemek mümkündür. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma, yükselen yaşam standartları, teknolojik ilerleme ve bilginin daha hızlı yayılması, küreselleşmenin en belirgin faydaları arasında sayılmaktadır.

Öte yandan, küreselleşmeyi sadece ekonomik alandaki faaliyetleri etkileyen bir unsur olarak görmek de sınırlı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bu çerçevede, malların ve sermayenin serbestçe dolaşımının yanısıra, insanların daha sık seyahat etmeleri, bilgi-iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler ve internet kullanımının giderek yaygınlaşması, küreselleşmenin önde gelen itici güçleri arasında bulunmaktadır. Saydamlık da, küreselleşmenin ön plana çıkardığı kavramlar arasında yer almaktadır. Gelir dağılımının daha hakça olması, yolsuzlukların azalması, hatta siyasi özgürlüklerin ve insan haklarına saygının artması, küreselleşmeyle doğru orantılı gelişen unsurlar arasında sayılmaktadır.

Diğer taraftan, günümüzde küreselleşme içinde daha fazla yer alan ülkelerin hemen tamamı gelişmiş ülkelerdir. Bu unsur, esasen küreselleşmeye karşı yöneltilen eleştirilerin de odak noktasını oluşturmaktadır. Nitekim, küreselleşmeye karşı yöneltilen eleştirilerin başında, bu ilişkiler sisteminin, zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul kıldığı gelmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin marjinalizasyonuna (dışlanmasına) yol açtığı, faydalarının hem ülkeler hem de bölgeler arasında eşit olarak dağılmadığı, eşitsizlikleri giderici değil artırıcı bir rol oynadığı, küreselleşmeye yöneltilen diğer bellibaşlı eleştirilerdir.

Küreselleşmenin, sermayenin serbestçe dolaşımını kolaylaştırma ve yabancı yatırımları artırma yoluyla ekonomik gelişmeye olumlu katkıda bulunduğu herkesçe teslim edilmektedir. Ancak, küreselleşmenin kriz zamanlarında sermayenin daha çabuk yurtdışına kaçmasına ve krizlerin diğer ülkelere daha hızla yayılmasına neden olduğu da bilinen bir gerçektir. Tayland’da 1997 yılı Aralık ayında başlayan Asya krizi ve Rusya’da 1998 yılı Ağustos ayında meydana gelen mali kriz, kısa süre içerisinde ekonomisi çok güçlü olan ABD’de bile etkisini hissettirmiştir. Türkiye’de 2001 yılı Şubat ayında yaşanan mali krizin etkisinin Rusya’dan Brezilya’ya kadar birçok ülkede hissedilmesinde kuşkusuz yeni küresel dinamiklerin de rolü bulunmaktadır.

Günümüzde küreselleşmenin ivme kazandırdığı bilgi ve iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, uluslararası ticaret ve kalkınmanın canlanması konusunda çok önemli bir rol oynamaktadır. Yine de, bilgi ve iletişim teknolojilerinin sunduğu olanaklardan yeterince faydalanıldığını söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Bilgi ve teknolojiye ulaşım konusunda hem ülkeler hem de bölgeler arasında belirgin bir eşitsizlik bulunmaktadır. Bilgi iletişim teknolojileri ve internet kullanımında gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olanlar arasındaki mevcut farklılığı vurgulamak üzere kullanılan “dijital bölünme” (digital divide) kavramının, küreselleşmeyle birlikte giderek “dijital uçurum” (digital abyss) haline dönüştüğü eleştirileri son yıllarda sıkça yankı bulmaktadır. Gerçekten, günümüzde dünya nüfusunun yüzde 80’inin en temel haberleşme olanaklarından yoksun olduğu ve Afrika kıtasında yaşayanların sadece yüzde ikisinin telefon hattına sahip bulundukları unutulmamalı. Başta Afrika ülkeleri olmak üzere, az gelişmiş ülkelerde internet kullanımı henüz marjinal bir konumdadır.

Yeni Düzen-Yeni Aktörler
Her ne olursa olsun, günümüzde küreselleşme, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar çeşitli alanlarda dünyayı etkileyen, uluslararası toplumun dokusunu ve yapısını eskiye oranla tanınmayacak ölçüde değiştiren bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler 1945 yılında kurulduğunda, uluslararası ilişkileri belirleyen temel aktörlerin devletler olduğu konusunda herhangi bir kuşku yoktu. Sadece devletler, uluslararası ilişkileri etkileyebilecek kaynaklara sahipti. Oysa günümüzde, uluslararası ilişkileri ve dünya ekonomisini zaman zaman devletlerden çok daha fazla etkileyen yeni aktörler ortaya çıkmıştır. Çokuluslu şirketler, hükümetdışı örgütler, medya kartelleri, araştırma ve düşünce (think-tank) kuruluşları, hatta bazı devletlerin yıllık GSMH’sından daha fazla şahsi serveti bulunan bireyler ve yatırımcı konsorsiyumlar son 10 yıl içerisinde oluşan uluslararası sistemin yeni aktörleri olarak ön plana çıkmışlardır.

Çokuluslu şirketler, dünya sahnesinde ulus devletlerden çok daha sonra görünmekle birlikte, günümüz uluslararası sistemini etkileyen ve yönlendiren aktörlerin başında gelmektedir. Birleşmiş Milletler’in son verilerine göre, dünyanın en büyük 200 çokuluslu şirketinin toplam kaynakları 7.1 trilyon ABD Doları tutarındadır. Dünyadaki ekonomik faaliyetlerin yaklaşık dörtte biri dolayında olan bu rakam, Birleşmiş Milletler üyesi 189 ülkeden 182’sinin toplam ekonomik büyüklüklerinden fazladır. Çokuluslu şirketlerin ihtiyaçlarını, çıkarlarını ve hedeflerini gözetmeyen bir uluslararası ekonomik sistemden söz etmek mümkün değildir. Çokuluslu şirketler, olağanüstü ekonomik güçlerinin bir yansıması olarak, uluslararası ilişkilerde de etkili olabilmektedir.

Küreselleşen dünyanın yeni ekonomik sorunlarıyla başedebilmek ve kaynaklarını artırabilmek amacıyla ürün pazarlarını dünya geneline yaymak isteyen çokuluslu şirketler, şirket birleşmeleri ve satın almalar yoluyla dünya ekonomisindeki etkinliklerini artırarak sürdürmektedir. BM tarafından yayınlanan 2001 yılı Dünya Ekonomik Durum Raporu’na göre, şirket birleşmeleri ve satın almaları ile özelleştirmenin önemli bir bölümünü oluşturduğu Doğrudan Yabancı Yatırımlar (Foreign Direct Investments), 2000 yılında 1.1 trilyon ABD Doları’na ulaşmış bulunmaktadır. Doğrudan Yabancı Yatırımların 10 yıl önce 200 milyar ABD Doları olduğu gözönüne alındığında, sözkonusu yatırımların küreselleşme süreciyle birlikte ne büyük bir artış gösterdiği de ortaya çıkmaktadır. Yine Dünya Ekonomik Durum Raporu rakamlarına göre, 2000 yılında 600 milyar ABD Doları tutarında doğrudan yabancı yatırım yapılırken, bu rakam bütün gelişmekte olan ülkeler için sadece 190 milyar ABD Doları’nda kalmıştır. Esasen bu farklılık da, küreselleşme sürecinin zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yaptığını savunanların tezlerini güçlendirmek amacıyla sıkça vurguladıkları unsurlardan birisini teşkil etmektedir.

Hükümetdışı örgütler de günümüz uluslararası sisteminin önemli aktörleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Kimi büyük hükümetdışı örgütlerin bütçelerinin ve kaynaklarının da çok sayıda gelişmekte olan ülkenin bütçesinden daha fazla olduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Uluslararası Af Örgütü, Yeşilbarış, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi alanlarında önde gelen hükümetdışı örgütlerin, çok sayıda ülkenin bütçesini aşan maddi kaynaklarının yanısıra, uluslararası kuruluşların ve ülkelerin karar alma mekanizmalarını doğrudan etkileyecek güçleri de bulunmaktadır.

Araştırma ve düşünce kuruluşları ve medya kartelleri de, küreselleşmeyle birlikte rolleri artan ve uluslararası ilişkilere yön veren aktörler olarak dünya sahnesindeki yerlerini almışlardır. Önde gelen araştırma ve düşünce kuruluşlarından biri olan Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun veya büyük bir “medya imparatorluğu” olan CNN-Time Warner’ın uluslararası sistem üzerindeki etkilerini yadsımak mümkün değildir.

Küreselleşmenin, ulus devletin uluslararası alandaki gücünü sınırlayan ve çokuluslu şirketlerin, hükümetdışı örgütlerin, araştırma ve düşünce kuruluşlarının ve medya kartellerinin uluslararası alandaki güçlerini artıran etkisi sonucunda, sivil toplum kuruluşlarının, bilim adamlarının, yazarların, akademisyenlerin, başka bir deyişle “bireylerin” uluslararası ilişkileri etkileme ve yönlendirme olanağı da eskiye oranla artmıştır.

Elde ettikleri büyük servetin bir bölümünü, geçmişte ülkelerindeki eğitim, sağlık gibi alanlara harcayan, “klasik” olarak adlandırabileceğimiz yardımseverlerin yanı sıra, küreselleşmenin etkisini iyice hissettirdiği son yıllarda, çevrenin korunması, yoksulluk ve hastalıklarla uluslararası alanda mücadele gibi küresel planda faaliyet gösteren yeni kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Dünyanın piyasa değeri açısından en büyük şirketlerinden biri olan Microsoft’un hisselerinin büyük bölümünü elinde bulunduran Bill Gates’in kurduğu “Bill ve Melinda Gates Vakfı”nın mal varlığı 21 milyar ABD Doları’nı aşmış bulunmaktadır. Vakıf, yoksullukla mücadele, sağlık ve eğitim alanlarında kullanılmak üzere Birleşmiş Milletler’e 1 milyar ABD Doları’ndan fazla yardımda bulunacağını açıklayarak küreselleşme çağında yardımseverliğin de sınır tanımadığını gösteren bir yaklaşımın öncüsü olmuştur.

Aynı şekilde, CNN-Time Warner medya devinin kurucusu ve en büyük ortağı Ted Turner de uluslararası alandaki bağışları nedeniyle küresel “philantropistler” arasındaki yerini almıştır. ABD’nin Birleşmiş Milletler’e olan zorunlu katkı payı ödemesinin yüzde 25’ten yüzde 22’ye indirilmesini öngören ve bu yapılmadıkça ABD katkı payının bütünüyle ödenmesini engelleyen Senato kararı nedeniyle bu ülkenin katkı payının büyük bölümünü ödememesi, Birleşmiş Milletler’i ciddi bir mali krizin eşiğine getirmişti. ABD Yönetiminin dış politika öncelikleri arasında belirlediği bu konu üzerinde BM üyesi 189 ülke arasında yapılan görüşmelerin tıkandığı bir noktada, ABD Dışişleri Bakanlığının isteği üzerine devreye giren Ted Turner’ın yaptığı, 34 milyon ABD Doları tutarındaki bağış BM üyesi ülkelerin 2000 yılı Aralık ayında katkı payları konusunda görüş birliğine varmalarını sağlayan unsurlardan biri oldu.

Bill Gates ve Ted Turner’ın büyük servetlerinin sadece küçük bir bölümünü oluşturan bu bağışlar, gelişmekte olan birçok ülkenin eğitim, sağlık ve çevrenin korunması alanlarında ayırdıkları bütçelerin çok üstünde bulunmaktadır. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, BM sisteminin, uluslararası kuruluşların, hatta ülkelerin, uluslararası yardım faaliyetleri için küresel yardımseverlerin vicdanlarına sıklıkla seslenir hale gelmiş olmalarıdır. Küresel ekonominin doğal sonucu olarak, Microsoft ve CNN-Time Warner’ın servetlerine servet kattıkları ve karlarının kaydadeğer bölümünü ABD dışındaki pazarlardan elde ettikleri ve bu nedenle yardımseverliklerinin de ABD’yle sınırlı kalmaması gerektiği görüşü öne sürülebilecek olsa da, bu husus küresel “philantropistlerin” uluslararası alandaki rollerini kuşkusuz azaltmamaktadır.

Küreselleşmeye her ne kadar bazı görüşler sadece ekonomik boyutu olan bir olgu olarak yaklaşsalar da, kültürel olarak da önemli bir dönüşümü ifade etmektedir. Özellikle yeni teknolojilerin kullanımıyla yeni kültürel kodlar tüm dünyaya rahatlıkla yayılmaktadır. Bu türden bir yapının getireceği, dünya çapında kendine özgü bir düzene sahiptir. “Gündelik tecrübe ve pratikleri dönüştüren yeni kültürel üretim ve yeniden üretim tekniklerinin ortaya çıkışının vurgulanması (Feathersone,1996,s:94) olarak tanımlanabilecek küresel kültürel dönüşüm, küreselleşmenin boyutlarının anlaşılmasında önemli bir sacayağını oluşturmaktadır.

“Global bir kültürün varlığını savunanlar yerel olanın küreselleşmesiyle ve özgün yerel kültürel ürünlerin kozmopolitleşmesiyle artık bir global kültürün oluştuğunu ortaya atmaktadırlar (Keyman,s:41)”. Ancak bu global kültürün niteliği üzerinde farklı yorumlar yapılmaktadır. Bazı görüşler, bu türden bir kültürel yapının dünyanın farklı alanlarındaki çeşitliliği ortadan kaldırarak hem de iletişim kanallarını kullanarak “kültürel farklılık üzerinde bir hegemonya yarattığını(Wheller,s:359)” hem de bu durumun farklı kültürlerde farklı gerilimler yarattığını öne sürmektedirler. Ancak karşıt görüştekiler bu yapının alt kültürler üzerindeki baskıyı kaldırdığını ve “başkalarının sesinin tüm dünya yüzeyine yayılmasını sağladığına dikkat çekmektedirler (Wheller, s:359)”. Ancak herhalde global kültüre yapılan en radikal eleştiri küreselleşmenin kültürel motifleri kullanarak, kendi emperyalizmini yarattığı ve bu durumun sömürgecilikle aynı olduğudur.

Benzer eleştiriler ve taraf oluşlar aslında tekrar tekrar gözden geçirilmek durumundadır. Zaten kültürel fonksiyonlar üzerine odaklanan sosyal bilimlerin metot ve içerik olarak önemli değişmeler yaşadığı bu dönemde bu türden çözümlemeler konunun algılanmasını zorlaştırır. Bu yorumlar yapılırken genellikle sosyolojinin endüstri toplumunu açıklamaya yönelik kuram ve kavramları kullanılmaktadır. Ancak bu yapının 21. Yüzyıl küresel toplumunda geçerliliği tartışma konusu yapılmaktadır. Anthony Smith’e göre bu anlayış “hizmet toplumunun birbirine bağlı yapılarının kavranması önünde bir engel teşkil etmektedir.

Bir başka yönden bakıldığında küresel kültürün oluşumunun yok sayılması da anlamlı bir tepkiyi ifade etmez. Elbette, bu yapının getirdiği bazı olumsuzluklar olmasına rağmen önemli olan pozitif yönünün arttırılması için uğraş vermektir. Bu anlamıyla global kültür emperyalizmden farklıdır. “Çünkü emperyalizm etnik ya da ulusal bir ideolojiye sahipken bugünkü durum ideolojik ve ulusal karakteri aşmakta ve teknolojik altyapıyı da kullanarak kozmopolit bir yapıya bürünmektedir (A.D. Smith,s:176)”. Böylesine bir değişimin Helen, Roma ya da 18. Yüzyıldaki emperyalist yapıyla aynı başlık altında toplamak çok faydalı sonuçlar vermez. “Anılan dönemde kültürel yapılar küresel değil, hakim medeniyetin kendi sembol ve mitlerinin yayılmasından ibaretti. Ancak günümüzde yaşanan durumda kültür, zaman ve mekana bağlı değildir, ayrıca sembollerin karıştığı görülmektedir (A.D. Smith,s:177)”.

Böyle karmaşık yapıya sahip küresel kültür farklı kaynaklardan beslenmektedir. Aslında tek bir küresel kültürün oluşmasının değil, değişik kültürlerin bir araya gelmesi ve oluşan kompleks yapının etki alanının genişlemesi söz konusudur. Küresel kültürün oluşum sürecinde olması bir birinden çok farklı görüşlerin ve öngörülerin bir arada bulunması sonucunu doğurur. Fakat buna rağmen küresel kültür üzerinde ortak noktalardan hareketle “global kültür, bolluk yaratan ürün yelpazesi, etnik yapılı yerel motifler ve bunların oluşturduğu genel insani değer ve ilgilerin bir arada bulunduğu, bütün bunların gelişen iletişim sistemleri ile bağlantılı olduğu yeni bir düzeni anlatmaktadır (A. D. Smith,s:127)”

Küreselleşmenin getirdiği sorunların aşılmasında önerilen yöntemler:
Küresel sermayenin aşırı hareketliliğine karşın bunu izleyebilecek bilgi akışının sağlanması ve gerekli teknolojik yatırımların yapılması ve bu amaçla üçüncü dünya ülkelerine yönelik yardımların sağlanması,
Küresel ekonominin gereği olarak ortaya çıkması zorunlu olarak görülen vasıflı işgücünün oluşturulması için gerekli teknolojik ve eğitim yatırımlarının gözetilmesi ve yine üçüncü dünya ülkelerine bu konu için finansal yardımların sağlanması,
Özellikle teknolojik gelişmelere paralel olarak artan çevre kirliğini önlemek için gerekil hukuksal düzenlemelerin yanı sıra gerekli toplumsal duyarlılıkların ve etik değerlerin oluşturulması ve yaygınlaştırılması,
insan hakları konusunda tüm dünyada uyumlaştırılmış standart kuralların ve ceza sisteminin yürürlüğe konması,
Örgütlü suçlar, sanal suçlar, uluslar arası terör gibi konularda gerekli düzenlemelerin yapılması ve işbirliğinin sağlanması,
Sağlık, eğitim, çocuk hakları, kadın hakları, çevre kirliliği gibi konularda sosyal mekanizmaların geliştirilmesi ve bu konuda gerekli altyapı düzenlemeleri konusunda gerekli yardımların yapılması,
Bölgesel farklılıkları giderecek küresel eylem planlarının ortaya atılması,
Sosyal güvenlik, işçi hakları, ücret düzeyi gibi konularda ortaya çıkabilecek problemlerin giderilmesi
Hukuksal mevzuatın uyumlaştırılması ve yeni düzenlemelerin küresel anlamda uygulanmasını gözetecek kurumların oluşturulması,
Bütün bunlar yapılırken sivil toplum ve kamuoyu duyarlılıklarının gözetilmesi ve kara alma süreçlerinin hem hızlı hem de olabildiğince geniş katılımlı olması sonucunun gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Tüm bunlara rağmen küresel yönetişim sistemlerini uygulamak çok kolay gözükmemektedir. Ancak küresel yönetişim kavramı küresel sorunların ortadan kaldırılması üzerine etkin çözümleri getirecek yapı olarak düşünülmelidir. Ve bu yapının gelişmesinin zaman alacağı unutulmamalıdır.

Sonuç
Küreselleşme her şeyden önce bir olgudur ve buna karşı olmak ya da taraf olmak çok anlamlı tavırları ifade etmez. Eğer tarihin teleolojik olarak ileri giden bir düzlem olduğu düşünülürse, küreselleşme hiç şüphesiz ileri doğru atılmış bir adımdır. Elbette küreselleşmenin getireceği problemler de söz konusu olacaktır. Ancak problemler olgunun tamamen karşısında olmak refleksini geliştirirse bu tavır gerçekçi bir zemine oturmaktan uzaktır. Küreselleşme, toplumsal ve kültürel pek çok sürecin değişmesi anlamına gelecektir. Bu değişim süreci bilinene ideolojik yaklaşımları geçersiz kılmaktadır. Dolayısıyla bu ideolojik çerçevelerden yaklaşılması, sağlıklı ve kabul edilebilir çıkarımlar ortaya çıkarması beklenemez.

Önemli olan tavır, küreselleşmenin bir fiili durum olduğunu kabul etmektir. Taraf olmak ya da karşı çıkmak yerine “durum belirlemeyi” önemli hale getiren bu süreçte, yeni durumun getirilerinin arttırılması ve olumsuzluklarının asgariye indirilmesi için çaba sarf edilmesi gerçekçi ve yapıcı bir tavır olacaktır. Yine küreselleşmenin ortaya çıkardığı durumun olumsuzluklarını öne çıkarmak ve karamsar tablolar çizmek nihilist bir tavrı beraberinde getirmekten öte her hangi bir işleyişe sahip olmayacaktır. insanlar yaşamlarına anlamlı bir şekilde sürdürebilmeleri için gelecek hakkında umut beslemek zorundadırlar. Belki de küreselleşme bu açıdan insanlık için iyi bir tecrübe olabilir.

Kaos ve Karmaşıklık

Perşembe, 26 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Kaos ve Karmaşıklık

Mantıksal Pozitivizmin Eleştirisi Buna göre, sosyal bilimler doğal bilimler üzerine modellendirilmelidir. insanların davranışları üzerine yapılan çalışmalarda sosyal bilimlerin amacı, doğal bilimlerdeki başarılara paralel olmalıdır. Mantıksal pozitivizm; metodolojik monizm, mükemmeliyetin matematiksel idealleri ve indirgemeci kuramsal bir bilimsel açıklama yaklaşımını savunan bir felsefedir.

Metodolojik monizm: kültürel ve doğal dünyalar için uygun olan yöntemler esas olarak birdir. Eğer sosyal disiplinler bilimse, sosyal bilimlerin felsefi sorunları da bilimin felsefi sorunları olmak durumundadır. Yıldızları, fareleri veya insanları çalışıyor olalım, bu soruların yanıtları ve sorular aslında aynıdır.

Bilimsel Açıklamaya indirgemeci Kuramsal Bakış: Pozitivist keşif sırasında, bir sistem ya da organizmada, ister insan olsun, ister başka bir şey, davranışlara yol açan kanunlar izole edilebilir. Kanunlar, kural olarak bireylerin ve toplumların davranışları için bulunur keşfedilir. Bir tarihsel olay açıklanırken, ondan önce gelen bir durumlar kümesi genel bir kanun altında indirgenir. Bu genel kanun daha önceki çalışmalardan çıkarılmıştır. Sonra kanun hükümlerinin ve durum ifadelerinin tümevarımcı bir kombinasyonu, bir olayı tahmin eden bir ifadeye yol açar. Mutlak bir şekilde olması da yüksek bir olasılıktır.

Geleneksel sosyal bilim araştırmalarının amacı mantıksal kuramsal çerçevelerde var olan doğrusal, “neden sonuç” tarzında kanun ya da prensipleri ortaya çıkarmak ve bu çerçevelerden elde edilen önermeleri matematiksel yöntemlerle hipotez testiyle sınamaktır. 19. ve 20 yy.da yönetim alanındaki çalışmaların büyük çoğunluğu pozitivist sayıltılara dayanır. Bu da, yönetim olgusu üzerindeki çalışmaların indirgemeci, determinist ve dengeye yönelik perspektiflere dayanmasına yol açmıştır. Bu çalışmaların nihai amacı, insan davranışını tahmin etmektir. Çalıştığımız ve yaşadığımız örgütler Newton’un bakış açısını yansıtan imgelerle tasarlanmıştır. Ele aldığımız şeyleri parçalara ayırarak yönetiriz; etkinin bir kimseden diğerine aktarılan gücün doğrudan sonucu olduğuna inanırız; tahmin edilebilir olmasını beklediğimiz bir dünya için karmaşık planlamalara girişiriz; ve sürekli olarak, dünyayı nesnel olarak algılamanın daha iyi yöntemlerin bulmaya çalışırız.

Mantıksal pozitivizmin gözlüğünden bakmak, yönetim olgusunun tamamen anlaşılmasına imkan vermez. Sadece olgunun bazı boyutlarını anlamamıza yardımcı olabilir.

Kaos Yaklaşımı
Eğer dünya sadece doğrusal sistemlerden oluşsaydı, bir sonucun sadece bir sebebi ve belli bir edimin sadece bir ürünü olsaydı, pozitivist kuramsal çerçeveyi kurmak akılcı bir davranış olurdu. Ancak 20. yy boyunca fiziksel ve doğal bilimlerde keşifler yapıldı, eş anlı olarak sosyal bilimlerde mantıksal pozitivizm kabul gördü ve kaçınılmaz olarak mantıksal pozitivizmin bilimler için kapsayıcı bir paradigma olma durumunun yüksek sesle sorgulandığı bir noktaya gelindi.

Bilimlerdeki yeni alanların temel ilkeleri sık sık geleneksel sosyal bilimcilere karşı yargılar içeriyordu, çünkü bunlar mantıksal pozitivizmin temel sayıltılarına karşı çıkıyorlar. Bir çok bilimsel disiplindeki bulgular doğanın, kuruluşları itibariyle özünde doğrusal olmayan sistemlerden oluştuğunu ortaya koymaktadır.

Sosyal bir olguyu incelerken, sosyal sistemlerdeki değişkenler arasındaki, doğada lineer ya da non lineer oldukları varsayılabilir. Fakat alanda hep lineer varsayımından hareket edilmiş. Non lineer varsayımı da yeni bir bakış açısı olarak ortaya çıkmıştır. Kaos kuramının yada burada ele alındığı gibi, “non lineer dinamik sistemler”in bazı temel ilkeleri şunlardır: non lineerlik, başlangıç durumuna hassa bağlılık ve derin düzen ilke/kanunları.
Non lineerlik Bir sistemde çıktılar girdilerle belli bir orana dayalı olarak yaratılmıyorsa, bu sistemde non lineerlik var demektir. Girdinin çıktıya oransızlığı fikri, günlük yaşantımızın da bir parçasıdır: 8 aspirin, bir aspirinden 8 kat etkili değildir ya da 50˚C, 25˚C’ın iki katı kadar hoş gelmez.

Cebirde f(x+y) = f(x) + f(y) ve f(ax) = af(x) oluyorsa f’nin lineer bir fonksiyon olduğunu söyleriz. Non lineer, lineerin tersi olarak tanımlanır. Bu da f’nin, girdi olan x ve y’ye oransız bir sonuç olabileceği anlamına gelir. Sonuç lineerden fazla veya az olabilir (fazlaya örnek: bir dioddan bir akım geçmeye başlarsa; aza örnek: kıt kaynaklar Malthusian nüfus artışını sınırlarsa). Sonuçta lineer analizin temel basitleştirici araçları artık işlemez olur.

Non lineerlik durumu, bir sistemdeki değişkenler arasındaki karşılıklı bağımlılıktan dolayı ortaya çıkar. Bu karşılıklı bağımlılık bir grup öğenin birbirini etkilemesinden ortaya çıkar. Burada tek yönlü bir neden sonuç ilişkisi yoktur. Nedensellik sistem içindeki öğelerin kendi çevrelerinde birbirleriyle olan karmaşık karşılıklı bağlantılarının incelenmesiyle anlaşılabilir.

Non lineer bir sistemde parçalar arasındaki ilişkiler öyle bir şekilde karşılıklı olara eşleştirilmiştir ki, bir sistemin bir alt sistemin çekip alarak, yalnızca onu inceleyemezsiniz. Çünkü sistemin her bir öğesi diğer öğelerle çok zengin bir bağlılık gösterir. Yani non lineer sistemler birbirine girmiş, birbiriyle bağlantılı dönüt yumaklarıdır, karşılıklı nedensellik ilişkileriyle birbirine temelden bağlı sayısız değişkenler arasındaki dönüt yumaklarıdır. Bu ilişki sistemleri bazı ya da bütün etkileşimlerinde oransız etkiler gösterirler.

Başlangıç Durumuna Hassas Bağlılık Non lineer sistemlerde değişkenler, karşılıklı nedensellik koşulları altında etkileşimde bulunduklarında, başlangıç durumlarına oldukça duyarlı olmak durumundadırlar. Virgülden sonraki küçük bir rakam hatası, sistem içinde algılanması güç bir “arıza”ya, o sistemin davranışında bir niteliksel değişime dönüşebilir. Böyle sistemlerde küçük hataların önemsiz olduğunu güvenle varsayamayız. Hatalar istatistik teorinin varsaydığı gibi, normal dağılım göstermez, aksine varyanslar sonsuzdur ve standart tahmin teknikleri çöker. Aslında neden ve sonuç arasındaki bağlantı karşılıklı etkileşimlerin karmaşıklığı içinde kaybolur gider. Sonuç olarak, sistemin uzun vadeli geleceği iç.sel nedenlerden dolayı tahmin edilemez.

Yani non lineer sistemler uzun vadeli tahmini mümkün olmadığını ortaya çıkarmıştır. Çünkü sistemdeki küçük hareketler, çoğaltan etkisiyle sistemi yeni doğrultulara yönlendiri ve sonuçta önceden görülmemiş, tahmin edilmemiş bir yere varılır. Bu özellik bazen “kelebek etkisi” olarak adlandırılır: Kelebeğin kanadından çıkan bir hava hareketi hava sistemindeki etkileşimle, başka bir kıtada domino etkisi yaratarak fırtınaya sebep olabilir (tabi diğer girdilerle birlikte).

Non lineer sistemlerde her zaman var olan bu non lineer etkileşimlerin karmaşıklığı bu sistemlerin değişen koşullara ve durumlara yüksek bir uyum düzeyine sahip olmasını sağlar. Bu nedenle bu sistemler alanyazında karmaşık “uyum sağlayan sistemler (complex adaptive systems)” olarak adlandırılır. Karmaşık bir adaptif sistem, özü itibariyle kendi kendini örgütler, uyum sağlar, öğrenir, çevre içinde yaşamak ve konumunu güçlendirmek için tepkiler verir. Uyum, öğrenme ve tepkiler sistemdeki her bir hiyerarşik kademede ortaya çıkar. Bazen bir kademedeki uyum, küçük dalgalanmalarla, bütün kademelerde uyum sağlama sürecini başlatır: bir çeşit içsel kelebek etkisi. Karmaşık uyumlu sistemler, bu içsel non lineer dinamikler yoluyla yaşamlarını sürdürmek için kendilerini sürekli yeniden yaratırlar.

Derin Düzen ilke/Kanunları Kaos araştırmacıları çalışmalarında “faz alanı (phase space)” kavramını kullanmışladır. Faz alanında sayısal değerler, geometrik görüntülere dönüştürülür. Faz alanı olarak adlandırılan hayali alandaki koordinatlara karşılık gelen sayılar kullanılır.

Çakal ve tavşan nüfusları arasındaki karşılıklı etkileşim, çakal sayısı ve tavşan sayısı değişkenlerinden oluşan bir dinamik sistemle ifade edilebilir. Bu sayıları iki boyutlu bir grafikteki boyutlar olarak düşünürsek, bu nüfusların nasıl değiştiğini gösteren resimler çizebiliriz. Zaman içinde çakal ve tavşan sayıları düşer, çıkar ve böylece faz alanında temsil edilen nokta hareket eder durur.

Sistemin zaman içinde herhangi bir noktada gösterdiği gerçek davranış n boyutlu bir faz alanındaki bir nokta olarak gösterilir. Bu yaklaşım non lineer denklemlerin, doğal olayları grafik ve geometrik olarak açıklayan çözümlerine imkan verir. Bu yöntemin sonucu formüller değil, sistemin zaman içinde gösterdiği davranışların grafik gösterimidir.

Non lineer sistemlerde her bir noktanın sistemin evrimi içinde ne olacağını tahmin etmek mümkün değildir. Ancak, non lineer sistem davranışındaki bu görünüşteki rastlantısallığa karşın, faz alanı çalışmalarındaki gözlemler noktaların rasgele dağılmadığını ortaya çıkarmıştır. Zaman içindeki pek çok gözlemden sonra, faz alanındaki noktalar bütün sistemin davranışının ayırt edici örüntülerini oluşturmuşlardır. Ortada “derin düzen boyutları” olduğu, bunların bazı sınırları belirlediği ve sistemin genel davranış örüntülerine rehberlik ettiği görülmektedir. Bunlara çekici (attractor) denmekte, çünkü sistem davranışını çekerek belirli karmaşık örüntüler göstermesini sağlarlar. Çekiciler çok düşük düzeyde boyutsallık gösterirler, hatta çok boyutlu faz alanlarında bile durum böyledir. Örneğin bir sistem elli değişkene sahip olabilir, ancak hareketleri üç boyuttaki çekicilerle sınırlı olabilir (50 boyutlu bir alanda katlanmış bir yüzey).

Örgütsel Davranış Yönetim alanında, Kaos kuramının örgütsel davranışa yönelik kavrayışın geliştirilmesi için kullanılmıştır:

Örgütsel davranışlar karmaşıktır. Sosyal bilimlerdeki geleneksel araştırma yöntemleriyle kolayca anlaşılamayacak olan, değişkenler arasındaki non lineer etkileşimden ortaya çıkarlar.
Örgütsel davranış, derin düzen ilke/kanunlarıyla yönetiliyor olabilir. Fakat bunlar ancak sonradan yapılan gözlemlerle ortaya çıkarılabilmektedir.
Örgütsel davranış sadece kısa vadeli gelecekte tahmin edilebilir. Uzun vadeli tahminler mümkün değildir.
Örgütsel davranış önemsiz, ilgisiz, anlamsız görülen değişkenlerden güçlü derecede etkilenmeye açıktır.
Kaos kuramı açısından bakıldığında, aynı anda bağımlı ve bağımsız değişkenler birbirini etkilemektedir. Örneğin, yüksek kendine yeterlik düzeyi, örgüte yeni katılan personelin uyum derecesini yükseltmekte, fakat uyum düzeyi de yükselip alçaldıkça, kendine yeterlik düzeyini artırıp azaltabilmektedir.
Kaos Kuramcılarına Göre Sosyal Bir Olgu Şöyle Ele Alınmalıdır Değişen bir şeyle ilgili değişen bir şey; bütün bunlar aynı anda birbirlerini etkiliyorlar. Değişen aktivitelerin diğer değişen aktrivitelerle ilişkilerini gözlemek için yöntemler geliştirmeliyiz. Fransa, Almanya’ya tepki vermiyor, Fransa Almanya arasındaki ilişkiye tepki veriyor. Bütün etkenler birbirine girmiş ve sürekli olarak yeni durumlar yaratıyor. Bu karşılıklı etkileşimler, sosyal bilimlerin çalışma alanı olmalıdır.

Kaos kuramının en ilgi çekici doğurgularından birisi, toplumsal ve örgütsel sistemlerin kendilerine bağlı onları temelden yöneten ilkelerinin (çekiciler) olmasıdır. Bu ilkeler uyulduğunda verimli bir örgütsel evrime yol açılabilir, göz ardı edildiklerinde ise örgütün fonksiyonel olmayan hatta ölüm noktasına götürebilecek bir evrilmeye neden olunabilir.

Non lineer dinamikler ve alanda yapılan çalışmalar, yöneticiler verimlilik açısından neyin hayati olduğunu açıkça anlamadıkları takdirde, başarı ve verimliliğe yardımcı olan faaliyetleri kurumsallaştıracak sistemler kurduklarını göstermektedir. Sonunda işler iyi gitmezse, sistemi rafine etmeye çalışırlar, ancak bu yolla sadece sistemdeki içkin işlevsizliğin daha da kötüye gitmesini engellemiş olurlar. Başarı kısmen, işin özünde neyin olduğunu bilmekte yatar, yani sektörü yöneten ilkelerin ne olduğunu bilmek ve daha sonra da bu ilkelere göre örgütlenmekte yatar.

Karmaşıklık Yönetimi
Karmaşıklık; belirme, buluş öğrenme ve kendini uyarlamanın doğasıyla ilgilidir. Bu yaklaşıma göre, “gerçek kararlar” yönetim kurulu odalarında değil, koridorlarda, hatta kahve molalarında alınır. Karar almanın yanında bazı yönetim kavramlarının da alt üst olduğu iddia edilmektedir. Çok bilinen bazı yargıların tersini düşünürler:
Ekonomi asla dengeye ulaşmaz; piyasa en iyisini bilmez,
Bilgi meta gibi yönetilmez; sıfır maliyetle yeni bilgi üretilebilir.
Düzenli sistemler kendi başlarına bırakıldığında kaosa düşmezler.
insanlar ekonomik tercihlerinde akılcı davranmazlar.
Uluslar, çok uluslu şirketler ve eyrel yönetim örgütleri gibi sistemlere kesin sınırlar getirmek imkansızdır.
internet’ten kimse sorumlu değildir.
Fikirler akılcı düşüncelerle değil, moda ve gelgeç heveslerle yayılır.
Yeni dünya gerçekliği ile uğraşmada başlangıç noktası makine metaforları değil, biyolojik metaforlardır.

Karmaşıklık kuramcılara göre geleneksel bilim gerçeklerin %5′ini açıklıyor: eksiksiz yasalar, basit ideal olgular, dar bir koşullar yelpazesi, doğru yanıtlar, en iyi yollar, ayrıcalıklı nesnel bakış açıları. Gerçekliğin geriye kalanı karmaşıklık alanında kalmaktadır: çalkantı, dengesizlik, öngörülemezlik, kendi kendini örgütleme, kendini uyarlama öğrenme, artan getiriler, süregenlik.

Örgütlenme Kalıpları
Sistem, karmaşıklık, kendi kendini uyarlayan sistemler, şebeke ve hiyerarşi.

Olanak Manzaralar
Diyalog, bellemler, metafor, alıcı tabanlı iletişim, bakış açıları, olanak alanı.

Karmaşık Davranış
kendi kendini örgütleme, hayat oyunu, kaosun eşiği, çekici öğe, artan gelirler, kilitlenme.

Hayat ağı
Ekosistem, Birlikte evrim, işbirliğinin evrimi, sağlamlık manzarası, kendini üretme. Karmaşık sistemlerde içkin bir öngörülemezlik olduğundan, yönetimde komuta kontrol yaklaşımının kesin ilkeleri artık geçerli olamaz. Karmaşıklık kuramı kuruluşlar açısından muazzam olanaklar getirmektedir. Bir şeyi karmaşık kılan sadece bileşenlerinin sayısı ve çeşitliliği değil, asıl aralarındaki bağlılıktır. Karmaşık sistemlerin en önemli özelliklerinden birisi, genellikle, önceden bir dizi nitelik yada yön saptaması, sonra bunların ayrı ayrı incelenmesi ve bu parçasal yaklaşımların, bütünün bir resmini oluşturacak şekilde analiz edilemez oluşlarıdır. Bunun yerine, bu kabaca bir bakı da olsa, önce sistemin bütününe bakmak ve sonra olası sonuçların çalışma içinde belirmesine izin vermek gerekir.

Kaotik
kalıpların ortaya çıkarılamayacağı ve ayrıntıların anlaşılamayacağı bir hal.

Karışık
kalıpların ortaya çıkarılamayacağı ama ayrıntı, parça ve alt sistemlerin anlaşılabileceği bir hal.

Karmaşık
ayrıntıların anlaşılmayacağı ama kalıpları ortaya çıkarma yeteneği sayesinde bütünün ya da genel sonucun anlaşılabileceği bir hal.nKarmaşıklık kuramının sağladığı olanak, kaos kuramından farklı olarak, örgütlere karmaşıklık karşısında atabilecekleri bir çok güçlü adım önerebilmesidir. Karmaşıklığı ele almanın iki yolu vardır: onu azaltmak ya da özümsemek. Karmaşıklığı azaltmaya dönük düzenlemeler, bireysel ihtiyaçlara yanıt verme olanağını dışlar. Özümsemek ise, karşılıklı etkileşimlerin zengin çeşitliliğini kucaklamak anlamına gelir.

Modernizm ve Post modernizm

Perşembe, 26 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Modernizm ve Post modernizm

Modernlik tasarısı, on sekizinci yüzyılda yasayan aydınlanma filozoflarının nesnel bir bilim, evrensel bir ahlak, evrensel bir yasa, özerk bir sanat geliştirme amacı güden çalışmalarıyla biçimlendirilmiştir. Condorcet gibi kimi filozoflar, bu özelleşmiş kültür birikimini gündelik yasamı zenginleştirmek adına kullanmak istemişlerdir. Sanatların ve bilimlerin yalnızca doğa güçlerinin denetim altına alınmasına değil.

Ayni zamanda bütün olarak dünyanın, ben’in, ahlaksal ilerlemenin ve hatta insan mutluluğunun anlaşılmasına da önayak olacağını ummuşlardır. Ne var ki; tüm olup bitenler Aydınlanmanın ümit ve ideallerinin tersi bir yönde gelişmiştir .

Şurası çok açıktır ki; modernliğe bir tepki olarak gelişen post modernizm, modernliğin başarısızlıkların üzerine kurulan eleştirilerden temel almaktadır. Post modernizmin modern düşünceye yönelttiği en temel eleştiri modernliğin akil ve rasyonalite üzerine olan vurgusudur. Modern bilim, epistemoloji ve metodolojinin çoğu versiyonu akla ve rasyonaliteye büyük güven duyar. Oysa sadece toplumbilimlerinde değil, toplumun her yanında bu güven aşınıyor gibi görünmektedir. Post modernizm bu geniş aşınma duygusunun bir ifadesi olarak görülebilir. Akla yönelik post modern eleştirinin birçok güdüsü vardır: İlk olarak, modern akil evrenselliği, birlik ve bütünlüğü, ayni kuralların her yerde geçerli olduğu görüsünü gerektirir. Post modernizm ise aksine her durumun farklı olduğunu ve özel bir biçimde anlaşılması gerektiğini ileri sürer. Her biri kendine ait bir mantığa sahip olduğu için bütün paradigmaların eşit olduğu(birbirlerine göre hiyerarşik bir üstünlükleri olmaması anlamında) post modern bir dünyada evrensel akla yer yoktur. İkinci olarak, akil aydınlanmanın, modern bilimin ve Bati’nin bir ürünüdür. Modern bilim gibi, akil da tahakküm edici ve baskıcı ve totaliter bir şey olarak görülür. Son olarak akil ve rasyonalite, post modernizmin duyguya, içebakış ve sezgiye, özerkliğe, yaratıcılığa, hayal gücüne ve fanteziye duyduğu güvenle bağdaşmamaktadır.

Bu çalışmanın amacı modernizm ve post modernizm arasındaki ilişki/geçiş ve süreklilikleri araştırmaktır. Diğer bir ifadeyle post modern ve modern olanın hangi yollarla birbirine bağlanıp, birbirinden ayrılabileceğini irdelemektir. Bu amaçla, Post modern teoriyle ilgili yazında sıklıkla referans alınan Lyotard, Harvey, Baudrillard ve Giddens’in düşünceleri incelenecektir.

Lyotard: meta anlatıların sonu
Lyotard’in post modernizm kavrayışı, modern ve post modern arasındaki gelgitlere dayanmaktadır. Ona göre, aklin ilerlemesi, özgürlük, tinin Özgürlerimi türünden meta anlatılar bırakılıp yerel/mikro anlatılar yeğlenmelidir. Post modernizmin ona göre tanımı meta anlatılara yönelik inanmazlık durumudur. Bu inanmazlık bilimlerdeki ilerlemenin ürünüdür. Ancak bu ilerlemedir ki; akabinde inanmazlığı ön görür.(Lyotard,1994). Lyotard’in burada söz konusu ettiği ilerleme, modernizenin meta söylemlerinde yer alan belli bir amaca yönelik, olumlu bir anlam içeren ilerleme fikriyle ayni şey değildir. Zira Lyotard modernliğe ilişkin yakınmalarında Auschwitzden bahsetmektedir (aktaran, Mouffe). Dolayısıyla ilerleme sözü burada gelinen noktayı belirtmek üzere kullanılmaktadır.

Lyotard’e göre toplumlar post endüstriyel, kültürel olarak post modern çağa girdikçe bilginin konumu değişmektedir. Ona göre post modern bilgi otoritenin basit bir aracı değildir. Post modernizmin ilkesi uzmanın homolojisi değil, yenilikçinin paralojiğidir (Lyotard,1994). Lyotard’in bu ifadelerinde iki nokta dikkat çekicidir. Birincisi, post endüstriyel/post modern bir çağa girildiğini söyleyerek, açık veya örtük olarak belli bir dönemselleştirmeyi ve ilerleme diyalektiğini kabul etmiş gibi görünmektedir. Buna göre post endüstriyel/post modern olanla, endüstriyel ve modern arasında bir köprü kurulmuş olmaktadır. Ancak bu durumu ‘Kurallar, Paradokslar ve Narin İlave’ de adeta tekzip eder. Lyotard, bu yazısında söyle demektedir: ‘Tarihsel bir dönemleştirme düşüncesini barındırmasından ötürü ‘post modern’ muhtemelen çok kötü bir terim. Gelgelelim, ‘dönemleştirme’ hala klasik ya da modern bir idealdir. Post modern yalnızca bir ruh halini ya da zihinsel durumu gösterir’ (aktaran, Featherstone,1996). İkincisi, post modernizmin ilkesini uzmanın homoloji olarak değil de yenilikçinin paralojiği olarak görmesi, modernizmin rasyonelleşmeyi ve standartlaşmayı ön plana çıkaran bakısına bir tepki olarak okunabilir.

Lyotard’e göre post modern sanatçı veya yazar, felsefeci konumundadır. Yazdığı metin ürettiği çalışma ilke olarak daha önceden yerleşmiş kurallar tarafından yönetilemez (Lyotard,1994). Buna göre modernizenin önceden detaylı olarak belirlenmiş pozitivist metodolojisi, Lyotard için farklılıkları ezen baskıcı bir üsluba denk düşmektedir. Nitekim ona göre post modern, modernin içerisinde sunulamayanın peşindedir. Modernice içerisinde sunulamayanı verebilmek ancak, bilimsel bilginin hegemonik gücünün yerini anlatı çoğulluğuna ve yöntem serbestîsine bırakmasıyla mümkün olabilecektir. Zira bilimsel bilgi onun için dil oyunu içerisinde yer alan bir meşrulaştırım aracından öte bir şey değildir.

Harvey, Postmodernitenin iktisadi arka planı olarak postfordizm: kapitalizmin yeni uğrağı
Harvey’e göre kültürel planda post modernizmin ortaya çıkısı, kapitalist süreçte iki ayrı dönemi temsil eden fordist üretimden post fordist üretime geçişle ilcildir (Harvey,1997; Albertsen,1988). Buna göre Harvey (Jameson vd. gibi) için post modern durum, modernizmin kapitalizmle eşitlenmesi durumunda bir kopuş değildir. James on’un deyimiyle geç kapitalizmin kültürel mantığı olan post modernizm, en azından dayandığı ekonomik temel bakımından moderndir. Her ne kadar tüm modern dönem için fordist üretimden bahsetmek mümkün olmasa da, yürüyen bantlarla sembolize edilen fordist üretimin modern bilimsellik ilkelerine göre yapılandığı bilinmektedir. Fordist üretim sistemi, bilindiği gibi, kitle üretimine ve kitle tüketimine dayalıdır. Standart biçimlerin üretimine imkân tanıyan bu üretim biçimi, merkezileşmeyi ve büyük miktarda sabit sermaye yatırımını gerektirmektedir. 30’lu yıllardan 70’lerde yaşanan ekonomik buhrana kadar (post fordist üretime geçilmeye başlandığı döneme kadar) uygulanan Keynezyen politikalar ve refah devleti anlayışı fordist üretimin devamlılığını sağlamıştır. Fordist üretim dönemi örgütlü emeğin güçlü olduğu bir dökmemdir. Zira bu dönem kitlesel üretimin devamı için tam güne yayılan ve vardiyalarla sürdürülen çalışma saatlerini gerektirmektedir. 70’li yıllarda yaşanan iktisadi kriz, 60’li yıllardan itibaren zaten düşmekte olan kar hadlerini ve üretimi tükenme noktasına getirmiştir. Kapitalist sistemim bu krizden çıkış için bulduğu formül esnek üretim olarak da adlandırılan Post-Fordist üretimdir. Postfordizm, kitlesel üretim yerine farklılaşmış üretimi getirmiştir. Farklılaştırılmış üretim bir yandan belli bir merkezde toplanma zorunluluğunu ortadan kaldırmış, diğer yandan da tüketici yelpazesini genişletmeye yaramıştır. Üretimin parçalara ayrılıp farklı coğrafyalarda gerçekleştirilebilmesi örgütlü emeğin gücünü kırmıştır. Zira üretimin parçalanarak farklı coğrafyalara taşınabilmesi ucuz yerel işgücünü kullanabilmeyi olanaklı kılmıştır. İktisadi arkalan olarak ortaya konan postfordizmin kültürel vizyondaki ifadesi, post modern durumdur.
Post modern durumda gözlenen parçalanma, yeniden eklemlenme, eski ile yeninin, popüler olanla elit olanın iç içe geçmeleri, gelip geçicilik ve süreksizlik yeni kapitalist düzenin karlılığını arttırarak sürdürmesi için gerekli olan koşullardır. Zira üretimde ve tüketimde devir hızının artması gerekmektedir. Post modern durumda üretim ve tüketim, mal üretiminden ve tüketiminizden çok, devir hızı daha yüksek olan ve daha geçici olan imaj üretimine dayalıdır.

Birleşik devletlerde üretim yapan bir şirket araç telefonuna benzer imitasyonlar üreterek bunları kitlelere pazarlamıştır. Harvey’in bildirdiğine göre bu şirket, im değerinin dışında hiçbir kullanım yâda mübadele değeri olmayan bu üretimi dolayısıyla büyük karlar elde etmiştir (Harvey;1997). Bu örnek de göstermektedir ki, post modern dönemde insanlara medya aracılığıyla empoze edilen ve adeta bir tüketim çılgınlığına varan gelişim, kapitalist pazarın hammadde ve benzeri sıkıntıya düşmeksizin üretimine devam edebileceği ortamı sağlamaktadır.
Sonuç olarak, Albertsen, Harvey ve Jameson’in post modernliği salt ekonomi temelli kavrayışları her ne kadar kendi içinde tutarlı görünse de tek belirlenimci olma gibi bir tehlikeyle karsı karsıyadır. Nitekim Jameson’in Mandal’dan devraldığı geç kapitalizm düşüncesini post modernizmle eşitlemesi gereksiz biçimde indirgemeci bulunmaktadır.

Baudrillard, İmaj ve toplumsalın sonu
Baudrillard’a göre eğer modernlik kodları endüstri burjuvazisi tarafından belirlenen üretim çağı ise, post modernlik sibernetik tarafından yönetilen bir enformasyon ve göstergeler çağıdır. Ona göre post modern dünyada imaj, benzetim ve gerçeklik arasındaki sinir infilak edip içe göçmüştür. Ayrıca post modern medya ortamında enformasyon ve eğlence, imaj ve politika arasındaki sınırlarda kalkmıştır. Baudrillard, kitlelerin devamlı mesaj bombardımanına tutulmalarından dolayı bezginleşerek sessizleştiklerini söylemektedir. Bu durum toplumsalın sonu anlamına gelmektedir. Toplumsalın yok olmasıyla birlikte, sınıflar, ideolojiler, kültürler ve bizzat gerçek arasındaki ayrımlar infilak edip içe göçmüştür. Baudrillard’a göre post modern dünyanın anlamdan yoksunluğundan(her tür verili anlamın eşit derecede kabul edilebilir veya eşit derecede saçma bulunabileceğinden veya anlamın gerçekle kurulmuş bir bağının bulunması zorunluluğu olmadığından) ve toplumsalın sonuna gelinmesinden dolayı içinde bulunduğumuz dönem modernlikten, tamamıyla kopuşu temsil etmektedir.

Giddens, Modernliğin düşünürselliği
Giddens’in post modernliği, ancak modernliğin içinden bakarak kavradığı söylenebilir. Ona göre modern dönemin modern olmayan veya geleneksel dönemden ayıran kesin süreksizlikler vardır. Ancak ayni kopuşu (süreksizliği) post modern ve modern arasında söz konusu etmek zordur.

Giddens’e göre içinde bulunduğumuz dönem bir post modernlik durumunu değil, modernliğin etkilerinin radikalleştiği bir dönemi işaret etmektedir. Bu noktada içinde bulunduğumuz dönemi modernlikten bir kopuş olarak gören Baudrillard’la hemfikir olmadığı gözlenebilir. Giddens’in postmoderniteye ilişkin bakisinin bir miktar alaycı olduğu bile iddia edilebilir. Nitekim Modernliğin Sonuçları’nda söyle demektedir:
‘’Post modernizm, eğer bir anlamı varsa, (bu ifadesinde, post modernizmin bir anlamının olduğundan şüphe ettiğini ima eder gibidir. D.B) en iyi biçimde resim, plastik sanatlar ve mimarideki stil ve akımlara işaret etmeyle sınırlandırılmalıdır. Eğer bir post modernlik dönemine doğru gidiyorsak, bunun anlamı, toplumsal gelişimin yörüngesinin bizi modernliğin kurumlarından uzaklaştırıp, yeni ve farklı bir düzene doğru götürdüğüdür. Post modernizm, o da eğer inandırıcı bir biçim içindeyse, bu tür bir geçisin farkında olunduğunu anlatabilir, ancak Varolcuğunu göstermez.’

Yukarıdaki kısa alıntıdan da anlaşıldığı gibi, Giddens’in postmoderniteye olan durusu oldukça çekincelidir. Başka bir ifadeyle belirtecek olursak, post modern olarak ifade edilen durumun, modernliğin kurumlarını asmış (geride bırakmış ) ve ondan tamamen kopuk olarak ortaya çıkan bir tarihselliğe tekabül ettiği inancında değildir. Ona göre içinde bulunduğumuz dönem geç modernlik koşullarıyla tanımlanabilir.(Giddens,1994)
Giddens’in düşüncesinde modernliğin kurumsal unsurlarından olan düşünürsellik, modernliğin kendisine üzerine eleştirel olarak düşünebilmesini ve bu sayede kendisini revize etmesini mümkün kılmaktadır. Düşünürsellik bir bakıma modernliği sabitlikten kurtarıp hareket veren bir enerji olarak düşünülmektedir. Modernliğin adeta kendi kendisini onaran bir programla (düşünürsellikle) kendisini koruduğu düşüncesine bizce ihtiyatlı yaklaşılmalıdır. Söyle ki; bu düşünceye bağlanılması, modernliğin dışında kalan alternatif paradigmaları kolayca dışlayabilmeyi veya her yeni durumun anlamlandırılışında yalnızca modern değerler dizisi içinden bakılmasını dayatabilecektir. Başka bir ifadeyle belirtecek olursak, ortaya çıkan her yeni fenomenin (durumun) ‘modernliğin bir sonucu’ olduğu yorumlanabilmesini meşrulaştırabilir.

Sonuç
Post modernizm, kelime kurgusu olarak modernizm sonrası gibi bir anlam taşısa da, bu doğru bir anlamlandırma biçimi değildir. Post modernizm, içerik olarak, modernliğe yönelttiği (özellikle yüksek modernliğe) eleştirilerden dolayı bir Anti-modern okumadır. Yani modernliğin eleştirisine dayandırılmadan ortaya konan özerk bir post modern teoriden bahsedilmesi güçtür. Bir düşüncenin eleştirilebilir birçok yönünün olması, onun tüm kurumlarıyla asıldığını iddia etmek için yeterli değildir. Nitekim Ashley’in de belirttiği gibi modernliğin tamamıyla asılıp geride bırakılması söz konusu değildir (Ashley,1991)Hattı zatında, post modernizmin modernliğin yerine konacak alternatif bir projesi yoktur. Olamaz da. Çünkü alternatif bir proje önermek demek, reddettiği bir tonalite yerine kendi tonalitesini koymak anlamına gelir. Sonuç olarak Post modernizm, modernizenin kötü resmini izleyicilere göstermekte basarîli olmuştur; ancak kendi adına nihilizmden fazla bir sunusu var gibi görünmemektedir.

Sınıf Çatışması ve Anlaşma

Perşembe, 26 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Sınıf Çatışması ve Anlaşma

Marx ile Tocqueville; Anlaşmaya karşı çatışma sorunlarının yüzeye çıktığı çağ, Fransız Devrimi’nin sonrasıydı. Devrimciler doğal olarak, daha çok, çatışmayı arttırmaya, tutucular da sosyal istikrarı korumaya bakıyorlardı. Fakat, çatışma ile anlaşmanın dengede olduğu ya da olabileceği koşullan çözümlemek için, uzun yıllar boyunca pek az kimse çaba gösterdi.

Siyasetin incelenmesinde çatışmayı ana sorun olarak görenlerin en ileri geleni Kari Marx’tı. Bu kitapta daha ilerideki çözümlemelerin belirteceği gibi, Marx’ın çatışmanın nedenleri üstüne bir çok verimli-sezgisi vardı. Öte yandan, Alexis de Tocgueville. demokrasinin çatışma ve anlaşma güçleri arasında bir dengeye dayandığı fikrinin ilk büyük temsilcisi olmuştu.

Marx’a göre, karmaşık bir toplumu ya (bastırılsa bile sürekli çatışma ya da anlaşma niteliklendirebilirdi; ama ikisinin bileşimi olmazdı. O. çatışma ile anlaşmayı, dengelendirilebilecek farklı yönelimler olmaktan çok, biri ötekini kapayan ayrı yollar olarak görüyordu. Marx, bir yanda anlaşma, uyum ve birleşmeyi komünist geleceğe bir dereceye kadar da. komünist geçmişe) doğru yansıttı; öte_yanda çatışma ve mutlaklılığı, eski ilkel komünizm ile gelecek başarılı proletarya, devrimi arasındaki devrenin büyük tarih olayı saydı.

Mara’ın geleceğin uyum halindeki toplumu kavramı ile sosyolojisi arasında anlamlı bir bağ vardır. Marxa’ın gelecekte umduğu siyaset sistemi, kurumsallaşmış demokrasi değil, anarşiydi. Bu, özellikle iş bölümünün kalkması demektir; çünkü Marx’a göre, ekonomik hayatta rollerin farklılaşmasına son vermek, toplumdaki çatışmanın ana .kaynağım kaldırır:

Hiç kimsenin ayrı bir etkinlik alanının olmayacağı, herkesin dilediği dala katılabileceği komünist toplumda, toplum genci üretimi düzenler ve avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak gerekmeden, islediğim gibi, sabah ava çıkmamı, öğleden sonra balık tutmamı, akşamüstü sığır bakmamı, yemekten sonra eleştirme yapmamı olanaklı kılar. Bu söz, Marx’ın yalnızca ütopik bir gelecek üstüne hayali değildir. Komünist toplumun temel koşullarından “birini anlatmakladır; çünkü, komünizm «insanın doğayla (ve) insanın insanla karşıtlığının gerçek çözümüdür…» Başkalıkların bütün sosyal kaynaklarının, hatta şehirle köy -farkının kaldırılmasıdır.

Anlaşma, sömüren bir sınıfın egemen olduğu tabakalanmış bir toplumda olanaksız olduğu için, Marx komünist toplumun öncesinde dayanışma kaynaklan bulunabileceğini kabul edemiyordu. Onun başlıca ilgisi, yarışma halindeki güçleri kuvvetlendiren, öğeleri çözümlemekti. Ama hiçbir zaman, sınıf kuvvetini arttırmak için bile olsa, bireyin çıkarlarını disipline eden psikolojik düzenleri gerçekten anlamaya çalışmadı. Gençken yazdığı ilgi çekici bir parçada, Marx bu sorunu Hegelci terimlerle ele almıştı:

Nasıl oluyor da, kişisel çıkarlar, kişinin kendisine rağmen, durmadan sınıf çıkarına dönüyor, bireylerin karşısında bağımsız bir varlık kazanan ortaklaşa çıkarlar oluyorlar; sonra bu bağımsızlıkla genel çıkar şekline girerek gerçek bireylere karşı duruyorlar ve içinde genel çıkarlar olarak tanımlandıkları bu karşıtlıkla, bilinç onları ideal, hatta dinsel, kutsal çıkarlar diye görebiliyor. Fakat Marx, bu soruyu yanıtlamaya hiç kalkmadı. Çünkü aslında, toplumun istikrar ve birliğini kolaylaştıran kurumlarla değerleri korumak gereğine karşı ilgi duymuyordu. Ona göre, sosyal sınırlamalar, sosyal açıdan gerekli görevleri yerine getirmekten çok, sınıf egemenliğini desteklemeye yararlar.

Marx’ın teorisi, komünizmde demokrasiye yer vermez. Bu teorinin biri olunca ötekinin olamayacağı iki toplum tipi vardır: çatışma toplumuyla uyum toplumu. Birinci tip, Marx’a göre, insan haysiyetine özünden karşıdır, dolayısıyla yok edilmelidir, ikincide ise, çatışmanın kaynakları kurutulmuş, dolayısıyla devlet gücüne karşı garantiler, kuvvetler ayrımı, yargı güvencesinin korunması, anayasa ya da «haklar belgesi» gibi demokratik kurumlara gerek kalmamıştır. Rus Devriminin tarihi, yalnızca varolmayan ideal tipleri -yani, tam uyum ve tam çatışma toplumlarını- ele alan bir teoriyi kullanmanın bazı kötü sonuçlarını ortaya koymuştur.

ilk bakışta, Tocqueville’ın teorisi de Marx’ınkine benzer; çünkü her ikisi de, sosyal birimlerin iç dayanışı ve bu birimler arasında çatışma gereği üstünde durmuşlardır (yalnız, Marx’ın birimleri sınıflar, Tocqueville’in birimleri ise mahalli topluluklarını gönüllü kuruluşlardı.) Fakat Tocqueville, Marx’ın tersine, sosyal birimlerin aynı zamanda siyasal ayrılma ve siyasal anlaşmayı sağlayabilen yanları üstünde durdu.

Beriki gibi, uyumlu toplumunu geleceğe yansıtmadı ve sosyal birleşme kaynaklarıyla ayrılma kaynaklarını zaman içinde bölmedi. Birbirlerinden bağımsız olarak işleyen, dolayısıyla aralarında zorunlu olarak bir gerilim bulunan birimler- diyelim, federal ve federe hükümetlerle Kongre ve Başkan -aynı zamanda birbirlerine dayanır ve siyasal partiler tarafından birbirlerine bağlanırlar. Hükümeti sınırlamaya yarayan özel dernekler, aynı zamanda halkı siyasete sokmanın en önemli kanalı olarak da işlerler. Kısacası, demokratik bir toplum için gerekli anlaşmayı yaratıp devam ettirmenin yolları vardır.

Tocqueville’in çoklukçu (pluralist) siyaset sisteminin bunca üstüne düşmesi, modern toplumdaki yönelimleri yorumlayış tarzından ileri gelmişti. Aşağı sınıfları siyasete sokan endüstrileşme, bürokratlaşma ve milliyetçilik hareketleri, aynı zamanda küçük otorite merkezlerini kaldırıyor ve bütün iktidarı devleşen devlette topluyordu. Tocqueville, karşı durmaya hiç bir grubun gücünün yetmeyeceği bir tek iktidar merkezinin -devletin- kalmasıyla, sosyal çatışmanın ortadan kalkacağından korkmuştu. Çatışmayı besleyen sosyal temeller yıkılınca siyaset yarışması olamayacaktı. Tocqueville kitle toplumunda anlaşmanın da tehlikeye gireceğinden endişe ediyordu. Siyasetçe anlamlı bir sosyal birimin üyeliğinden yoksun kalan, atomlaşmış birey, siyasete katılmak hatta sadece rejimi kabul etmek için yeterince ilgi duymayacaktı. Siyaset, yalnızca umutsuz değil, aynı zamanda anlamsız olacaktı. Tocqueville, bürokratlaşmış, endüstri toplumu yüzünden kitlelerin devlet karşı ilgisiz hale geldiklerine inanıyordu, oysa ilgisizlik anlaşmanın olmasını önleyen bir öğeydi.

Amerika’yı incelemesi Tocqueville’e, yeni devle baş edebilecek iki kurum gösterdi: mahallî idareler ve gönüllü dernekler. Bu kurumların bulunması, ona demokratik sistemin istikrarı için şart göründü. Mahallî idareler ve gönüllü dernekler, çeşitli fikirler yaymak ve üye gruplarında anlaşmalar yaratmakla, kuruluşlar arasında çatışmaya temel olurlar. Bunu yaparken de, merkezî iktidarı sınırlayıp onunla yarışacak bağımsız ve yeni güç merkezleri yaratır ve geleceğin muhalefet liderlerinin siyasal beceri kazanma yolunda yetişmesine yardım ederler.

Tocqueyille ile Marx’ın tutumları, sonunda pek farklı değerlendirmeler yapmalarına rağmen, çeşitli kurumların ne işe yaradıkları hakkında biri ötekine karşıt çözümlemelerin ortaya çıkmasına yol açmamıştır.

Marx’ın din «kitlelerin uyuşturucusu»dur yargısı, dinin birleştirici görevini tanıdığını anlatır. Tocqueville de, dinin «uyuşturuculuk» niteliğini kabul etmişti: «Din öyleyce, başka bir umut şekli sadece.» Marx’a göre, din aşağı tabakalar için bir aldanma kaynağı, onları hayattaki kaderlerine uydurmaya yarayan ve gerçek sınıf çıkarlarını görmekten alıkoyan bir düzendir. Tocqueville ise tersine, dinî inanç gereğinin siyasal özgürlükle doğru orantılı olarak çoğaldığım ileri sürmüştür. Bir toplumun siyaset kurumları ne kadar az diktatörce olur ve ne kadar az baskı

Yaparsa hem hükmedenleri hem de hükmedilenleri sınırlayacak bir kutsal inanç sistemi o kadar çok gerekli olur.

Alexis de Tocqeville
Versailles Mahkemesi yargıcı olan Tocgueville, 1831′de Birleşik Amerika’ya ceza sistemi Üzerinde inceleme yapmaya gidiyor. Bu arada Amerikan toplumunun politik hayatını da inceleyerek, 1835′de Amerikan Demokrasisi Üstüne adli eserle yurduna dönüyor. Bu kitabı hemen büyük bir ilgi ile karşılanıyor.

1840′da milletvekili oluyor ve mecliste liberalizmin savunucusu kesiliyor. 1848′de meclis kürsüsünden devrimin kopmak üzere olduğunu sezinleyip söylüyor.

Devrim patlak verince, 1849′da Kurucu Meclise giriyor. O sırada dışişleri bakanı oluyor. Louis Napolyon’a karşı-koyma hareketine karışınca hapse

anlıyor, sonra italya’ya ve Almanya’ya kaçıyor. Yurda döndüğü zaman Eski Rejim ve Devrim adlı kitabını yayınlıyor. Tocgueville, her şeyden önce coş

kun ve uyantk bir liberal olmuştur, özgürlüğün, bütün rejimlerde, hatta demokraside bile, uğrayabileceği tehlikeleri ortaya koymaya çalışmıştır bütün hayatınca.

Karl Makx
Martın öğretisi tarihte en büyük rol oynamış öğretilerdendir. Bu öğretinin temelleri materyalizm ve diyalektikadır. Başlıca düşüncesi sudur: Kapitalizm, gittikçe azalan ellerde toplandığı için, ister istemez Proletarya ile çatışacak ve ister istemez onun kurbanı olacaktır. Olaylar bu ana düşüncesini doğrulamaktan uzak kaldı ve Marttan sonra kapitalizm yaşamak ve kendi «çelişmelerini» aşmak için türlü yollar buldu. Bununla birlikte, Marksçılığın, son yüzyılın politik ve toplumsal olayları üstünde büyük bir etkisi oldu. Rus Devrimi, Marx adına yapıldı. Dünyanın komünist partileri hâlâ ona bağlanıyorlar. Birçok yeni düşünceler ondan yararlanıyor ve çağımızın politik düşüncesi ona karşı değilse bile, onun çevresinde gelişiyor ama, bugün dogmatizmin aşırılıkları ve zamanın kaypaklıkları dışında Marksist bir politikanın temellerini ve yollarını açıkça ortaya koymak hayli zor bir iştir.

Siyaset Bilimi Nedir

Perşembe, 26 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Siyaset Bilimi Nedir

“Siyaset” Arapça kökenli bir sözcük olup, at eğitimi anlamına gelmektedir.Bunun yanında aynı kavrama karşılık Batı’dan alınan “politika” sözcüğü Yunan kökenli bir sözcüktür. “Siyaset” sözcüğünün günümüzdeki anlamıyla siyaseti ülke, devlet, insan yönetimi biçiminde tanımlamak olanaklıdır.Siyaset bilimini bir bilim olarakta, siyasal otorite ile ilgili kurumların ve bu kurumların oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan davranışların bilimi olarak tanımlayabiliriz.

Siyaset Biliminin Doğuşu ve Gelişimi
Siyasal konulara eğilmiş ve bu alanda önemini günümüze kadar koruyan yapıtlar vermiş olan düşünürlere Eski Yunan’dan başlayarak rastlanır.Ama yakın zamanlara gelinceye kadar,siyaset konusuna ilişkin yapıtlar felsefi olmaktan öteye geçememiştir.

Siyaset biliminin gelişimi anlatılırken siyasal düşünce tarihi içindeki yeriyle birlikte bu konuyu açıklamaya çalışmak ayırdedilemez bir gerçektir.

Siyasal düşünce alanında felsefeden bilime doğru yönelişin Aristoteles(M.Ö. 384-322) ile başladığını söyleyebiliriz.Aristoteles’in, çağındaki Yunan kentlerinin anayasasını ve siyasal sistemlerini karşılaştırmalı olarak incelemesiyle ortaya çıkan “Politika” adlı kitap, siyaset biliminin belki en eski kurucu kaynağını oluşturmaktadır.

Aristoteles’ten uzun zaman sonra siyaset biliminin ikinci öncüsü görünümüyle ortaya çıkan kişi, Tunuslu bir islam düşünürü olan ibni Haldun’dur.(1332-1406)ibni Haldun devlet ve iktidar kavramlarını bilimsel bir yaklaşımla incelemiştir.Oysa aynı çağda yaşayan Batılı Hıristiyan düşünürleri, olaya dinsel bir açıdan bakmışlardır.

Siyaset bilimini doğuşunda rol oynayan üçüncü bir isim olarak da bir italyan düşünürü olan Machiavelli’yi görmekteyiz.(1469-1527)Amaca ulaşan her aracın meşru olduğunu söylemiştir.Aristoteles’in Politika’sı gibi, Machiavelli’nin Prens’i siyaset biliminin temel kaynakları arasına girmiştir.

Machiavelli bu eserinde devletlerin ya Cumhuriyetle ya da Prenslikler biçiminde yönetildiklerini söyler ve Prens adlı eserinin konusunun da prenslikleri incelemek olduğunu belirtir.(Siyasal Düşünceler ve Yönetimler, Göze, 1995, 103)

19. yüzyılla beraber,artık genel olarak toplumsal ve özel olarak da siasal düşüncenin bilimselleşmeye başladığı görülmüştür.Teknolojik atılımlar ve sanayileşme süreci, batılı toplumların yapısında hızlı değişmeler yaratmıştır.Kentler hızla kalabalıklaşmış, sanayi emekçilerinden oluşan yeni bir sınıf siyaset sahnesine girmeye başlamıştır.Siyaset bilimi de bu hızlı yapı değişiklerinin getirdiği sayıca ve önemce büyük sorunlara çözüm aranırken, bir kargaşa gibi görünen toplumsal olayların nedenleri ve aralarındaki bağlantılar araştırılıken doğmuştur.

Sosyolojinin kurucusu sayılan Auguste Comte(1798-1853), aynı zamanda siyaset biliminin de doğasına katkı yapan önemli mismler arasında yer alır.Sosyoloji zamanla sosyal bilimler arasında kendine yer etmesiyle sosyolojiden hareketle yeni bilim dalları oluşmuştur.Buradan hareketle toplum bilimleri içinde bir dal oluşturan siyaset bilimi de belirli bir uzmanlaşma süreci içine girerek “siyasal bilimler”e dönüşmüştür.

Siyaset bilimine katkı yapan kişilerden bir diğeri de Alexis De Tocqueville’dir.(1805-1859) Onun Amerika’da Demokrasi isimli yapıtı tam anlamıyla bilimsel sayılabilecek ilk ve önemli bir çalışmadır.Kitap,özellikle toplumsal ekonomik gelişmenin siyasal sistem üzerindeki etkisini ortaya koymak bakımından önem taşımakta ve birçok açıdan güncelliğini sürdürmektedir.(Siyaset Bilimi, Daver, 1968, 22-23)

Siyaset Biliminin Konusu
Siyaset Biliminin konusu üzerinde, bilim adamları arasında tam bir görüş birliğinden söz etmek zordur.Bazılarına göre konu yalnızca devletle sınırlıdır.Ama çoğunluk daha geniş bir kavram olan iktidardan hareket etmektedir.

Devlet, toplumların evriminde yönetimin kurumlaşması aşamasında ortaya çıkmıştır.Siyaset ise devletten önce de, devletin dışında da var olmuştur.Öte taraftan iktidar kavramı, otoriteyi de içerir.Otoritenin görüldüğü her yerde de “yöneten” ve “yönetilen” ayrımı bulunur.Toplumun en küçük birimlerinde, hatta ikili bireysel ilişkilerde bile otoriteye rastlayabiliriz.Bu açıklamaların sonucunda siyeset biliminin konusu olarak “devlet”i kabul etmek nasıl fazla dar bir çerçeveye sıkışmak demekse, iktidar anlayışına sığınmak da siyaset bilimini ilgisi olmayan alanlara itmek anlamına gelir.

iktidar kavramı, karar alma ve onu uygulama, uygun bulma gücünü içerir.Bu nedenle de düşünülebilecek tek iktidar bilimi siyasal iktidar değildir.Örneğin günümüzde bir ekonomik iktidardan söz edilebilir.Siyaset Bilimini ilgilendiren, siyasal iktidarın oluşumu, paylaşılması, işleyişi ve kullanılmasıdır; siyasal iktidarla ilgili süreçlerdir.”Ekonomik iktidar” başta olmak üzere diğer iktidar türleri ise, siyaset bilimini ancak bu çerçeveye etki yaptığı ölçüde ildilendirir.Örneğin aile içi iktidar siyaset biliminin konusunda yer almaz.Ancak, ne zaman ki aile içi iktidar, aileyi oluşturan bireylerin siyasal davranışlarına yansıdığı ölçüde, oy verme eğilimlerine etki yaptığı zaman siyasal bilimin konusu olur.(Siyaset Bilimi, Kışlalı,1999, 18)

Siyaset Biliminin Kapsamı
Siyaset biliminin kapsamı ve bölümlerinin saptanmasında, UNESCO’nun öncülüğü ile 1948′de yapılan bir çalışma genellikle hareket noktasını oluşturur.Bu tarihte Paris’te toplanan siyaset bilimciler, dörtlü bir sınıflandırmada birleşmişlerdir.

Ayrıca siyaset biliminin kapsamı, birçok bilim dalıyla yakın bir ilişki içinde bulunmasını zorunlu kılmaktadır.Tarih, hukuk, ekonomi, coğrafya, sosyoloji, psikploji, demografya, istatistik gibi.(Siyaset Bilimi, Kışlalı, 1999, 33; Siyaset Bilimi, Daver, 1968, 60-61)

Siyaset Bilimindeki Bazı Kavramlar

Devlet
Belli bir parçası üzerine yerleşmiş; bir insan topluluğuna dayanan ve topraklar üzerinde bulunan herşey üzerinde otoriteye sahip, siyasal bir örgütle donanmış sosyal bir organizasyondur.

Siyasal Kurum
Devlet, siyasi parti, siyasi dernek gibi kurumlar ve siaysal iktidar faaliyetleri ile ilgili kurumlardır.

Siyasal Sosyalleşme
Yetişkinlerin siyasal davranışlarının gerisinde yer alan ve çocukluktan itibaren grup, aile içinde öğretilen sosoyal değerleri kapsar.

Siyasal Elit
Elit terim olarak Türkçe karşılığı “seçkinler” anlamına gelir.Siyasal elit ise, yüksek iktidar sınıfı olarak tanımlanır.

Polifikasyon
Siyasal toplumları yaratan sürece polifikasyon yani siyasal sistemleştirme denir.

Kamuoyu
Bir konuyla ilgili olarak halkta beliren fikir ve kanaat, genel kanı.

Demokrasi
Yunanca’dan türemiş bir kelime olan demokrasi, basit anlamıyla halkın kendi kendini yönetmesi demektir.Demokrasi, batı toplumlarının sınıfsal yapılarındaki gelişmeler sonucunda ortaya çıkan bir yönetim anlayışı olarak, günümüzde bu gelişmeler sonucu, bazı temel ilkeler üzerine oturmuştur.Bir devletin demokratik olabilmesi için ;

Serbest seçim ve temsil ilkesinin,
Genel ve eşit oy ilkesinin,
Seçimler sonucu oluşan parlamentoda çoğunluğun yönetme hakkına saygı ilkesinin,
Azınlığın haklarının korunması ve çoğunluğun yetkilerinin sınırlanması ilkesinin,
Yasalar önünde eşitlik ilkesinin,
Kişinin devlete karşı temel hak ve hürriyetlerinin korunması ilkesinin; anayasal düzen içinde güvence altına alınmış ve uygulanıyor olması gerekir.(Anayasa Hukukunun Temel Kavramları, Yüzbaşıoğlu, 2000, 1476)

Siyasi Parti
Halkın desteğini elde etmek şartıyla siyasi iktidarı elde etmek veya paylaşmak amacını güden sürekli bir örgüte sahip siyasi kuruluşlardır.(Anayasa Hukuku, Hazır,1996, 118)

Siyasal Davranış
Çeşitli alternatifler arasında bir tercih yapmak, yeni karar vermek ve buna uyan eylemlere girişmektir.(Siyaset Bilimi, Kışlalı, 1999, 28)

Otorite
itaat edenler tarafından meşru görülen iktidardır.(Anayasa Hukuku, Hazır, 1996, 70)

Siyasi iktidar
Bir ülke veya toplumun bütünü üzerinde geçerli olan, maddi kuvvet ve zor kullanma gücüne sahip iktidardır.(Anayasa Hukuku, Hazır, 1996, 66)

Siyaset Biliminde Yöntem ve Teknikler
Siyaset bilimi, siyasal otorite ile ilgili kurumların ve bu kurumların oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan bilim olarak tanımlanabilir.Siyaset bilimi de diğer sosyal bilimler arasında yer alan bir sosyal bilim dalı olduğuna göre, onun da bir metodu olaylara, yaklaşım biçimi olmalıdır.işte tam bu noktada siyaset bilimi, biraz önceki tanımda ifade edilen kavramları açıklarken ve incelerken kendine has bir takım metodlara başvurmak durumundadır.Ancak toplum bilimlerinin en genç dallarından biri olması nedeniyle siyaset bilimi, diğer toplum bilimlerinde dahi yeni yeni kullanılmaya başlanmış bir takım teknikleri, kendine has yeni teknikler haline getirememiştir.

XX. yüzyılda siyaset bilimi, olması gerekenle uğraşmayı bırakıp, gerçekte olanı kendine konu almıştır.Ancak değer yargılarını tamamıyla kapsam dışı bırakmayıp, bir olguymuş gibi değer yargılarını incelemekte fakat bu yargıların değerlendirmesine girmemektedir.

Siyasal bilim araştırmacısı en genel ifade ile gözlediği gerçekleri toplar, sınıflandırır ve bir analize sokar.Kütüphane çalışmaları ve istatistik verilerin incelenmesi yoluyla çalışmalarına yön verir.Çalışmalarında saha çalışmalarına da yer vererek, bu bağlamda genel olarak gözlem yöntemini kullanır.(Siyaset Bilimi, Çam, 1975, 21)

Sosyal bilimcinin, buna koşut olarak siyaset bilimcinin, karşısına bir takım metodolojik engeller çıkmaktadır.Bunlardan biri deney güçlüğüdür.Bilindiği üzere, sosyal bilimlerde sosyal olayları deneye tabi tutmak oldukça güçtür.Ancak bazı sosyal bilimlerde ve bu rarada siyaset biliminde belli ölçüde bazı deneylere girişilebilir.Ancak burada bahsi geçen deney, laboratuvardaki deneylerden çok farklıdır.Çünkü burada sosyal içerikli olgu ve olaylar gündemdedir.Örneğin Kabine Sistemi ile Başkanlık Sistemi karşılaştırılabilir; yahut aynı memlekette zaman içinde tek meclis sistemi ile çift meclis sistemi, bunların fayda ve sakıncaları incelenebilir.(Siyaset Bilimi, Daver, 1968, 47)

Siyaset bilimi, hemen hemen tüm bilimlerde kullanılan tümdengelim ve tümevarım metodlarını da kullanmaktadır.Tümevarımda gerçekler toplanarak bir takım genellemelere gidilir.Tümdengelimde ise, önce genellleme yapılıp, sonra olaylara inilir.Tümdengelime siyaset biliminde özellikle teorik konularda rastlanır.

Yapılan bu açıklamalardan sonra şimdi de bu konuda kendine has bir takım özellikleri olan birkaç yöntemden bahsedelim.

Bunlardan ilki, Makro ve Mikro analizdir.Bilindiği gibi siyasal sistemle birey arasında devamlı ve karşılıklı bir ilişkiler örgüsü vardır.Siyasal sistemi birey davranışlarıyla etkilediği gibi bireyler de,tutum ve davranışlarıyla, siyasal sistemi etkiler.Bu karşılıklı etki iki analiz metoduyla ortaya çıkarılabilir:Makro ve Mikro Analiz.Sosyal bilimlerde makro, millet, devlet gibi büyük birimleri; mikro da ufak birimleri – özellikle bireyleri – gösteren terimdir.Bu bağlamda, bir siyasal parti sisteminin ya da seçim sisteminin siyasal rejim istikrarına ne yönde etkide bulunduğunu araştırmak bir makro analiz konusudur.Buna karşılık bireylerin politika ile niçin uğraştıkları ve neşekilde ilgilendikleri sorusuna cevap aramak, bir mikro analiz çalışması yapmak demektir.

ikinci yöntem Ampirik çalışmalardır.Bir kısım siyaset bilimciler çalışmalarında ampirik araçalarla hareket etmekte ve daha çok tümevarım yolundan giderek, topladıkları bilgiyi ve yaptıkları gözlemleri sistemleştirmekte, bir takım sonuçlara varmaktadır.Özellikle seçmen davranışı, oy verme gibi siyasal davranış konularındaki çalışmalar böyledir.

Diğer bir yöntem, problem çözmedir.Siyasal bilimdeki araştırmaların çoğu bugün problem çözmeye yönelmiştir.Problem çözmeye bir takım önermelerle başlanabilir; fakat burada önemli olan, bir takım genel prensiplare, kanunlara ulaşmaktan çok, belli somut problemleri çözmektir.Örneğin az gelişmiş ülkelerde demokrasinin işlememesi problemini ele alan siyasal bilimci bu olayın nedenlerini araştırır ve böyle ülkelere uyabilecek bir siyasal rejimin şemasını çizmeye çalışır.

Son olarak ifade edilmesi gereken bir yöntem de, Kurumsal Tasvir, Tanımlama ve Analiz-Teori kuramıdır.Siysal bilimcilerin çoğu bugün kurumsal tasvir, tanımlama ve çözümleme metodunu kullanmaktadır.Örneğin” bir yasama organının, bir mahkemenin yapısı, kuruluşu nedir?Bunlar nsaıl çalışır?” tarzındaki sorulara cevap ararlar.Daha çok bir takım bilgiler toplanılarak, genel prensipler halinde ifadeye çalışmadan, yahut sebep-sonuç ilişkisini aramadan çalışmak kurumsal tanımlama ve analiz metodudur.(Siyaset Bilimi, Daver, 1968,49-50) Tam bu noktada siyasal alanda sebep-sonuç ilişkisine dair birşeyler söylenebilir.Şöyle ki, siysal olayların çok ve karmaşık nedenlere sahip oluşu, neden-sonuç ilişkisinin açıkça ortaya konmasını engellemekte, en azından çok zorlaştırmaktadır.Bunula beraber, siyasal bilimci, gözlemlediği olaylardan bir neden-sonuç ilişkisi sezmeye çalışır.Bir varsayım geliştirir.Çoğunlukla tarihe başvurarak, varsayımını doğrulayacak örnekler göstermeye çalışır.(Siyaset Bilimi, Kışlalı, 1999, 20-21)

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; siyaset bilimi diğer toplum bilimlerinden yöntem ve teknik açısından pek farklı değildir.Siyaset bilimde kullanılan araçların çoğu diğer bilimlerce bulunmuş, siyaset bilimci de bunların kullanımını geliştirmiştir.(Siyaset Bilimi, Çam, 1975, 22)

Siyaset Bilimi ve Diğer Bilimler

Din ve Siyaset ilişkisi
Başta devlet olmak üzere siyasal kurumların ve siyasal düşüncelerin dinin, din kurallarının, teolojik ve metafizik ilkerin etkisinden kurtulup bağımsız hale gelmesi uzuzn bir sosyal ve tarihi geşilmenin sonucudur.

Avrupa’da ve diğer ülkelerde din, zuzn yüzyıllar süren bir devirde toplumu ve devleti düzenleyen başlıca kuvvetlerden biri olmuştur.Toplumların gelişmesinde, devletlerin organlaşmasında, kültürlerin oluşmasında dinin etkisi görülmüştür.

Dinler, içlerinden çıktıkları ortam değiştikten sonra da etkilerini belirli ölçülerde sürdürürler.Bu etkinin siysal yaşamda genellikle tutucu yönde yansıdığı söylenebilir.

Ahlak ve Siyaset
Siyasette araç ve amaç ilişkisi:Bir araç olarak, siyasal iktidar her hangi bir amacın gerçekleştirilmesi için kullanılabilir.Bazı araçlar etik yönden nötrdürler.Bunların ahlaki değeri sadece hizmet ettikleri amaca bağlıdır.

Siysal iktidarın özünde bir kötülük olduğu, siyasal iktidara sahip olanların, bunu, başkalarını boyunduruk altına almak, kişisel ve zümresel yarar sağlamak için kullandığı öne sürülmektedir.Özellikle kutsal kitaplar ve din adamları bu temayı işlemektedirler.Fakat düşünülen ideal toplumları gerçekleştirmek için yine de iktidar aracına ihtiyaç vardır.Siysal iktidarsız bir toplum düzeni düşünülemez.

Siyaset ve Bilim
Bilim halinde siyaset:Bilim halinde siyasetten sık sık sözedilmiştir.Hatta Eflatun gibi bazı düşünürler siyasetin bilginler tarafından yapılması halinde toplum için yaralı sonuçlar doğuracağını ilrei sürmüştür.Siyasette bilgi başarı için çok önemli bir faktördür; fakat yeterli değildir.Siyasette başarılı oldukları kabul edilen Bismarck ve Atatürk gibi bazı şahsiyetler büyük bir siyasal bilimci olmamaları yanında, çok tanınmış düşünürler ve yazarlar da değillerdir.Fakat bütün büyük devlet adamları, usta politikacılar bilimin önemini hiçbir zaman inkar etmemişlerdir.

Sosyal Devlet Nedir

Perşembe, 26 Şubat 2009

yararlibilgiler.net

Sosyal Devlet Nedir

Giriş
Klasik liberal demokrasinin ekonomik ve siyasal temellerinin değiştirmeden sosyal güvenliğin sağlanması,işsizliğin önlenmesi,emeğiyle yaşayanların korunması ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesi yoluyla sosyal eşitsizlikleri giderme işlevini yüklenen devlet sistemine denir. Kapitalizmin yarattığı sosyal dengesizlik ve bunalımlara karşı emekçi sınıflardan gelen güçlü tepkinin ürünü olarak 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Bütün bunlar devletin sosyal ve ekonomik yaşama müdahale etmesini zorunlu kılar. Sosyal devlet kavramının gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkelerdeki anlamları arasında önemli bir fark vardır. Gelişmiş ülkelerde sosyal devletten beklenen,kapitalizmin iç ve dış kaynakları kullanarak yarattığı zenginlikleri biraz daha adaletli biçimde yeniden paylaştırması,emekçilerin ve sosyal bakımdan zayıf sınıfların tepkilerinin yumuşatılması ve böylece temel düzenin korunması işlevini de görür. Az gelişmiş ülkelerde ise,sosyal devlet bu klasik ödevinin yanında,ulusal zenginliklerin yaratılması için kalkınmasını sağlamak gibi yapıcı ve dinamik bir işlevi de yüklenmiştir.

Sosyal devlet,yurttaşlarının manevi ve fikri gelişme koşullarını da hazırlamakla görevlidir. Bunun için devlet yurttaşların eğitim ve öğretim ihtiyaçlarına cevap vermekle yükümlüdür.

Sosyal Devlet kavramı çağdaş devlet anlayışını dile getiren yeni bir kavramdır. Aslında Sosyal Devlet müessesinin doğuşu ile birlikte,devletin görev ve sorumluluklarının arttığı ve giderek daha çok fonksiyon yüklendiği diğer bir ifade ile cemiyet hayatında aktif bir rol oynamaya başladığı görülmektedir. Bu bakımdan günümüzün Sosyal Devleti Montesquieu’nun “Kanunların Ruhu”adlı tanınmış eserinde tasvir ettiği jandarma ve gece bekçisi devlet tipinden tamamiyle ayrılmakta,olayları sadece seyretmekle kalmamakta,bizzat olayları düzenleyici,cemiyete yeni şekiller verici önemli roller üstlenmektedir. Bu bakımdan modern devlet,seyirci devlet olmaktan,yani tribünlerden maç seyreden bir seyirci durumundan çıkmış,oyuna katılan,plüralist devlet ve cemiyet hayatında diğer organize gruplarla birlikte sahaya inerek oyuna karışan oyuncu devlet şeklini almıştır.

Gerçekten günümüzün devleti sosyal bünyede meydana gelen tahribatın giderilmesi ve sosyal tezatların ortadan kaldırılması amacıyla diğer demokratik kuruluşlarla birlikte sorumluluk taşıyan ve topluma yeni şekiller verme gücüne sahip bulunan bir devlet tipidir. Aslında mesele tarihi bakımından ele alındığı takdirde,18.yy’ın sonlarında ve özellikle 19.yy’da sanayi toplumlarında baş gösteren sosyal zararları ortadan kaldırma ve içtimai tezatları hafifletme fonksiyonlarına sahip devlet,Sosyal Devlet olarak isimlendirilmektedir.

Bundan da anlaşılacağı gibi,sosyal devletin esas ve ana fonksiyonunu zamanında ve derinliğine yapılacak sosyal reformlara dayanmak suretiyle sosyal ihtilalleri önleme teşkil etmektedir.

Diğer taraftan sosyal devlet ile sosyalist devlet arasında da çok dikkate değer farklar vardır. Şöyle ki,söylediğimiz gibi Sosyal Devlet aslında sosyal sınıflar,standlar ve gruplar arasındaki tezatları barışçı yollar ve usullerle dengeye getirmekte ve sosyal krizleri sosyalleştirme tedbirlerine hiçbir zaman başvurmaksızın,yani özel mülkiyetin elinde bulunan,yani özel mülkiyetin elinde bulunan modern-mekanik üretim araçlarını toplumun mülkiyetine almayı düşünmeksizin giderme amacını gütmekte ve hatta bu tür devlet,özel mülkiyet müesseslerinin devamına,serpilip gelişmesine bilhassa dikkat etmekte,özen göstermektedir .

Bu itibarla,Sosyal Devleti,sosyal görev ve sorumluluklar üstlenmiş,halkına insan şeref ve haysiyetine yaraşır maddi,medeni ve kültürel ihtiyaçları içeren asgari refah şartları sağlamayı hedef almış,sosyal güvenlik müesseselerini kurmuş çağdaş bir devlet anlayışı şeklinde tanımlamak mümkündür. Aslında Sosyal Devlet anlayışına göre,milli seviyede tespit edilecek bir asgari geçinme haddini toplumun bütün fertlerine adil şekilde uygulamak suretiyle,hayat ve geçinme standardının yükseltilmesi prensibi esas alınmalıdır.

Öte yandan Sosyal Devleti, sosyal adaleti sağlamak hususunda önlemler alan ve sosyal haklar bakımdan eşitlik ilkesini toplumun tüm fertlerine teşmil edecek uygulamalara girişen aktif bir uygulamalar ve müdahaleler devleti olarak da görebiliriz. Bu bakımdan Sosyal Devlet takip edeceği vergi ve ücret politikaları ile adil bir gelir dağılımının gerçekleşmesi görevini üstlenen,korunmaya muhtaç grup ve sınıfları gözeten,sosyal güvenlik uygulamaları ve istihdam politikalarına yön veren,eğitim,sağlık,mesken gibi toplumun asgari ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik politikaları uygulayan ve çalışma hayatını düzenleyici tedbirler alan çağdaş bir devlet anlayışı olarak tanımlanabilir.

Aslında sosyal Devlet ekonomik sistemler içinde kapitalist ekonomi düzeni içinde yer almaktadır. Özel mülkiyeti ve bireylerin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ilkesini koruyan,bireylere çalışma özgürlüğü,dilediği iş ve mesleği seçme özgürlüğü veren be özel teşebbüsün varlığını yasal güvence altına alan bir devlet şeklidir. Sosyal Devlette kamu işletmeleri kurup işleten devlet,özel teşebbüsü denetim ve gözetim altında tutmaktadır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkı kamu yararına aykırı olarak kullanılamaz ve devlet gelir dağılımını müspet yönde etkileyici,kişilerin mülkiyet hakkını himaye edici tedbirler alır .

Sosyal Devlet 19.yy’ın ilk yarısında sanayi devriminin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkmış,19.yy boyunca güçlenmeye devam etmiştir. II.Dünya savaşından sonraki Alman ve italyan Anayasalarında da siyasi ve şekilci klasik demokrasiyi tamamlayan ve zenginleştiren temel bir ilke olarak yer almıştır . 1961 Anayasamız da bu ilkeye Türkiye Cumhuriyetinin temel nitelikleri arasında baş yeri vermiş ve onu gerçekleştirecek birçok hükümler koymuştur.

Sosyal Devlet düşüncesinin doğuşunu,sanayileşmenin 19.yüzyıldan bu yana ekonomik ve dolayısıyla da bütün sosyal hayatta yarattığı değişikliklerde aramak gerekir.

Farklı gelir düzeylerine sahip tabakaların yanyana yaşamaları sosyal tezatları en açık şekilde ortaya çıkarmış ve bunun sonucu olarak da sosyal bünyede çeşitli huzursuzluklar ve gerginlikler meydana gelmiştir.

Bunun sonucu olarak da toplumu meydana getiren sınıflar arsındaki huzursuzluk ve gerginlikleri gidermek ve dengeyi sosyal reformlarla sağlamak ihtiyacı sonucu “Sosyal Devlet” doğmuştur. Sosyal Devlet anlayışı,devletin olayların seyrine müdahalesi esasına dayanır.

Sosyal Devletten Sosyal Hukuk Devletine
Sosyal Hukuk Devleti,bir hukuk devletinin yapısı içindeki devlet şeklidir. Diğer bir deyişle,demokratik prensiplerin arızasız ve noksansız tarzda işlediği,fertlerin şahıs haklarının,toplantı,dernek ve sendika kurma,seçme ve seçilme,yani genel oy hakkının,basın hürriyetinin,mesken masuniyetinin ve seyahat hürriyetinin var olduğu,bir kelime ile plüralist devlet ve cemiyet düzeninin yerleşmiş bulunduğu devlet şeklidir. Sosyal devlet bu refah devleti tipine bağlı olarak mütaala edilmelidir.

Devletin ekonomik ve sosyal alanlara müdahalesinin kabul edilmediği liberal devlet anlayışından bugüne değin devletin değişen,artan ve çeşitlenen görev ve sorumlulukları onu sadece siyasi düzenin bekçisi olma hüviyetinden çıkartmış,koruyucu,planlayıcı ve düzenleyici fonksiyonlar üstlenmesine yol açmıştır. Nitekim günümüzün devlet bütçelerinde sosyal hizmetler için ayrılan fonlar düzen ve asayişi sağlayıcı,düzenleyici hizmetlere ayrılan fonları aşmış bulunmaktadır .

Örneğin ABD’’de sosyal refah harcamaları 1965’de toplam devlet harcamalarının % 42.4’ünü,1970’de % 47.9’unu ve 1972’de %52.9’unu teşkil etmiştir .

Federal Almanya’da ise eğitim,sağlık,mesken ve sosyal hizmet harcamalarının toplam tüketim harcamalarına oranı 1960’da % 76.5,1970’de % 81.8,1975’de ise % 85.2’dir

Ayrıca çağdaş devlet anlayışı,vatandaşlarına sunduğu hizmetleri kantite olarak arttırmakla kalmayıp,kalite olarak da geliştirip,çeşitlendirmektedir.

Bunların yanı sıra devlet istihdam şartlarını tanzim edici,gelir dağılımında adaleti sağlayıcı tedbirlerle ekonomik ve sosyal planlama gibi çok çeşitli fonksiyonları da üstlenmiş bulunmaktadır.

Devlet anlayışındaki değişimi tarihi perspektif içinde inceledikten sonra,liberal görüşü benimseyen tüm ülkelerin değişen ve gelişen devlet sorumluluklarından ne denli etkilenerek bu yönde tedbirler almak zorunluluğunu duydukları açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira sosyal görev ve sorumluluklar üstlenmiş siyasi iktidarlarca yönetilen ülkelerde devletin vatandaşlarına sunduğu hizmetler toplumda devlete olan güveni arttırmakta,siyasi gerginliklerin azalmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu itibarla,gerek toplumun talep ve baskısının,gerek devlet yöneticilerinin huzur ve güven arayışının bir sonucu olarak devlet himayeci,koruyucu bir sosyal görev ve sorumluluklar devleti hüviyetine bürünmüş olmaktadır. Çağımızın devlet anlayışındaki değişimin sebep ve hikmeti budur.

Türkiyede Sosyal Devlet ilkesinin Doğuşu ve Gelişimi

Cumhuriyet Öncesi Dönem
Türkiye’de devletin sosyal hayata müdahalesinin Cumhuriyet dönemi ile başlatmak bazı eksiklikler doğuracağından,Cumhuriyet öncesi dönemdeki sosyal nitelikli önlemlere ve bu mahiyetteki kanunlara kısaca değinmek uygun görülmüştür.

Küçük sınıfların zayıflaması,bunların mesleki organizasyonları olan Loncaları da etkilemiş ve 19.yüzyılın ortalarına doğru Türk sanayiinin modern esaslar dairesinde gelişebilmesi için siyasi ve ekonomik şartların uygun olmadığı bir dönemde Mecelle ile ortadan kaldırılmaları ile sonuçlanmıştır. 1860’da kabul edilen Mecelle,çalışma ilişkilerini düzenleyici ilk yasa niteliğine sahip olmak bakımından önemlidir. Bu dönemde çalışma hayatı ile ilgili çeşitli mesleklere uygulanmak üzere bazı yasalar ve tüzükler çıkarılmasına rağmen,hepsinde de iş ilişkilerinin düzenlenmesinde Mecelle’de olduğu bireyci görüş egemen olmuştur .

1869 yılında çıkarılan “Maadin Nizamnamesi”ile maden ocaklarında çalışanların sağlık ve güvenliği ile ilgili önlemler getirildiği görülmektedir . Bu nizamnameyi sosyal güvenlik alanındaki ilk devlet müdahalesi olarak kabul etmek mümkündür .

I. Meşrutiyet ve bunu izleyen dönemde sınırlı ve dolaylı bazı yasalaştırma girişimleri yapılmış olmakla birlikte,II.Meşrutiyet dönemine kadar maden işçilerini korumaya yönelik faaliyetler dışında bir devlet müdahalesine rastlanılmamaktadır. Meşrutiyetin ilanından sonra Fransız Devrimi ile gelen siyasi akımlar,zaman zaman sosyal hareketlerle de birleşerek bu devrin işçi hareketini oluşturmuştur .

II.Meşrutiyetin ilanı ile ortaya çıkan nispi özgürlük havası içinde,siyasi faktörlerin etkinliği daha fazla artmış ve işçi faaliyetleri hızla artmış,dernek kurma grev hakkı ve hatta 1909’da çıkarılan Cemiyetler Kanunu ile sendika kurma hakları kazanılmıştır.

imparatorluk döneminde asker ve memurlarla sınırlı bazı işyerlerinde çalışanların belirli risklere karşı korunması amacıyla resmi ve özel yardımlaşma sandıkları kurulmuştur. Bunlardan 1909 yılında kurulan “Tersane-i Amireye Mensup işçi Vesairenin Tekaüdiyeleri Hakkında Nizamname”isimli tüzükle kurulmuş olan sandık,işçileri yaşlılık ve malullükten ötür uğrayacakları gelir kayıplarına karşı koruyacak ilk sosyal güvenlik kurumunu teşkil etmektedir .

Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyetin ilanından önceki dönemde Ankara hükümeti özellikle çalışma koşullarını içeren bazı yasa düzenleme çalışmalarında bulunmuştur. Ülkede çalışan tüm işçileri kapsayacak ve onların çalışma şartlarını düzenleyecek bir yasanın çıkarılması yerine,her iş alanı ve bölgesi için o bölgenin şartlarını içeren ayrı yasalar hazırlanması yoluna gidilmiştir. Bu çalışmaların bir sonucu olarak da 28.4.1921’de 114 sayılı “Zonguldak ve Ereğli Havza-i Fahmiyesinde Mevcut Kömür Tozlarının Amele Menafii Umumiyesine olarak Füruhtuna Dair Kanun” ile 10.9.1921’de 151 sayılı “Ereğli Havza-i Fahmiye Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun”çıkarılmıştır . Bu kanun Türkiye’de asgari ücretlerin ilk defa tespit edilmesini sağlamış olmak bakımından önem taşır . Bu kanun uygulama alanı ve işçilere tanıdığı haklar bakımından sınırlı olmakla birlikte,çıkarıldığı devir için sosyal devlet ilkesi bakımından büyük bir anlam taşımıştır .

Gerçekten de bu kanunla işverenler hastalanan,kazaya uğrayan işçilere ücretsiz olarak sağlık yardımları yapmaya,bunu sağlamak için maden yakınında hastahane açmaya ve doktor bulundurmaya mecbur tutulmuşlardır. Bütün bunlar,bugünkü Sosyal Sigortalar uygulamasının Türkiye’deki başlangıcı olarak nitelendirilebilir .

Yukarıda söz konusu edilen bölgesel nitelikteki kanunların yanı sıra,geniş kapsamlı bir “iş Kanunu” çıkarılması girişimlerine 1921yılında başlanılmıştır .

Cumhuriyetin ilanından sonra en önemli olay 1923 yılında izmir’de toplanan Türkiye iktisat Kongresi olmuştur. Ülkenin ekonomik kalkınma çabasının en önemli adımlarından biri olarak nitelendirilen bu kongre,M. Kemal Atatürk’ünde ifade ettiği gibi “Yeni Türk Devletinin temellerinin süngüler üzerinde değil ekonominin üzerinde kurulacağının” ilk ciddi girişimi sayılabilir. Türkiye iktisat Kongresi ülkenin ekonomik politikasını tayin amacıyla faaliyete girişmiş ve sanayileşmeyi teşvik edecek,kredi imkanları sağlayacak,gerekli vasıflı eleman eğitimine imkan verecek ve ulaşım sorunlarını hafifletecek bazı tavsiyeler geliştirmiştir. Hükümet bu kararların ışığında faaliyetlerini yoğunlaştırmış ve Kongrede alınan kararlar 1923-1933 döneminde Türkiye’ye liberal bir politikanın hakim sağlamıştır .

Cumhuriyetin ilanından sonra yeni Türkiye Devleti’nin ilk Anayasası olan 1924 Anayasası devletin sosyal görevleri konusunda oldukça sınırlı hükümler içerir. Yeni Türk Devletinde milletin refah seviyesini yükseltmek ve yurdu imar etmek düşüncesi, iktisat ve imar sahasında ferdi teşebbüslerin mahdut faaliyeti yerine devletin şumüllü ve üstün kudretinden istifade etmek lüzumunu meydana koymuştur .

1924 Anayasasının kabulünden sonra devletin sosyal hayata müdahaleleri artmış,nitekim hemen sonrasında,”Tafta Tatili Kanunu” kabul edilmiştir. 1926 yılında kabul edilen Borçlar Hukuku kanununda,sosyal güvenlikle ilgili önemli hükümler kabul edilmiştir.

Öte yandan,6 Mayıs 1930 da çıkarılan “Umumi Hıfzısıhha Kanunu” da çalışanları koruyucu nitelikteki yasalar arasında yer almaktadır. Bu kanun çalışma şartlarına ilişkin ilk müdahaleleri belirlemek bakımından önemlidir. Çalışma yaşı,çalışma saatleri,kadınların çalışma şartlarına ilişkin hükümler bu kanunla kesinlik kazanmış bulunmaktadır.

Türkiye 1932 yılında Milletlerarası Çalışma Teşkilatına üye olmuş ve dolayısıyla bu kuruluşun statüsünü kabul etmiştir. Statü hükümlerine göre,Türkiye bir iş Kanunu hazırlamakla yükümlü tutulmuş ve bu yükümlülüğü yerine getirmek üzere yeni bir iş Kanunu tasarısı hazırlamıştır. Bu tasarı 3008 sayı ile 1936 yılında kabul edilip bir yıl sonra yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın en bariz özelliği,kabul edildiği dönemde egemen olan devlet müdahalesi görüşü ile çalışma koşullarının her şeyden önce toplum yararına uygun düzenlenmesi ilkelerine sadık kalmış olmasıdır.

1936 tarihli iş Kanunu eksikliklerine ve uygulamadaki aksaklılara rağmen çalışma hayatını düzenleyici mahiyetteki ilk ciddi girişim olmak özelliğine sahiptir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra da müdahaleler devam etmiştir.Çalışma Bakanlığının kurulması,iş ve işçi Bulma Kurumunun kurulması,1947 yılında kabul edilen Sendikalar Kanunu ve buna bağlı olarak grev hakkının tanınması ve bu mahiyette birçok kanun bu dönemde kabul edilen önemli kanunlardır.

Cumhuriyetten 1960’lara kadar gelişen devlet müdahalelerinin ve devletin artan görev ve sorumluluklarının 1961 Anayasası ile başlatılan Sosyal Devlet uygulaması için uygun bir zemin hazırladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

1961 Anayasası
Türkiye’de Sosyal Devlet anlayışının genişliğine derinliğine yerleşmeye başlaması 1961 Anayasasına bağlanabilir. Nitekim 9.7.1961 tarihli Anayasamızın Genel Esaslar kısmının 2. maddesi Cumhuriyetin Nitelikleri başlığı altında “Türkiye Cumhuriyeti,insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,milli,demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” ibaresiyle Sosyal Devlet anlayışının kabulünü açıkça dile getirmektedir. Anayasanın başlangıç kısmında,insan hak ve hürriyetlerini,milli dayanışmayı,sosyal adaleti,ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletinin bütün hukuki ve sosyal temelleriyle kurulmasında,yine Anayasada yer almış bulunan sosyal prensiplerin rol oynadığı ifade edilmektedir.

Anayasanın tüm ilkeleri sosyal devlet prensibini destekler niteliktedir. Böylece 1961 Anayasası yukarıda da ifade edildiği gibi Türkiye’de ilk defa Sosyal Hukuk rejimini kurmuş bir Anayasa olarak kabul edilebilir.

Anayasada kabul edilmiş bulunan sosyal devlet anlayışı 41. maddede açıklanmakta ve sosyal devlet olmanın yükümlülükleri şöyle ifade edilmektedir. “iktisadi ve sosyal hayat,adalete,tam çalışma esasına ve herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir. iktisadi,sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek,bu maksatla,milli tasarrufu artırmak,yatırımları toplum yararının gerektirdiği önceliklere yöneltmek ve kalkınma planlarını yapmak devletin ödevidir.”

Bu hüküm ile sosyal devletin görevleri belirlenmekte ve bu yolda izleyeceği ekonomik,sosyal ve kültürel amaçlı politikaları saptamanın bir devlet görevi olduğu ifade edilmektedir.

1924 Anayasasının kapsamına alınmamış olup,yasalarla düzenlenen çalışma şartları,sosyal güvenlik,sendika kurma,toplu sözleşme ve grev ile ilgili hükümler 1961 Anayasası metninde yer almış bulunmaktadır. 1961 Anayasasının işçi-işveren ilişkileri bakımından getirdiği en önemli hüküm,şüphesiz ki grev ve toplu sözleşme hakkının tanınmasıdır.

Sosyal devletin en başta gelen görevlerinden biri de sosyal güvenliktir. Anayasasının 48. maddesi ise sosyal güvenlik hakkına ayrılmış olup,”bu hakkı sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilatı kurmak ve kurdurma”’nın devletin ödevlerinden olduğunu açıklamaktadır.

Anayasada yer alan sosyal devlet esprisinin ışığı altında faaliyete geçen yasama ve yürütme organları gerek çalışma hayatının düzenlenmesi,gerek devletin diğer sosyal görevleri konusunda çeşitli önlemler geliştirmişlerdir. Bunlar arasında 275 sayılı “Toplu iş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu” ve 274 sayılı “Sendikalar Kanunu” sosyal devlet açısından önemli yasalardır.

Böylece devlet,1961 Anayasasında kabul edilen sosyal devlet prensibini çıkarttığı kanunlarla destekleyerek devletin sosyal alandaki düzenleyici,denetleyici gücü ortaya konulmuştur.

1961 Anayasası ile devlet,ekonomik ve sosyal hayatı düzenlemek üzere sosyal devlet anlayışına da uygun olarak kalkınma planları yapmaya başlamıştır. Kalkınma planları aracılığı ile Sosyal Devlet bu anlayışın gerektirdiği hedefler doğrultusunda ülkenin sosyal ekonomik ve kültürel politikasını düzenleyici,bu konularda yol gösterici ve bizzat devlet yürütme organlarınca da bu politikaların uygulayıcısı olarak ekonomik ve sosyal hayata müdahalelerini arttırmıştır.

Kalkınma planlarının sosyal devlet esprisine sadık kalınarak hazırlandığı bilinmektedir. Nitekim planlar sosyal devlet esprisinin ışığı altında incelendiğinde,”başta sosyal gelişme hedefi olmak üzere,sosyal barış,sosyal denge ve sosyal bütünleşme hedeflerine tüm planlarda sadık kalındığı görülecektir .”

Bu planlarda ele alınan başlıca konular şu başlıklar altında toplanabilir:

istihdam Politikası
Eğitim Politikası
işçi-işveren ilişkileri ve Ücret
Sosyal Güvenlik Politikası

Planlı dönemde ana hatlarıyla özetlenmeye çalışılan devlet politikaları,sosyal devlet ilkesinin ışığı altında devletin,sosyal hayata politikalar tespiti yolu ile yaptığı müdahaleleri göstermektedir. Bu müdahalelerin sonuçları itibariyle başarılı olup olmadıklarının tartışması konumuz dışında kalmaktadır. Burada izah edilmeye çalışılan,devletin planlı dönemde sosyal
hayata giderek artan müdahaleleri ve devletin sosyal alanda üstlendiği görev ve sorumluluklarındaki gelişimdir. Devlet imkanlarının sınırlı olması pek çok alanda planlanan hedeflere ulaşılamaması sonucu doğurmuştur.

1982 Anayasası
1982 Anayasasının 2. maddesi “demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devleti” ibaresine yer vermektedir. Anayasasının devletin temel amaç ve görevlerini belirleyen 5. maddesinde ise “kişilerin ve toplumun refah,huzur ve mutluluğunu sağlamaya,kişinin temel hak ve hürriyetlerini,sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde sınırlayan siyasal,ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya,insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya” devletin temel görevleri arasında yer verilmiştir.

Gerçek şu ki,Türkiye’nin sosyal devlet aşamasında daha çok yol kat etmesi gerekmektedir. Sosyal devlet harcamalarına G.S.M.H.’dan daha fazla pay ayrılması bu konuda gelişmelerin kilit noktasıdır. Şüphesiz bunun içinde güçlü bir ekonominin varlığı gereklidir. Ekonomik güç beraberinde huzurlu bir toplumun varlığını da getirecektir. Avrupa Birliği yolunda çıkarılan bazı yasalar bu yolda ilerleme kat ettirse de bunlar yeterli olmayacaktır. Refah devletine ulaşmanın en kestirme yolu,köklü reformlarla sistemin bu yapıya uygun hale getirilmesinden geçmektedir.

Ülkemizde sosyal devlet ilkesi,son iki anayasamızda yer almasına rağmen,pek uygulama alanı bulamamıştır. Henüz gelişmekte olan ülkeler statüsünde olmamız bunun bir göstergesidir. Şüphesiz,bu ilkenin mükemmel bir şekilde uygulaması ancak gelişmiş ülkeler olarak kabul edilen ülkelerde görülmektedir. Son ekonomik krizle birlikte işsizler ordusunun 10 milyonu aşması,sağlık sitemindeki aksaklıklar,eğitim sisteminin çökmesi,sosyal güvencesi olmayan milyonlarca insanın varlığı,işsizlik sigortası gibi kanunların henüz yeni çıkarılıyor olması ve toplumun içinde bulunduğu ekonomik çıkmaz,sosyal devlet ilkesinin devlet politikaları içindeki yerini anlamada birer ölçüt olarak kabul edilebilir.

Sonuç
Devletin sosyal görevler üstlenmesinin nedenlerini sadece sosyal ve ekonomik şartların bir sonucu olarak kabul etmek doğru olmaz. Sanayi devrimi ile birlikte işçi sınıfının doğuşu ve teşkilatlanarak millet hayatında ağırlık kazanmaya başlaması iki şekilde sonuçlanmıştır. Bazı ülkelerde iktidar işçi kesimini siyasal partilerin eline geçerken,bunun gerçekleşmediği ülkelerde devlet çok geniş toplumsal önlemler almak zorunda bırakılmıştır.

Ne var ki,o dönemde devletin aldığı ekonomik ve sosyal nitelikli önlemler,günümüzün sosyal devlet anlayışının içerdiği sosyo-ekonomik müdahalelerden oldukça farklı bir yapıya sahiptir. Sağlık,emeklilik,işsizlik sigortası gibi toplumsal önlemlerin alındığı yerlerde dahi,devletin milli iktisat içinde faal bir rol oynaması o devrin dünya görüşü bakımından mümkün olamamıştır.

Devletin sosyal alana yapacağı müdahalelerde kıt kaynakların hangi alanlar için kullanılacağı yolundaki ekonomik tercihler bu konudaki hükümet politikalarına aittir. Bu politikalar devletin hangi alanlarda sorumluluk yükleneceği ve fonksiyonlarını ne şekilde yerine getireceğini tayin eden tercihlerdir.

19. yüzyılın ikinci yarısında sanayi devrimi ile gelişen ulusal ekonomiler beraberinde ekonomik belirsizlikler ve bunalımları da getirdi. Bu belirsizlikleri ve bunalımları aşmak için bazı ekonomik sistemler geliştirildi. Uygulandıkları ekonomiye göre uygulama farklılıkları gösteren bu sistemler,kendilerine konjonktürel yaşama alanları buldular.

Önce kapitalist sistem yaklaşık yarım yüzyıl dünya üzerinde kısmen de olsa hakimiyet sürdü. işçi sınıfının güçlenmesi ile çatlak sesleri duyulan kapitalist düzen sermaye sahiplerini apaçık kolluyordu. Emeğin sesi olamayan bu sistem haliyle taban yayılamadı. Burdan beklediği desteği de alamadı. Cazibesini kaybetse de üst sınıfın çıkarlarını koruması hasebiyle varlığını devam ettirdi.

Çok geçmeden liberal sistem çok farklı bir söylemle ortaya çıktı. “Bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler” parolasıyla tanınan liberal sistem,ekonomide tam bir serbestlik düşlüyordu. Devletin bekçilik ve jandarmalık görevinden başka insan hayatının seyrinden çıkmasını savundular. Onlara göre ekonomi her zaman kendini dengeye getirir. Yeter ki devlet organları aracılığı ile ekonomiye müdahale etmesin. insanlar ekonomik ilişkilerde,kendi menfaatlerini en üst düzeyde tutacakları için ekonomi sürekli gelişim gösterecektir. Yani ekonomide işsizlik,enflasyon,talep fazlası,arz fazlası gibi kavramlara yer yoktur. Bunlar geçici olgulardır. Ekonomi er yada geç kendini dengeye getirecektir. Bu aşamada müdahalenin yarardan çok zararı vardır. Fakat liberallerin unuttuğu çok önemli bir nokta vardı. Kişiler bu yarışa eşit şartlarda başlamıyorlardı. Yani fırsat eşitliği yoktu. Dolaylı olarak para babalarının ekmeğine yağ süren bu ince nokta göz ardı edilmiş oldu.

Ancak tüm dünyayı sarsan 1929 Dünya Ekonomik Buhranı olanlarla liberal sistemin hiç de aynı olmadığını gösterdi. Liberal sistemin hitap şekli belki hoştu,kulağa hoş geliyordu,insanlara cesaret veriyordu ama o günkü dünyanın hali bütün bunları unutturdu. Gerçektende durum öyleydi. Dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahip olan Amerika’da bile binlerce işyeri kapanmış,milyonlarca insan işsiz kalmıştı. Dünya üzerinde birçok devlet açlıkla mücadele ediyor,halkının karnını doyurmayı düşünüyordu. Böylece ekonominin kendi kendisini dengeye getireceği hayali de suya düşmüş oluyordu.

O zaman ekonomiye dıştan müdahale gerekiyordu. Peki nasıl? Araya II. Dünya Savaşının girmesi bu sorunun cevaplanmasını bir müddet geciktirdi.60 milyon insanın yaşamını yitirdiği bu savaş insan hayatının değerini çok acı bir tecrübeyle anlattı tüm insanlığa. Aslında bu da insanlık için bir şans oluverdi. Hayatın değerini kavrayan insan oğlunun beklentileri arttı.

Tüm bu uzun süreç kademeli olarak Sosyal Devlet kavramını ortaya çıkardı. Bütün dünyada çalışanlar,devletlerine vatandaşlık bağı ile bağlanmış fertler, haklarını başka bir üslupla dillendirmeye başladı. Artık vatandaşlarının her türlü ekonomik ve sosyal sorunuyla ilgilenmek zorunda olan bir devlet sistemi vardı. Yılların geçmesiyle hızla güçlenen bu ilke toplumun her kesimine hitap ettiği için güç kaybetmedi. Bilakis hızla artan bir destek buldu. Önceleri az sayıda hedefi olan sosyal devletin gittikçe hedefleri de arttı. Tabi popülaritesi de.

Zamanla devlet politikası olan sosyal devlet nihayet anayasalara kadar girdi ve devletin bekçilik ve jandarmalık gibi görevlerinin yanında en az onlar kadar önemli bir ilke olarak devlet politikalarında yerini aldı.

Dünyada sosyal devlet uygulamaları başka bir bakış açısıyla değerlendirilmektedir. Amerika ve Batı Avrupa’da sosyal devlet gelişimini tamamlamış ve etkili bir şekilde uygulanmaktadır. Örneğin ingiltere’de 18 yaşını dolduran her işsiz gence işsizlik sigortası ödenmektedir. Bu ülkelerde her yıl gittikçe artan oranda refah devleti harcamalarına yatırım yapılmaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan önce Amerika’da refah harcamalarına ayrılan pay % 10’lara varmazken bu savaş sonrası hızla artmış,1971 % 20’ye yaklaşmıştır. Aynı yıllarda ingiltere’de bu rakam % 24 olarak gerçekleşmiştir.

Devletin maddi imkanları genişledikçe,yani devlet zenginleştikçe sosyal hizmetler için ayırdığı fonlar da büyümektedir. Bu itibarla G.S.M.H. rakamları ile sosyal hizmetlere ayrılan fonların karşılaştırılması bunu doğrular niteliktedir. Devletin maddi olanaklarının artması ve bunun bir göstergesi olan milli gelir ve tüketim harcamalarının sayısal değerleri ile refah hizmetleri için yapılan harcamaların mukayesesi yapıldığında söz konusu sayısal değerler arasındaki ilişki açıkça görülmektedir.

Devletlerin sosyal görev ve hizmet sorumluluklarını geliştirmelerinin maddi güçleri ile sınırlandırıldığı gerçeği böylece ortaya çıkmaktadır. Nitekim birçok ülkede olduğu gibi,Türkiye’de de bu sınırlılık,Anayasanın 53. maddesinde açıkça dile getirilmiş ve devletin sosyal görev ve sorumluluklarının ancak maddi olanaklar el verdiğince arttırılabileceği açıkça belirtilmiştir.

sohbet film indir film indir mp3 indir forum sitesi video izle sohbet